Salı, 22 Ocak 2008 10:58
Nasıl da özlemişim; bir odaya kapanıp saatlerce kitap okumayı, bir
köşede simgeleri simgelere dönüştürmeyi, filtre kahvemin kokusuyla başım dönerken
zihnin labirentlerinde kaybolmayı, aynı anda kelimelerin uçuşunu izlemeyi yeni
bir melodiye…
Hastalıklı bir yalnızlık bu, ölümcül ve
tutkun. Kaçış yalnızlıktan değil; yalnızlığa. Kendine yolculuğunda
biriktirdiğin hakikat kırıntılarıyla daha yüksek bir hakikate yolculuk;
varoluşsal
Döngüden kurtulmanın gizemli cazibesiyle
uçuşan kelimelerden biri takılıyor benliğime:
‘yazmak’. Bir şeye hizmet etme telaşıyla değil kültürün, medeniyetin
hizmet ettiği. Ne karmaşa ama. Şimdi nasıl açıklayacağım bunu. Havada kalacak
kelimeler, sistemsiz çünkü. Aynı anda hocamın yüzü beliriyor önümde dudağında o
küçümsemeyle ‘Ne demekse?’ deyişi.
Aslında ‘ne demekse’nin her açıklanışı
ironik bir biçimde bir yanlışlama. Ne öyle ne de böyle oluşun karmaşası.
Gerçekliği olmayan tek gerçek insanın trajedisi belki de. Salt yolculuk fikrine
dayanabilir mi insan, çürüyecek gerçekler biriktirebilir mi, yazgısını
sevebilir mi?
Cevabı sanat belki de. Sınırların,
gerçekliğin ortadan kalktığı, kriterlerin eridiği tam da yolculuğun simgesi.
Bir fotoğraf karesi, tablo, bir şiir, bir beste.
Belki
de bir kıstası olmalıydı. Anlamak için sınıflamalı, tanımlamalıydı. Sonra da
rafa kaldırmalıydı. Aristo boşuna ilk öğretmen değildi
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


Duyan var mı taşların sessiz çığlıklarını
Yöneli
Çıkmıyor avazım haykırsam boşa
Ruhumuz ile bedenimizin bütünleştiği o uzun yolculuktan döndükten, uykumuzu alıp dinlendikten sonra hali hazırda bir sofranın önünde oturuyor buluruz kendimizi. Hiç birimizin sofrası diğerimizin sofrasına benzemez.

Gözlerime çarpan gün ışığı ile birden uyandım, ensemde bir ağrı her zamankinden, 


