Çarşamba, 06 Haziran 2007 11:43
İnsan
çok programlı bir varlık.‘Biz insanı kerametlerle dopdolu yarattık’
anlamındaki ayet bunu gösteriyor.
Ama
insan, felsefe terimi olarak bir varlık mı yoksa varoluş
mu, bu net değil. Çünkü bunlar yapay ve oturmamış kavramlar. Günlük dilde varlık’ı
daha çok mevcut yerinde kullanıyoruz. Varlık ve varoluş yerine, vücut
ve mevcut denseydi daha anlaşılır olurdu.
Ve
insan sıralamada fizik varlığın, fizik ötesine en yakın ucunda bir yerde
bulunuyor
En
basitinden en mükemmeline doğru sıralamış olsaydık, yaratılanların en üst ya da
en mükemmel çizgisinde insan yer alırdı.
Onun
ötesinde melekler ve sonra da Allah var. Ama bu sıralama elbette mekânsal bir
sıralama değil.
Hiyerarşideki
yerini değiştirebilen tek varlık da insan olsa gerek. Bazen melekleri bile
geçebiliyor ama çok aşağılara da düşebiliyor.
Ve
sanki insandan bir adım sonra ilahi alan geliyor. Bu itibarla insana, tanrısal
alanla burun buruna olan varlık da diyebiliriz.
Varlık
düzeylerindeki yerine uygun olarak insan, çeşitli programlarla donatılmış: Üzüntü,
keder, sevinme, korku, sevgi, nefret, haset, tiksinme, heyecan vs.
Bazıları
kötü sanılabilen bu programlar, aslında hep birer fonksiyon icra etmek için
yaratılmıştır.
Bu programlar gösteriyor ki, bazı kötü şeyler vardır ve onlardan kaçınılmalı,
iyi şeyler de vardır, onlar da elde edilmeli.
Yani,
dünyadaki bu iyilikler ve kötülükler aslında kendi cinslerinden çok daha büyük
olanlarının birer çekirdeği hükmündedirler. İnsan, davranışlarıyla buradaki
iyilikleri ya da kötülükleri sulayıp besleyen bir bahçıvan. Yarın bunlar birer
ağaç olarak karşısına çıkacak ve meyveleri de o insanın nasibi olacaktır.
Mesela,
nefreti ele alalım. Etkili bir silah olarak kötülüğün kaldırılması için
kullanıldığında kötülük tohumlarını yok edip, ayrık otlarını temizleyebilir ve
bahçeyi lalezara çevirebilir. Ama basit ve bencil menfaatler için
kullanıldığında böyle bir program ya da enerji zararlı hale gelmiş olur.
İnsanın
bütün nefret gücünü dünyada, tuttuğu takıma rakip olan takım için harcadığını
düşünelim. Bütün nefret kapasitesini böyle basit bir şey için kullanmış ve
tüketmiş olur ve zulüm ve haksızlık gibi asıl nefret etmesi gereken şeylere
artık nefret etme gücü kalmaz. Kalmayınca da bunları yok etmek için çaba sarf
edemez.
Keza,
sevme ve sevinme duygularını da tuttuğu takım için harcayıp tüketen bir insan
düşünelim. Onun da artık asıl sevilmesi gerekeni sevme, sevinilmesi gerekene
sevinme kabiliyeti kalmaz.
Zevk
alma gücünü, midesel veya cinsel zevklerinde tüketen insanın bunların asıllarına
ulaşma gücü zayıflar.
Bu
dünyada insanın bütün algılamaları sınırlıdır. Zevk alabilme yetisinin bir
tavanı vardır ve bu limiti aşınca zevk dahi artık ıstıraba dönüşür. Çok sevdiği
birine kavuşan bir insan güleceğine ağlar, ya da bu sevince dayanamayıp
bayılır.
Bu
dünyadaki acılar ve üzüntüler de böyledir. Maksimum düzeye ulaştıklarında insan
bayılır. Hatta bazen acı, anlatılmaz bir zevk vermeye bile başlar. Belli dozdan
fazla olan güzelliğin insanı rahatsız ettiğini mutlaka yaşamışsınızdır.
Dünyadaki
bu algılama sınırlılığı gösteriyor ki, zevklerin de acıların da asıl mekânı
burası değildir. Dünyada yaşanan acılar ve zevkler, asıl olanları için birer
numuneden ibaret olmalıdırlar.
03.06.2007
(http://www.stargazete.com/index.asp?haberID=122324)
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


Duyan var mı taşların sessiz çığlıklarını
Yöneli
Çıkmıyor avazım haykırsam boşa
Ruhumuz ile bedenimizin bütünleştiği o uzun yolculuktan döndükten, uykumuzu alıp dinlendikten sonra hali hazırda bir sofranın önünde oturuyor buluruz kendimizi. Hiç birimizin sofrası diğerimizin sofrasına benzemez.

Gözlerime çarpan gün ışığı ile birden uyandım, ensemde bir ağrı her zamankinden, 


