Yrd. Doç. Dr. İsmail KILLIOĞLU
ÜN-DER (Üniversite Öğretim Elemanları Derneği)’nin düzenlemesiyle yarımadadaki şehitliklere, yani Gelibolu’ya gittik. Çeşitli üniversitelerden ve öğretmenlerin katılımıyla gerçekleşti bu gezi. ÜN-DERbaşkanı Prof. Dr. Şefik Dursun, Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Hüseyin Yıldırım gezinin düzenlenmesi ve gerçekleştirilmesindeki çabalarıyla teşekkür ve şükranla anılmayı hak ettiler. Açıklayıcı, yerinde ve kıyaslamalı bilgiler vererek Çanakkale Deniz veKara Savaşlarının ne anlam ifade ettiğini duyumsatan tarihçi Veli Şirin ayrıca şükran duygularıyla zikredilmelidir.
Çanakkale’de 1914’te başlayan bir deniz ve kara bölümlü savaş yapıldı. Her savaşta olduğu gibi bu savaşlarda da taraflar vardı. Bir tarafta İngiltere, Fransa ve bunların yanlarında yer alan diğerleri. Bunlar işgalci veya istilacıydılar. İşgal edilmek, istilâya uğratılmak istenen taraf Osmanlı imparatorluğu, yani topyekün İslâm dünyasıydı. Kaldı ki bazı bölgelerde (Mısır, Hindistan, Afrika, Uzak Doğu işgaller, istilâlar yoluyla İslâm coğrafyası üzerinde hakimiyet noktaları kurulmuş ya da ramak kalınmıştı. Tarihî ayrıntıları hatırlayalım. Burada tarihî olayları anlatmak değil, maksadımız, aynı zamanda sadece hatırlatmak ve duygu sağnağına uğratmak da değil. Elbette bunlar gereksiz olarak da nitelenemez. Sözgelimi şehitliklerde isimleri kayıtlı olan Anadolu’nun çeşitli illerinden gelenler nasıl rahmet dileklerinizi ve şükranla minnettarlık duygumuzu artırıyorsa, Bağdat’tan, Rakka’dan, Halep’ten, Bakü’den, Batum’dan, Kosova’dan gelip şehitlik libasını giyerek şehitlik şerbetini içenler de aynı ve ayrı bir duygunun uyanmasını sağlıyorlar. Bütün bunları “tarihi şuur, bilinç” olarak nitelendirebiliriz. Ama her halükârda tarihî şuurun tezahüründe “mefahir” başat yöndür. Bebek bile, nesneleri tanıma sürecinde, ilk olarak ayağını tutup ağzına götürmeye başladığında varlığının farkında olma çığlığı atar.
İmdi Çanakkale Savaşları’nı İstiklâl Harbi (Bazan da Millî Mücadele olarak nitelenen)’ni bütünleştirerek düşündüğümüzde 1071 Malazgirt Maydan Muharebesiyle 1453’te Konstantinopolis’in Fethi’nin İstanbul sembolünde tezahürünü bulmasını birleştirmek gerekir. Böylece üç tarihî nirengi noktası İslâm-Türk uygarlığının kendini somutlaştırma hamleleri olarak belirlenebilir. 1071 Malazgirt ile İslâm, uygarlık, yanı evrensellik iddiasını ortaya koyar, 1453’te Fetih ile, uygarlığı, yani evrenselliği sözde temsil etme konumunda bulunan Doğu-Roma İmparatorluğu’nu (Bizans, deyimi anlam kaymasına yol açan bir nitelendirmedir) tarih sahnesinden indirerek İslâm-Türk Uygarlığını alenen ilân eder. Artık Avrupa, yani Batı uygarlığı, evrenselliği temsil etmemektedir. Nitekim Avrupa kendi içinde imparatorluktan (Roma’dan) tevarüs ettiği maddî-manevî değerleri, yeni şartlara uydurmak maksadıyla birer birer tasfiye etmek durumunda kalacaktır. Coğrafyadan, dil ve hukuka vb. varıncaya kadar bir çok şeyde farklı yapılar kurmaya yönelecektir. İmparatorluk coğrafyası “millî” coğrafyalara, dili yerel dillere hukuku ve aynı zamanda siyasi yapısı bölgesel örf ve adetler temelinde yeniden oluşturulmaya başlanacaktır. Ama Avrupa “imparatorluk” hayalini Batı’nın “kızılelma”sı idealine dönüştürme ruhunu da yitirmemeye özen gösterecektir.
Ne var ki, Hannah Arendt’in dikkatlice farkına vardığı gibi, batı “imparatorluk” idealini, 1884-1914 arası otuz yıllık dönem içinde yerleştirmeye uğraştığı “emperyalizm” uygulamasıyla ‘Arendt: Totalitarizmin Kaynakları/2 Emperyalizm, Çev. Bahadır Sina Şener, İletişim Yayınları, İstanbul-1998, S. 9 vd.) gerçekleştirmeye yönelecektir. İşte Çanakkale Savaşları, hem bu idealin, hem bunu gerçekleştirme aracı olarak başvurulan emperyalizmin önünde oluşturulan devasa direnişi işaret eder, açıkça beyan eder. Gerçekten Çanakkale Savaşları ve İstiklâl Harbi, Batı uygarlık ve emperyalizmine karşı yeryüzünde başlayacak ayaklanmaların başkaldırıların, Batıyı red ve kendi varlıklarının ilanının ilham kaynağı olacaktır. Afrika, Güney Amerika, Doğu ve Uzak-Doğu’da Batı emperyalizminin tasfiyesi bundan sonraki yıllarda sürüp gidecektir.
İsmail Kıllıoğlu
http://www.milligazete.com.tr/index.php?action=show&type=writersnews&id=12800
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


İtalyan yazar Giovanni Papini, Türkçeye Kaçan Ayna ismiyle tercüme edilmiş kitabının altıncı öyküsünde sorar bu soruyu; Sen Kimsin?
Din görevlileri olarak, kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in hâdimliğini yürütüyoruz. Yaşayan bir ahlâk numûnesi olmak, yâni hâlimizle; sözümüzle, kalimizle etkili olduğumuzdan çok daha etkileyici olacaktır.
Benim pamuk salıncağım pembe beyaz bulutların üzerindeydi. Dünyaya geldikten sonra insanların pamuk ipliğinden sanki dayanıksız bir şeymiş gibi bahsetmelerine her zaman şaştım.
Keramet, Allah’ı seven, O’na itaat eden ve O’nun tarafından sevilen veli kullara, yine Allah tarafından ikram edilen olağanüstü hallerdir.
Evet, ‘Güneş, doğudan doğar’. Böyle terennüm etmiş Târık Torun, ‘Işık, doğudan gelir’ diyen Cemîl Meriç’e ithâf ettiği şiirinde. Bu iki tesbît, tabiî ki bilimsel ve fiziksel gerçekliğin ötesinde, teşbîh-i belîğ san’atiyle, insânlığın birikimine sunulan ‘ışığın’ (faydaların) menbâını tebârüz ettiren iki güzîde misâl..
Zamanın birinde verimli bir toprak, cömert bir güneş, göz alabildiğine geniş bir düzlük ve bu düzlükte tohumları yan yana atılmış; farklı özellikleri, başka güzellikleri, yekta tabiatlarıyla, aynı rüzgârda okşanan yapraklarının değişik kokular saldığı Ceviz ve Meşe adlı iki ağaç vardı.
Sabahın ışıkları günaydın diyor penceremden.. Bir esinti dokunuyor sertleşen çehreme...
nden vazge

