Eylül Sümbül
Salı, 03 Temmuz 2007 19:07
Herhangi
bir alanda araştırma yapan kişinin; şairin, yazarın kısacası
bilim – sanat dünyasında iddiası olan herkesin ilk karşılaştığı
problem yabancı dil bilme zorunluluğudur. Toplumun aydınlarının
âdeta tabusudur bu. Öğrencinin kabiliyetinden bile birçok durumda
önce gelir dil bilmek. Bunu yabancı dil karşıtı bir söylem alarak
değerlendirmek yerine yabancı dil bilmenin ilk koşulu olan, kişinin
kendi diline vâkıf olması gerektiği bağlamında değerlendirmek
hem bir çözüme ulaşabilmemiz hem de demek istediğimin anlaşılabilmesi
için elzemdir. Elbetteki yabancı dil öğrenmek güzeldir. Farklı
insanların düşüncelerine açtığımız farklı pencerelerdir onlar.
Zaten yaşamla sınırlı ufkumuza değişik bakış açıları katmaktır.
Zira kelimelerdir toplumların yaşamlarının, kültürlerinin, tarihlerinin,
tasavvurlarının şifreleri. Bir toplumu anlayabilmenin mihenk taşı
işte bu şifrelerdir.
Bizdeki
problemse bu şifreleri çözümleyebilmek için en önemli hazinemiz
olan kendi dilimizdir maalesef ki. Değil yaşama farklı gözlerle
bakmak kendi gözlerimizle bakamıyoruz. Yıllarca gözleri bağlı
yaşamaya mahkum edilen birinden insanların renk ve şekil algıları
üzerine bir araştırma yapmasını istemek gibi “yabancı dil biliyor
musun” sorusu. Yeni bir dil öğrenirken en önemli referans yine
kendi dilimizdir. Onunla tercüme eder, onunla anlamaya çalışırız,
düşüncelerimizin ifade bulduğu dil kaç dil bilirsek bilelim ana
dilimizdir. Ona ne kadar vakıfsak düşüncelerimizi üzerine bina
ettiğimiz, geliştirdiğimiz hatta değiştirdiğimiz temel o kadar
sağlamdır. Her ne kadar birçoğumuzu saplantılarda boğsa da düşünsel
gelişim bir hareket noktasını gerekir. Onun üzerine bir şeyler
ekler, karşılaştığı yeniliklerle çatışır belki onunla, böylece
bir doğrunun bilgisine ulaşabilir ancak, yanlışlamak için bile
olsa ona muhtaçtır. Bu temelden hareketle dil toplumun geçmişidir
aynı zamanda; asırlarca dinin, kültürün ifadesini bulduğu
işlevselliğiyle birlikte kendisinin de şekillendiği , bu düşünsel
akışta ancak varolabildiği. Oysa gelişimi geçmişini yok etmekte
bulan, değişimin onarmakta değil yok edip yenisini kurmak olduğunu
zanneden zihniyet için değişimin önündeki en büyük engel kendi
tarihi, kültürü,diniydi. Tüm bunları yıkmanın en kolay yoluysa
dili yıkmaktı. Toplumun hafızasını yok etmekti. Böylece belki
asırlarca sürecek değişimi birkaç yılda tamamlamaktı. Hafızasını
kaybetmiş bir millete ancak istenilen her şekil verilebilir. Bir karşı
koyma fikri bile olmaz çoğu zaman, neyle karşılaştırıp karşı
koyacaklardır ki. Bir an için hafızasını kaybetmiş bir insanı
düşünelim bir çocuk gibi nasıl da özlem doludur bilgiye ve nasılda
tutsaktır ona öğretilenleri ne kadar yanlış da olsa gerçek diye
kabullenmeye. Zamanla karşılaştığı şeylerle ancak bu yanlış
temeliyle çatışabilecektir. Dolayısıyla insan bir temelden hareket
etmek zorundadır. Bu temeli kendisinde bulamazsa karşılaştığı
ilk yabancı unsurdan alacaktır, almak zorundadır.
Değişimi
yıkmakta bulan zihniyet bunu düşünememiştir işte, kendi temeline
bıraktığı dinamitleri patlamayla birlikte fark edebilmiştir ancak.
Yeniden yarattığını düşündüğü milleti yıkımın eşiğindedir.
Yine de kurtuluş için gelen her teklife dinamitlerine sarılarak cevap
verir. Çünkü çözüm için sorunun kaynağını görmek gerekir.
Örneğin bütün eski eserler yeni harflerle neşr edilse kendi bağlamında
değerlendirilmeyecektir,tashih edilmiştir çünkü. insan hep kendi
ülkesinde kendi tarihine olan yabancılığını taşıyacaktır ruhunda.
Bir müddet sonra da hissetmeyecektir yabancı, zira artık bir parçası
olmuştur yabancılığın. Bu bağlamda Osmanlı Türkçesini yaşamın
bir parçası kılma -kısıtlı da olsa- tek çözüm. Örneğin İlahiyat
ve edebiyat fakültesi öğrencileri kendi yazılarında kullanarak
yaşamlarının bir parçası kılabilirler onu. Daha genelde ise Peyami
Safa’nın harf inkılabı yapıldığındaki lise ve üniversitelerde
Latin alfabesiyle birlikte öğretilmesine yönelik teklifi hayata
geçirilebilir, bir millet atalarının mezarlarında onların varlığının
sıcaklığını duyarken ruhunda onlardan kalanlara duyduğu yabancılığın
dehşetinden kurtarılabilir eğer istersek…
Süleymani’ye
kütüphanesinde bu yabancılığın sızısıyla baktım o bizim olan
ve tam da bizim yabancısı olduğumuz çağların ruhunu taşıyan
gizemli yapraklara. Hep kendisine ait olanın yıkılmasıyla bir şeylerin
aşılacağı yanılgısının doruğu olan harf inkılabının pek
de fark ettirmeden bir milleti nasıl da geçmişinden, kopardığı
gerçeğini haykırıyordu yapraklar; onlara reva görülen kadere âdeta
isyan ederek...
Yaprakların
isyanına eşlik etme vakti!
Bu kategorideki diger yazilari goster.
Yorum ekle
Yorumlar
Bu bir kültür devirmidir inkilabı değildir çünkü yok ettiği unsurun yerine benzer bir unsur ikame edememiştir. Köksüz bir nesil oluşturulmak istenmiş, bu bir ne bze de olas başarılmıştır. Sözü Yahya Kemal'in dizleri ile nihayetlendirel im:
Derler insanda derin bir yaradır köksüzlük
Budur alemde derin ve hazin öksüzlük...
Vesselam...
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için