Cumartesi, 10 Kasım 2007 17:52
Ama yazgı bu; kardeşi unutmuştu bile
dediğini(yazgı tam da Epimetheus’un karakteriydi aslında). Pandora’ydı armağan; büyülenmişti Epimetheus. Kutu
açıldığında ise tüm lanetler yayılmıştı insanoğlu arasında, bir tek umut
kalmıştı Epimetheus kutuyu kapatabildiğinde.
Neden bir tek umuttu içerde kalan. Homeros tek iyilik olarak görmüştü
onu. Gizemliydi çünkü bilinmeyen kötü de olamıyordu işte, tutkundu insan gize.
Asırlarca-belki de hâlâ- onu aramıştı insan. Bulamadığında kendisi yaratmıştı
umudunu sonra da unutmuştu yarattığını: işte insan! Kaçmıştı böylece, aslında
umut tam da buydu. Kutuda, gizemli, insanın tutunacağı özlemi, hayâli olmaktı.
Unutturmak, avutmaktı. Kilitli bir mahkum nasıl zarar verebilirdi ki.
Nihayetinde onun da hata zamanı gelmişti işte.- Gizemine kendisi de
inanmıştı galiba. Modern insanın hatta daha genel bir tabirle insanın son umudu
‘izm’ler tükenmişti işte. Şimdi insanlık
kupkuru bir vadide gerçekle baş başa. Tutunacağı umudu yok artık. Kendi
gerçekliğine ilk kez bu kadar yakın; kendisine bu kadar yakın.
Kaçarken yaratmıştı Pandora’yı,
prometheus’u ve daha nicelerini. Şimdi yarattıklarının ölüm saati! Ama korkuyor
bu duruluktan, kapalı gözleri. Asırlardır herkesten çok kendini kandırmış insan
nasıl dayanacak buna? Gerçek hep korkunç değil midir zaten? Yoksa tarihin bir
kaçışlar zinciri oluşunu unutuyor muyuz? Neden yüzleşemediğimizi? Hesap günü de
tam da bu yüzden ürkütmüyor mu bizi? Kaçacak bir şey, bir yer kalmadığından,
hakikatle yüz yüze geldiğimizden…
Bilerek, isteyerek bakabilecek miyiz ona???
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


Duyan var mı taşların sessiz çığlıklarını
Yöneli
Çıkmıyor avazım haykırsam boşa
Ruhumuz ile bedenimizin bütünleştiği o uzun yolculuktan döndükten, uykumuzu alıp dinlendikten sonra hali hazırda bir sofranın önünde oturuyor buluruz kendimizi. Hiç birimizin sofrası diğerimizin sofrasına benzemez.

Gözlerime çarpan gün ışığı ile birden uyandım, ensemde bir ağrı her zamankinden, 


