Yrd. Doç. Dr. İsmail KILLIOĞLU
Uluorta kavramlaştırmaların düşünce faaliyetinin sınırlarıyla keyfi bir şekilde oynama kolaylığı getireceği kaçınılmazdır. Düşünme yöntemine ağır tehlikeler yükleyeceği bir başka yönüdür uluorta kavramlaştırmaların. Dolayısıyla insanın en belirgin, varoluşsal, en önemli, dahası insan olma ölçüsü demek olan düşünce faaliyeti kavramlar aracılığıyla mahiyetini dışlaştırır, somutlaştırır, nesnelleştirir ve değerlendirilme düzlemine çıkartılır. Kavramlaştırma yoluyla düşüncenin mahiyetini zaman içinde gerçekleştirdiği gelişmeyi, her türden ilerlemeyi, özetle kültür ve uygarlık kurucu ve besleyici işlevini kavrayabiliriz. Yersiz, anlamsız, karşılıksız kavramlaştırmalar, eninde sonunda düşünce faaliyetinin mahiyetini sakatlar, yerine göre geriletir, genel olarak da tehlikeli yönlere savrulmalara neden olur.
Diğer yandan kavramların işaret ettiği düşünce mahiyetinin maksadı dışında kullanımı da benzer durumlara yol açma imkânına sahiptir. Çünkü böyle durumlarda hem kavram, hem de düşünce kendi bağlamlarından kopartılarak, bütünüyle farklı bir amacın ya da niyetin basit araçları haline dönüştürülmektedir. Sözgelimi new-con, yani yeni-muhafazakarlar olarak nitelenen Bush ve ekibi, “özgürlük”, “demokrasi” söylemiyle İslâm coğrafyasına, özel olarak Irak, Afganistan, Filistin, Lübnan, Sudan (Darfur bölgesi odağında), Bosna ve Kosova gibi yerleri atlama taşı yaparak, asıl niyetlerini gerçekleştirmede paravan olarak kullanmışlardır. Ortaya çıkan görüntü inanç, kültür, uygarlık ve Müslüman kimliğine yöneltilen soykırım olmuştur.
Aynı fotoğrafın içinde olmakla birlikte, uygulama yöntemi farklılık gösteren Türkiye’de de kavramlarla düşüncenin maksatları dışında kullanımı süreciyle karşı karşıyayız, denebilir. Çarpıcı örnek demokrasi kavram ve onun işaret ettiği anlamda ifsat ameliyesi işletilir gibidir. Belki “gibidir”i bile fazla.
Seçim havasının doğurduğu bulanıklık bir tarafa, dikkatlice bakıldığında demokrasinin dayandığı, olmazsa olmaz şartı olan “halk” kavramının muhtevası içinde tanımlanmak durumunda bulunan “seçmen” kavramında yıkıcı, bozucu bir soyutlama ve kaydırma yapılmıştır. Bugün “seçmen” kim sorusunun cevabını, demokrasi kavram ve mahiyetini esas olarak vermeye çalıştığımızda bütünüyle farklı bir sonuca ulaşmamız sözkonusudur. Daha somuta indirgersek, 3 Kasım seçimlerinin seçmeninin kimliğini belirlemede 22 Temmuz seçimine gidiş sürecinde varlığı tesbit edilecek seçmen kimliğinin verdiği karine ortaya koymaktadır. Bu seçmen kimliği iktidar partisinin konumunu, halka rağmen ve halka karşı oluş tavrında belirlemektedir. Küresel kapitalizm, çeşitli biçimlerde faal hale getirdiği kurum ve kişiliklerle, Türkiye’de demokrasi oyununda adeta tek ve mutlak iktidar belirleyici seçmen kimliği altında hareket etmektedir. Bu seçmen kimliği, iç içe geçmiş sağ-sol partilerde tezahür edebildiği gibi, tanrı tanımaz, agrostik (bilinemezci), “İslâmcı!”, “ehli meşrep”, sosyalist (ve aynı zamanda dönek), kapitalist-liberalist, muhafazakâr gazeteci-yazar delaletiyle medyaya sirayet ederek nüfuz sahibi olarak etkinliğini sağlayabilmektedir.
http://www.milligazete.com.tr/index.php?action=show&type=writersnews&id=13278
| Sonraki > |
|---|


İtalyan yazar Giovanni Papini, Türkçeye Kaçan Ayna ismiyle tercüme edilmiş kitabının altıncı öyküsünde sorar bu soruyu; Sen Kimsin?
Din görevlileri olarak, kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in hâdimliğini yürütüyoruz. Yaşayan bir ahlâk numûnesi olmak, yâni hâlimizle; sözümüzle, kalimizle etkili olduğumuzdan çok daha etkileyici olacaktır.
Benim pamuk salıncağım pembe beyaz bulutların üzerindeydi. Dünyaya geldikten sonra insanların pamuk ipliğinden sanki dayanıksız bir şeymiş gibi bahsetmelerine her zaman şaştım.
Keramet, Allah’ı seven, O’na itaat eden ve O’nun tarafından sevilen veli kullara, yine Allah tarafından ikram edilen olağanüstü hallerdir.
Evet, ‘Güneş, doğudan doğar’. Böyle terennüm etmiş Târık Torun, ‘Işık, doğudan gelir’ diyen Cemîl Meriç’e ithâf ettiği şiirinde. Bu iki tesbît, tabiî ki bilimsel ve fiziksel gerçekliğin ötesinde, teşbîh-i belîğ san’atiyle, insânlığın birikimine sunulan ‘ışığın’ (faydaların) menbâını tebârüz ettiren iki güzîde misâl..
Zamanın birinde verimli bir toprak, cömert bir güneş, göz alabildiğine geniş bir düzlük ve bu düzlükte tohumları yan yana atılmış; farklı özellikleri, başka güzellikleri, yekta tabiatlarıyla, aynı rüzgârda okşanan yapraklarının değişik kokular saldığı Ceviz ve Meşe adlı iki ağaç vardı.
Sabahın ışıkları günaydın diyor penceremden.. Bir esinti dokunuyor sertleşen çehreme...
nden vazge

