Çanakkale Ağlıyor

canakkalesavasiDuyan var mı taşların sessiz çığlıklarını

Kaçımız biliyoruz şehitlik yollarını

Kalbimizin Kıblesi

takvaiçinfoto 3Yönelişlerimiz, bazen hasret dolu bazen hüzün dolu. Ayrılışlarımız, bazen hızlıca bazen yavaşça bir mekandan diğerine, bir uğraştan öbürüne, bir çabadan diğerine.. Hep bir koşuşturmaca..

 

Reddiyemdir Kalemim

hokka ilahiyatÇıkmıyor avazım haykırsam boşa

Yorgun düştü yürek yürüye koşa

Kalmaya Övgü

manset kalmayaovgu ilahiyatRuhumuz ile bedenimizin bütünleştiği o uzun yolculuktan döndükten, uykumuzu alıp dinlendikten sonra hali hazırda bir sofranın önünde oturuyor buluruz kendimizi. Hiç birimizin sofrası diğerimizin sofrasına benzemez.

 

 

Fetih 1453 Filmi Üzerine Mülahazalar

fetih1453 ilahiyat2Hep yakınırdık, bu kadar müthiş tarihe sahip Türkiye’de, neden iyi bir film çekilmez diye, para ve teknoloji eksikliği bahane olurdu fakat bence en önemlisi hala sinemanın kitleleri nasıl etkisine aldığının farkına varamamamızdı.

 

Kul Oldum

duaedenelKul oldum, kul oldum, kul oldum..

Kullukla hemhal oldum

Halime terceman oldum

 

İmtihan

kitaplar2Gözlerime çarpan gün ışığı ile birden uyandım, ensemde bir ağrı her zamankinden, defterimde bir ıslaklık yine kahve kokmuş satırlarım, göz kapaklarımı zoraki açmaya çalışıyorum

 

Güneş, Batıdan Batar..

gunesyol_ilahiyatBir evvelki yazımızda Güneş’in Doğu’dan doğduğunu tebârüz ettirmiş idik. Bu yazımızda da niyyetimiz, fizikî âlemde olduğu üzre, Güneş’i Batı’dan batırmak; ve lâkin bunu yaparken, aynı zamânda iğneyi Batı’ya, çuvaldızı dahî Doğu’ya (kendimize) batırmak olacaktır.

 

Eylül Sümbül

ImageMetis, yunan mitolojisinde bilgelik tanrıçasıdır (Metis, Yunanca “akıl, bilgelik ve düşünme gücü” demektir). Zeus’un ilk eşidir. Zeus, Olympos’ta egemenliğini kurar kurmaz Metis’le evlenmekle tahtını adeta bilgelikle donatmak ister gibidir.

Nitekim hamileliği sırasında Zeus eşini yutmuş, kızı Athena’yı savaşçı bir insan, üstelik elinde kargısıyla başından çıkarmıştır. Bu aslında sonraları modern algının şekillenmesinde, özellikle de kadın algısında önemli bir yer tutacaktır. Zeus, eşinden bilgeliğini ve yaratıcılığını almak istemiştir (bunu ne kadar başarabildiği bilgelik ve yutmak kelimelerinin ne kadar yan yana gelebildiğiyle açıklanabilir belki). Zira kendi üstünde bir güce tahammülü yoktur. Yine de kızı baş tacıdır ama Athena bir kadından çok erkektir, erkekleşmiştir. Ne Sophokles’in ne Aiskhylos’un ne de Homeros ve Hesiodos’un eserlerinde kadın değildir o. Tıpkı dayanağı yunan mitolojisi olan modernizmin hümanizme ve insan haklarına yaptığı tüm atıflara rağmen karşısında kadın görmeye tahammül edemeyişi gibi. Kadının toplumda varoluşu ve söz söyleyebilmesi, erkekleşmesiyle de doğru orantılı olduğu gibi.

Bunun en açık örneği Fransız İhtilali ile birlikte kişinin doğal haklarına saygı vurgulanırken evlilikle birlikte kadının hukuk karşısında temsilinin tümüyle erkeğe devredilmesinde görülür. 1792’de Mary Wollstonecraft Kadın Hakları Savunusu adlı yapıtında İnsan Hakları Beyannamesi’ndeki (1789) kişi hakları ilkesine atıfla, bu haklardan kadınların da yararlanması gerektiğini savunuyor ve kadın haklarını içermeyen bir anayasanın eşitlikçi olamayacağını Fransa’nın da despotik bir rejim olarak kalacağını söylüyordu(1). Böylece Aydınlanma düşüncesi kadın haklarının ilk kez gündeme gelmesine olanak sağlarken, aynı aydınlanma felsefesi bir yandan da kadın ve erkek alanlarını, gene çağdaş sosyo-ekonomik yaşamın bir gereği ve sonucu olarak ayırıyordu. Eşitlikçi düşünceyle kadın hareketlerinin başlangıcına ilham veren 18. yüzyılın bir yandan da toplumdaki kadın-erkek rollerini son derece şematik, kutupsal ve katı bir biçimde tanımlayarak kadını kamu yaşamında ikinci plana itişi, kültür tarihinin paradokslarından biridir(2).

Jale Parla’nın da yukarıda değindiği gibi Batı’da kadın hareketi bir hak arayışıydı. Sosyal yaşamın kendi gelişimi içerisinde bilinçlenme doğal bir olguydu ve bu bilinçlenme beraberinde bir özgürlük mücadelesine dönüşmüştü. Fakat özel yaşamdan kopmadan kamu yaşamına çıkarken asıl sorun; erkek egemen söylemin belirlediği kamuda kadın, kendi söylemini nasıl belirleyecekti? Ötekiliği reddettikten sonra kendi farklılığını nasıl tanımlayacağı ve erkeği dışlamadan bu hakkını nasıl koruyacağı feminist hareketin başlıca sorunuydu. Yazın dünyasında bu daha da zor bir durumdu. Çünkü edebî dil ataerkildi. ImageEdebiyatta kadın imgeleri erkek yazarlar tarafından oluşturulmuştu Böyle bir durumda kadın kendi dilini nasıl oluşturmalı veya bulmalıydı. Cinsiyetin kültürel bir olgu olduğu gerçeğinden hareketle kadın da erkek de dile hapsolmuştu. Lacan’ın ifadesiyle; “var olur var olmaz bir dil içinde doğarız ve dil bizimle konuşur kendi yasasını, bir ölüm yasasını bize zorla kabul ettirir.”(3) Feminist söylemin eleştiride düştüğü ironik durum dilsel ifade yetersizliğiydi aslında. Kadın yazarların kitaplarını erkek anlatıcıyla yazmaları, kadının dile getirilişini bu anlatıcı aracılığıyla meşrulaştırmaya çalışmaları, hep dile hapsolmanın sonucuydu. Virginia Woolf bir kadının ben demesinin bir erkeğin ben demesinden farklı olduğunu, bu iki benin aynı sözcük olduğunun bile iddia edilemeyeceğini söylerken, bu duruma atfen bir sözün kapsamıyla, ağırlığıyla ve sahiplenilebilme derecesiyle konuşanın iktidarı ya da iktidarsızlığı arasında doğrudan bir bağ olduğuna dikkat çekiyordu.

Türkiye’de ise Batılılaşmanın diğer vecheleriyle birlikte kadın hareketi de dışarıdan gelen bir hareketti ve özünde bir hak arayışı değil, Batılı sosyal yaşama uyum için gereken eğitimdi. Tanzimat’ın ilanıyla toplumsal yapıda beliren bu hareketliliğin içinde kadın hakları da bu bağlamda gündeme geliyordu. Fakat bu hareketin, özünde Batı kaynaklı olması Osmanlı kadınının böyle sorunları olmadığı anlamına gelmez -ki dilin, kültürün ataerkil algıya dayanmasının zorunlu bir sonucuydu-. Bu algının fark edilmesi de dışına çıkılmasını zorunlu kılmaktadır. Zira eleştiri belli bir mesafe kurulmadan yapılamaz. Batı’da bu mesafe aydınlanma felsefesinin düştüğü ironiyle kurulmuş, bizde ise Batı’yla olan münasebetin sonucunda kurulmuştur. Özellikle roman, bizatihi modern bir edebî tür olduğundan bu yazıda Türk kadının roman türünün gelişiminde aldığı rol, dolayısıyla sosyal hayattaki rolü, gelişim süreci ve kendine ait bir dil oluşturup oluşturamadığı üzerinde durulacaktır.

-Devam Edecek-

Eylül Sümbül

..........................................

1- Jale parla, Kadılar Dile Düşünce, İletişim Y, İstanbul, 2005, s:21(alıntı; Mary Wollstonecraft, a.g.e, s:88)

2- Jale Parla, Kadınlar Dile Düşünce, İletişim Y, İstanbul, 2005, s:22

3- Josephine Donovan, Feminist Teori, İletişim Y, İstanbul, 2005, s:215

Yazın Dünyasında Kadın-2 için tıklayınız..

Bu kategorideki diger yazilari goster.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile