Yrd. Doç. Dr. İsmail KILLIOĞLU
Ancak “meleklerin cinsiyeti” tartışması nitelemesiyle kastedilen, düşünce düzeyi yanında düşünce yönteminin yetersizliği, hatta yöntemsizliğiydi bir bakıma. Çünkü, zaman olur, düşüncenin muhtevasından daha çok düşüncenin yöntemi, usulû ya da üslûp belirleyici bir işlev üstlenir. İşte bu durumda yöntem yeter düzeyde gözetilmediği takdirde, düşünce de, muhtevası da, ilgili konularda, emek ve enerjiyi verime dönüştürmeden işleyen bir süreç olarak ortaya çıkar.
İleri sürülen, gerçekten değerli olan, sorunları çözmede bir güce sahip bulunan düşünceler, görüşler ve öneriler, yöntemsizlik, öncelik-sonralık sıralaması yapabilme yeteneği gösterememesi nedeniyle, en azından olumsuzlukların kaynağı olmaya başlar. Genellikle de yıkıcı etkileriyle ortama hakim olurlar.
Sağduyuyu ölçü alarak yaşanılan günlere ve sorunlara yaklaşım çabalarına bakıldığında, açık bir yöntem yetersizliği, dahası üslup hoyratlığıyla karşılaşılmaktadır. Medya, özellikle televizyon programları bunun göstergesidir. Sözgelimi 27 Ocak Pazar akşamı “Basın Kulübü” isimli program, sunucusu şimdiye kadarki programlarda belli bir düzeyi korumuş gözükmesine rağmen, bu programda tam bir üslûbsuzluk örneği verdi. Tartışılan konu TCK’nun 301. Maddesi, daha doğrusu, tümden kaldırılması isteğinin dayatılmasıydı.
Elbette ceza kanunu ya da başka bir kanunun bir maddesi/maddeleri kaldırılmak ya da yeniden düzenlenmesi yapılmak üzere tartışmaya açılabilir. Katılımcılar konunun ilgisi bağlamında seçilir, karşılaşılan zorluklar ortaya konulur ve nasıl bir düzenlemeye gerek olduğu gerekçeleriyle dikkatlere sunulur. Bir defa, programa çağrılanların uzmanlıklarından çok, taraf oluşları, sorunun tartışılmasını değil, önceden belirlenmiş izlenimi veren, oluşturulmuş önyargının dayatılması hemen kendini ele veriyordu.
Bir anayasa hukukçusu, meselâ, yeni ceza kanununun tasarı gerekçesinde yer almadığı halde sonradan eklenen gerekçedeki, “Türk” kelimesinden hareketle “ırkçı” bir amacın istihdaf edildiği anlamına gelen çıkarımda bulunuverdi. Üstelik ceza hukukçusu olmadığını da söyleyerek. Anayasa hukukçusu olmak, Türk ceza kanunları (eski ve yeni)’nın, ceza hukukunda geçerli olan sistemi anahatlarıyla bilmeyi, daha baştan içerir. Kaldı ki sözkonusu 301. Madde devletin temel kurum ve dolayısıyla teşkilatıyla doğrudan ilgilidir.
Anayasa hukukçusu olan birinin, en azından uzmanlığa saygının bir gereği olarak bilmesi, bilmiyorsa da bunun bilincinde bulunmasını şart koşar. Burada ceza hukukunun dayandığı sistemin farkında olmayan birisinin Anayasa hukuku üzerinde yorum yapmaya kalkışması, kaçınılmaz olarak yanlış yargılar kurmaya götürür.
Yeri gelmişken söyleyelim; yeni ceza kanunu, bir ceza kanununda aranan şartların bir çoğunu taşımadan uzaktır. Daha bazı maddeleri yürürlüğe girmeyen bir ceza kanununda beş defa ve onlarca maddesi değiştirilmişse, değiştirilmek zorunda kalınmışsa, sistematiği yok demektir. Olmadığının açık göstergesi tartışılan 301. Maddenin düzenlediği ve suç saydığı hareketlerin bazılarına uygulanıp, bazılarına uygulanmasında iç ve dış tepkiler sonucu ricat edilmesidir.
Evet, yıkıcı nitelikte görünmese de, çözücü nitelikte bir düşünce yöntemsizliğidir yaşanılan. Dolayısıyla insanın, toplumun, ülkenin temel ve öncelikli sorunları tartışma ve çözümlenmek üzere gündeme gelme imkanı bulamazken, meleklerin cinsiyeti kabilinden konular ısıtılarak ortaya sürülüveriyor.
| < Önceki |
|---|


İtalyan yazar Giovanni Papini, Türkçeye Kaçan Ayna ismiyle tercüme edilmiş kitabının altıncı öyküsünde sorar bu soruyu; Sen Kimsin?
Din görevlileri olarak, kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in hâdimliğini yürütüyoruz. Yaşayan bir ahlâk numûnesi olmak, yâni hâlimizle; sözümüzle, kalimizle etkili olduğumuzdan çok daha etkileyici olacaktır.
Benim pamuk salıncağım pembe beyaz bulutların üzerindeydi. Dünyaya geldikten sonra insanların pamuk ipliğinden sanki dayanıksız bir şeymiş gibi bahsetmelerine her zaman şaştım.
Keramet, Allah’ı seven, O’na itaat eden ve O’nun tarafından sevilen veli kullara, yine Allah tarafından ikram edilen olağanüstü hallerdir.
Evet, ‘Güneş, doğudan doğar’. Böyle terennüm etmiş Târık Torun, ‘Işık, doğudan gelir’ diyen Cemîl Meriç’e ithâf ettiği şiirinde. Bu iki tesbît, tabiî ki bilimsel ve fiziksel gerçekliğin ötesinde, teşbîh-i belîğ san’atiyle, insânlığın birikimine sunulan ‘ışığın’ (faydaların) menbâını tebârüz ettiren iki güzîde misâl..
Zamanın birinde verimli bir toprak, cömert bir güneş, göz alabildiğine geniş bir düzlük ve bu düzlükte tohumları yan yana atılmış; farklı özellikleri, başka güzellikleri, yekta tabiatlarıyla, aynı rüzgârda okşanan yapraklarının değişik kokular saldığı Ceviz ve Meşe adlı iki ağaç vardı.
Sabahın ışıkları günaydın diyor penceremden.. Bir esinti dokunuyor sertleşen çehreme...
nden vazge

