Yrd. Doç. Dr. İsmail KILLIOĞLU
Toplumların karşılaştığı bazı olaylar, boy aynası gibi, o toplumun pek farkında olmadığı ya da farzettiği ruhunu olanca çıplaklığıyla gözler önüne seriverir. Bu bazan şiddetli bir travma etkisiyle kendini gösterebileceği gibi, bazan ironi boyutunda, bazan işleyen bir ince hastalık biçiminde dışa vurur.
Aslıyla yansısı arasında benzerlik binbir parçalı ve karşıt gölgelerin bir yandan birbirine eklenmesi, bazan da birbirini gölgeleriyle çarpıtıp biçimsizleştiren parçalar bütünüymüş gibi ortaya döküverir. Aslı, sözgelimi düzgün ve uyumlu ölçülere sahipmiş gibi dururken, yansısı biçim, renk, ölçü uyumsuzluğu nitelikleriyle tezahür eder.
Travma etkisiyle göstermeye örnek olarak İran İslâm Devrimi zikredilebilir. Şah rejimi İran toplumunun aslını, karşısında durduğu boy aynasının yansıtış biçimlerinde çarpıtılmış tarzda gördüğü ve bunu esas aldığı için, aslıyla ilk karşılaşmasında şiddetli bir travmaya uğradı. Sözgelimi İran toplumunun tarihî bilinçaltında Arya Mehr’e kaynaklık edecek bir öz yoktu.İroni boyutunda dışa vuruma örnek Fransız İhtilâliyle Rus Devrimini vermek mümkündür. Eski Rejim (Ancient Régime) Fransasında, Ortaçağ Feodalitesinin evrensel niteliğini ulusal merkezî iktidara dönüştürmüş krallık, toplumsal sınıf fark ve imtiyazlarını zalim bir yasa haline getirse de, Fransız halkının ruhunu temsilden uzaktı.
Kraliçe Marie Antoienette (1755-1793)’e izafe edilen “aç iseler, pasta yesinler” sözü tam bir “ironi”yi simgeler. Rus Devrimi, Başbakan Kerensky’nin, Rus halkının ruhunun derinliğinden yüzeye vuran dalgalanmayı, bir “müjik” (Rus köylüsü!) homurdanması gibi algılama aymazlığında gerçek bir ironi’ye dönüşür.
Bir ölçüde Selçuklularda, yaygın ve derinlemesine Osmanlı İmparatorluğu’nun özellikle 18. yy’dan itibaren yer yer toplum ruhu kendini boy aynasına ince hastalık biçiminde yansıtagelmiştir. Meselâ 16. yy’larda şiddetli etkiler doğuran “Celâli İsyanları”, asıldan çok, onun yansıması ölçeğinde tanımlanır gibidir.
Medrese-Tekke kavramlarında ifadesini bulan ve yıpratıcı bir tarzda derinden derine süren çekişme bir başka göstergedir. Ağır ve ölümcül göstergeye Saray-Halk (Tebaa) istiğnalığında toplum ruhunun derin sarsıntılarını ortaya koyar. Ama aslıyla yansısı bir türlü sağlıklı ilişkiye bağlanamaz.
Cumhuriyet döneminde de bu derin sarsıntının inceden inceye işlediği söylenemez mi? Mutlaka irdelenmeye ve tartışılmaya muhtaç bir husustur bu. Hiç üzerinde durulmadığını söylemek hakkaniyete uygun düşmez. Ancak, çok önemli bir yaklaşım farklılığı, sorunu asıl mahiyetiyle ortaya koymayı belli ölçüde gölgelemiştir.
Asıla bakarken yansısının bakana dönük kısmının bütünü kuşatıcı ölçü olarak alınması tutumu ya da yöntemi burada söz konusudur. Meselâ masanızın üzerinde duran vazonun arka yüzünü göremezsiniz. Size bakan yüzünde bulunan gül deseninin arka yüzünde de bulunduğuna hükmetmeniz, olduğu anlamına gelmez. Sadece tahayyül ettiğinizi ya da akıl yürüttüğünüzü gösterir bu, vazonun arkasında ne olduğu gerçeğini değil.
İrdeleme ve tartışmaya değer bir konu değil mi bu?
İsmail Kıllıoğlu
http://www.milligazete.com.tr/index.php?action=show&type=writersnews&id=12346
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


İtalyan yazar Giovanni Papini, Türkçeye Kaçan Ayna ismiyle tercüme edilmiş kitabının altıncı öyküsünde sorar bu soruyu; Sen Kimsin?
Din görevlileri olarak, kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in hâdimliğini yürütüyoruz. Yaşayan bir ahlâk numûnesi olmak, yâni hâlimizle; sözümüzle, kalimizle etkili olduğumuzdan çok daha etkileyici olacaktır.
Benim pamuk salıncağım pembe beyaz bulutların üzerindeydi. Dünyaya geldikten sonra insanların pamuk ipliğinden sanki dayanıksız bir şeymiş gibi bahsetmelerine her zaman şaştım.
Keramet, Allah’ı seven, O’na itaat eden ve O’nun tarafından sevilen veli kullara, yine Allah tarafından ikram edilen olağanüstü hallerdir.
Evet, ‘Güneş, doğudan doğar’. Böyle terennüm etmiş Târık Torun, ‘Işık, doğudan gelir’ diyen Cemîl Meriç’e ithâf ettiği şiirinde. Bu iki tesbît, tabiî ki bilimsel ve fiziksel gerçekliğin ötesinde, teşbîh-i belîğ san’atiyle, insânlığın birikimine sunulan ‘ışığın’ (faydaların) menbâını tebârüz ettiren iki güzîde misâl..
Zamanın birinde verimli bir toprak, cömert bir güneş, göz alabildiğine geniş bir düzlük ve bu düzlükte tohumları yan yana atılmış; farklı özellikleri, başka güzellikleri, yekta tabiatlarıyla, aynı rüzgârda okşanan yapraklarının değişik kokular saldığı Ceviz ve Meşe adlı iki ağaç vardı.
Sabahın ışıkları günaydın diyor penceremden.. Bir esinti dokunuyor sertleşen çehreme...
nden vazge

