Kur'an'ı Kendilerine Göre
Yorumlayanlar (I)
İlk asırda
meydana çıkan Mutezile, Cebriye ve
Haricîler gibi zahir-perest mezhepler, âyetleri tefsir ederlerken Hz. Peygamber'in (s.a.v.) konuyla ilgili
yorumlarını dikkate almıyorlardı. Sadece âyetin zahirine sarılıyorlardı. Hz. Ali başta olmak üzere henüz aralarında bulunan sahabe-i kirâmın büyüklerinin dahi görüşlerine aldırış etmiyorlardı. Arap dili ve edebiyatını iyi bilen âlim ve müçtehitlerin görüşlerine itibar eden de yoktu. O yüzden Allah'ın âyetlerini diledikleri şekilde
tevil ve tefsir edebiliyorlardı. Böylece her bid'at ve dalâlet sahibi, sapık
bilgilerini ve bozuk işlerini Kur'an-ı Kerîm'den çıkardığını söylüyordu.
Nihayet günümüzde olduğu gibi, İslâm dinini içinden çıkılmaz bir hâle
getirmişlerdi.
Haricîler
Meselâ Haricîler, bu ümmetin kutup yıldızları mesabesinde
olan kimseleri kâfir îlân ediyorlardı. Bunların kâfir olarak îlân ettikleri
arasında –hâşâ- Hz. Ali, Hz. Osman, Hz. Talha, Hz. Zübeyr efendilerimiz gibi
büyük sahâbîlerden başka, müminlerin annesi Hz. Ayşe de vardı. Hz. Ali'yi Şehit
eden bir Haricî militanıydı. Onlar, kendileri gibi düşünmeyenleri, büyük ve
küçük günâh işleyenleri, devlete karşı isyan ettiklerinde kendilerine iştirak
etmeyenleri de kâfir sayıyor, bunları acımasızca öldürmekten çekinmiyorlardı. Hatta
kendilerine katılmayan şahısların evdeki kadın ve çocuklarının kanlarını akıtmayı
dahi mübah görüyorlardı.
İşte bunlar da Kur'an'a göre hareket
ettiklerini söylüyor, yaptıkları vahşet ve fecaate güya âyetlerle delîl
getiriyorlardı. Dünya ve âhiretin huzur ve saadet kaynağı olan Kur'an'dan böyle
bir vahşeti çıkarabilmek gerçekten büyük marifet ister ama, insanın
tarafgirlikle basireti kör, vicdanı çirkef, kalbi de cîfe haline gelirse bunu
yapabilir. Kur'an ve Sünneti kendi din ve dünya görüşü için bir malzeme kabul
edenlerin, Ashâb-ı kirâma sevgi beslemeyenlerin, ehl-i sünnet yolundaki
âlimlerin sözünü dinlemeyenlerin ve Allah dostlarına muhabbet duymayanların âkıbeti
işte budur. Geçmişte de günümüzde de bu tiplerin katılık, sertlik ve taassuptan
kurtulabilmeleri, akl-ı selîm ile düşünebilmeleri, vicdanlarının duyarlı
olabilmesi katiyyen mümkün değildir.
Geçmişten Günümüze Bid'at Mezhepleri
Şubeleriyle birlikte sayıları yüzleri bulan
bid'at mezhepleri, ehl-i sünnet âlimlerinin (Allah onlardan razı olsun) tutarlı
ve dirayetli delilleri karşısında tutunamamış, çoğunluğu itibariyle yok olup
gitmişlerdir. Fakat kitaplara geçen ve nesilden nesile devam eden görüşlerinin
yok olup gittiğini söyleyebilmek mümkün değildir. Bu gün dahi, taassup ve
katılıkta Haricîleri aratmayan kafa yapısıyla her yerde karşılaşmak mümkündür.
Vahşet ve Taassup
Peygamber ve Allah dostlarını aracı yaparak
Hakk'a iltica eden velîleri, tasavvuf erbabını, müminleri, müşrik ve kâfir olarak
îlân eden zihniyetle; Haricî, Mu'tezilî zihniyet arasında ne fark vardır? Hâşa Hz.
Ali'ye kâfir diyenle, Allah'tan başka hakîkî fâil ve irade tanımayan, Kur'an ve
sünnetin en küçük edeplerine dahi riayet eden bir velîye kâfir diyen zihniyet
aynı değil midir?
İslâm'a göre, mümin olduğuna dair en küçük belirti taşıyanları dahi mümin
saymak esas iken; geçmişten günümüze kadar gelen yüz binlerce has velîyi ve
milyonlarca mümini kâfir îlân etmek hangi insafa, hangi kitaba sığar? Cenâb-ı Hakk:
"Size selam veren kimseye, dünya hayatının menfaatini gözeterek,
"Sen mümin değilsin" demeyin." (Nisa, 4/94) buyurmuyor mu? Allah u Teâlâ'ya ulaşmak
için bir peygamber ya da Hakk dostunu vesîle edinen mümine kâfir demekle, bu
asra kadar gelen yüz milyonlarca mümine de kâfir denmiş olunmaz mı? O zaman
geriye kaç tane Müslüman kalır? Buhârî ve Müslim'de geçen sahih bir hadis-i
şerifte: "Mümin kardeşine kâfir diyen bir kimse, karşıdaki öyle değilse
küfür (kâfirlik) kendisine döner" diye îkaz edilmiyor mu? Şu hâlde
aklı ve vicdânı tefessüh etmemiş hangi mümin, kendisini ateşten gayet emin
görüp, zebânîlerin yerine geçerek müslümanları cehenneme doldurma cüretini
gösterebilir. Dar düşünceler… dar görüşler…
Söz buraya gelmişken velîleri inkâr edenlerin âyet-i kerîmelere verdikleri çarpık mânâlardan
bir örnek verelim:
Mânâsı Çarpıtılan Âyet
Haricîler ortadan kalktıktan sonra onların izinden giden Vehhabîler,
Hâriciliği günümüze taşımışlardır. Onca âyet ve hadîslere rağmen tevessül
mânâsındaki şefaati inkâr ettikleri için, Mutezile mezhebini de
aratmamışlardır. Şirkle ilgili âyetlerin mânâsını tamamen çarpıtarak Lât, Hubel,
Uzza gibi putlarla; yer yüzünde tevhîdin direkleri olan mürşid-i kâmilleri aynı kefeye koymuşlar; Allah'a
ortak koşan müşriklerle, gece gündüz Rabbini birleyen
müminleri bir tutmuşlardır. Bütün sûfîleri putperest saydıkları için de, kanlarını
dökmeyi helâl ve meşru bir eylem olarak görmektedirler. Hz. Ömer'in oğlu Hz. Abdullah'ın Haricîler hakkında buyurduğu gibi,
"Gerçekte onlar müşrikler hakkında
nâzil olan âyetleri Müslümanlar için kullanmışlardır" (Buhârî, İstitâbe,
6) Diğer bir hadîs-i şerifte de şöyle buyrulmaktadır:
"Onlar îman
ehlini öldürür, küfredenleri ve putlara tapanları bırakırlar"(Buhârî, Tevhid, 23;
Müslim, Zekat, 143)
Bu taifenin inkârlarına delil olarak en çok ileri sürdükleri âyetlerden biri de Allah
u Teâlâ'nın şu meâldeki mübârek kelâmıdır:
"Dikkat edin, halis din Allah'ındır; O'nu bırakıp da putlardan dostlar (velîler) edinenler: "Onlara, bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz" derler. (Zümer, 39/3)
Yukarıdaki mana, tefsirlerin hemen tamamının üzerinde ittifak ettiği
bir mânâdır. Diyânet Vakfının çıkardığı mealde de böyle yazmaktadır. Fakat
onlar âyette putlar için kullanılan "velî: dost" kelimesinin "Allah
dostları" olarak bilinen "velîler" şeklinde anlaşılabilmesi için
özel bir gayret sarf ederek şöyle mânâ vermişlerdir:
"İyi
bil ki, hâlis din yalnız
Allah'ındır. O'ndan başka veliler edinenler: Biz
bunlara, sırf bizi Allah'a yaklaştırmaları için tapıyoruz" derler…
Bu mânâyı verdikten sonra işi daha da ileri götürmüşlerdir. Velîleri seven ve
onlarla Hakk'a tevessül edip şefaatlerini uman müminleri, mürşitlerine ibadet ediyor gibi
lanse ederek, onları âyette zikri geçen müşriklere benzetmeye çalışmışlardır. Böylece
Allah'a ortak koşulan cansız putlara secde edenlerle, Cenâb-ı Hakk'a secde
edenleri bir tutmuşlardır. Hâlbuki Allah’ın dostlarını veli (dost) edinmemizi
emreden bizzat Allah u Teâlâ Hazretleri’dir.
Velileri Dost Edinmeyi Emreden ayetlerden
Bazıları:
"Bana yönelen
kimsenin (kâmil müminin) yoluna uy" (Lokman, 31/15)
"Sizin veliniz ancak
Allah, O'nun peygamberi ve namaz kılan, zekat veren, rüku eden müminlerdir. " (Maide, 5/55)
"Müminler,
müminleri bırakıp da kâfirleri dost
edinmesin." (Âl-i İmrân, 3/28)
"Ey inananlar!
Allah'tan sakının ve doğrularla beraber olun." (Tevbe,
9/119)
Hayreddin
Karaman’ın ayetle ilgili İzahı
Hayreddin
Karaman’ın yukarıdaki ayetle ilgili izahı başka bir söze ihtiyaç bırakmıyor.
Tevessülü müşriklerin putlar vasıtasıyla yardım istemelerine benzetenlere Karaman
şöyle cevap vermektedir: "Kur'ân-ı Kerîm'in hassasiyet gösterdiği
husus, Allah'tan başkasını O'nun yerine koymak veya O'na yaklaşmak, dileğinin
kabulünü sağlamak için O'nun yerine bir başka şeye ibadet etmektir. Yani müşrikler,
putları araya koyarak 'Bunların hürmetine dualarımızı kabul et' diye
yalvarmıyor veya bununla yetinmiyor, doğrudan puta yalvarıyor ve ona ibadet
ediyorlardı. Müminlerin Allah'a yalvarırken Peygamberimizi (s.a.v.) veya salih
bir kulu araya koyarak 'Ya Rabbi, şu kulun için, onun senin katındaki makamı
sebebiyle duamızı kabul buyur' demelerini şirke sokmak, müşriklerin
yaptıklarına benzetmek doğru değildir." (Hayatımızdaki
İslâm, s. 371 vd. İstanbul, 2002)
Müşriklerin Mazereti
Allah u Teâlâ başta velîler olmak üzere bilumum
kâmil müminlerle dost olmamızı
emrediyor. Demek ki yukarıdaki âyette zikredilen "Allah'tan başka velîler"den kasıt,
müminler değildir. Putlar ve şirk koşulan diğer varlıklardır. Zaten âyet-i kerime de putperest müşrikler hakkında nazil
olmuştur. Mekkeli müşrikler, kendi elleriyle yaptıkları putlara ibadet
ediyorlardı. Hatta peynir ve helva gibi yiyeceklerden yaptıkları puta tapıyor,
sonra da acıkınca bunları yiyorlardı. Gerçi fıtratları gereği; yerleri,
gökleri, kendilerini yaratan, öldüren, dirilten, rızık veren bir Allah'a
inanıyorlardı. (Bakınız: Lokman, 25;
Yunus, 31; Zuhruf, 9, 87) Fakat inandıkları bu yüce varlığa ortak koşmaktan da geri
durmuyorlardı. Âyet-i kerîmede belirtildiği üzere:
"İlâhları bir tek ilâh mı kılmış? Bu gerçekten şaşılacak bir şey, çok tuhaf!" (Sa'd, 38/5) diyorlardı. Atalarından
beri şirke alışmış olan cahiliye kafası, bu kadar çeşitli insanların, çeşitli
emel ve duygularını yalnız bir mabudun nasıl tatmin edebileceğini düşünemiyor, O'nun,
"her şeyin hükümranlığının elinde" (Yâsin, 36/83) olduğunu bilmiyor da tevhide
şaşıyorlardı. Ancak
sorulduğu zaman bu müşrikâne hareketlerini doğru göstermek için "biz
onlara ibadet etmeyiz. Sadece bizi Allah'a yaklaştırmaları için onlara ibadet
ediyoruz" diyorlardı. İşte bu âyet-i kerîmeyle Cenâb-ı Hakk, onların cahilce
mazeretlerini yüzlerine vurarak âhirette hükmünü vereceğini beyan etmektedir.
Yahûdî ve Hıristiyanların Mazereti
Hıristiyanların İsa Aleyhisselâm'ı, Yahudilerin de Üzeyr Aleyhisselâm'ı Allah'a ortak koşmaları da bu kabildendir. Bunlar, Hakk'ın
dışında her hangi bir varlıkta güç ve kudret vehmettikleri için müşrik olmuşlardır.
Yani İsa ve Üzeyr Aleyhisselâm'da Allah'ın yarattığı bir kudret yerine
müstakil, bağımsız bir kudret vehmetmişlerdir.
Sûfîlerin Akîdesi
Sûfîler, (fenâ fi'l-ef'âl, fenâ fi's-sıfat ve fenâ fi'z-zât
mertebelerinde) Hakk'ın fiil, sıfat ve zâtından başka
bir şey müşahede etmezler. Ayrıca O'nun dışında
herhangi bir mahlukta
kudret tevehhüm edilmesine, Allah'tan başka hakîkî bir fâil kabul edilmesine şiddetle karşı çıkarlar. "Yardım etti, yedirdi, içirdi, oturdu, kalktı" gibi sözler
de mecazidir. Gerçekte yardım eden, yediren, içiren, oturtan, kaldıran
Allah'tan başka bir varlık yoktur. Ne bir peygamber, ne bir velî, ne de
herhangi bir yaratık
Allah'ın irade ve kudreti
olmadan yerinden kımıldayabilir.
"De ki: "Allah, her şeyi yaratandır. O, birdir. Her şeye üstün ve
kahredicidir" (Ra'd, 13/16) Şu halde sâlih amelinden dolayı
kendisiyle tevessül edilen kâmil zâtın fiilleri de Allah'a aittir. Ancak Allah
u Teâlâ meleklerine verdiği tasarruf izni gibi, peygamberlerine ve velilerine
de dilediği kadar tasarruf izni verir. Peygamberlerine
verdiği bu manevi güce mucize, velilerine verdiği güce ise, keramet adı
verilir. Her ikisinin de olağanüstü olmaları açısından aralarında bir fark
yoktur. Her ikisi de gerçekte Allah’ın fiilidir. Fakat mucize peygamberlerin
peygamberlik davasını ispatlamak için verilir. Velilerin kerametinde ise, böyle
bir dava yoktur. Onların kerametleri bağlı bulundukları peygamberlerin mucizelerin
delili ve teyidi hükmündedir.
Allah u Teâlâ’nın izniyle kendilerine tasarruf verilen bu
zatlar, akılları hayrete düşürecek şeyleri yapmaya muvaffak olurlar. Hz.
Peygamber'in s.a.v. ayı iki parça etmesi ve daha yüzlerce mucizesi bu
kabildendir (Kamer, 54/1). Kuru bir ağacın yeşerip Hz. Meryem'e hurma verme kerameti
(Meryem,
19/24-25) veya
Süleyman Aleyhisselâm’ın ashabından ledün ilmine sahip bir zatın (Veziri Asaf
bin Berhıya) Belkıs’ın tahtını uzun bir mesafeden göz açıp yumuncaya kadar kısa
bir zamanda getirme kerameti gibi, (Neml,
27/40) Kur’an’da
zikri geçen kerametler bu kabildendir. Kur’an ve hadislerde bahsi geçen bu ve
bundan başka daha birçok kerametler nasıl uydurma değilse, önce veya sonra
gelen velilerin kerametleri de öylece uydurma değildir. Bunların ayrı zaman ve
mekânlarda birbirinden habersiz milyonlarca şahidi vardır. Mucize ve
kerametlere karşı çıkan kimseler, güneşe karşı gözünü yummuş, ya da hakikate
karşı başlarını deve kuşu gibi, kuma sokmuş olurlar.
Kâmil Zatlarla Tevessül
"Ey iman edenler, Allah'tan
korkun, O'na yaklaşmaya
vesile arayın" (Maide, 5/35) Bu ayet-i kerimede geçen tevessül:
Yakınlaşmak ve yakın olmaya yarayacak şeyleri aramaktır. Meselâ herhangi bir
isteği olan kişinin "Ya Rabbî şu sıkıntımın giderilmesi için filan amelimi
vesîle ederek senden istiyorum" ya da "filan zatın hatırına senden
istiyorum" demesi gibi. Hadîs-i şeriflerde bunun çok örneği vardır. Ancak
biz yerimizin darlığı sebebiyle bunlardan iki örnek vereceğiz.
Hz. Peygamber (s.a.v.) gözlerinin
açılmasını isteyen a'ma bir zâta şu tavsiyede bulunur: "Güzel bir
abdest al, sonra iki rekat namaz kıl, akabinde de şöyle dua et: Ya Rabbi ben
senden istiyorum, rahmet peygamberi ile sana yöneliyorum. Ya Muhammed (s.a.v.),
şu ihtiyacımın görülmesi için seninle Allah'a yöneldim. Ya Rabbi O'nu benim
hakkımdaki şefaatçi kıl" Osman bin Huneyf (r.a.) diyor ki: "Bu
zat gitti, biz daha Rasûlüllah'ın (s.a.v.) huzurundan ayrılmamıştık, tekrar
geldi. Baktık ki gözleri iyi olmuştu. (Tirmizî, Deevât, 119; İbn Mâce, İkâmetu's-salât, 189; Ahmed bin
Hanbel, c. IV, s. 138)
Hz. Ömer'in (r.a.) hilâfeti esnasında bir ara şiddetli kuraklık olmuştu.
Efendimiz'in (s.a.v.) amcası Hz. Abbas'ı (r.a.) yanına alan Hz. Ömer, onu
vesîle kılarak şöyle dedi: "Allahım bizler daha önce Peygamberimizi
vesîle edinerek sana niyazda bulunurduk, sen de bize yağmur verirdin. Şimdi ise
Peygamberimizin amcasını vesîle kılıyor ve senden talep ediyoruz, bize yağmur
ihsan et" Bunun üzerine yağmur yağdı. (Buhârî, İstiska, 3)
Görüldüğü gibi mübârek zatlarla tevessül edenlerin başında Hz.
Peygamber (s.a.v.) ve Sahabenin büyükleri gelmektedir. Ayrıca diğer
peygamberler, tabiin ve âlimlerin yaptığı tevessül örnekleri sayılamayacak
kadar çoktur. Bütün bu delillere rağmen, müminlere kâfir diyen dalâlet ehlinin
hidâyeti için dua etmekten başka çâre yoktur.
| < Önceki |
|---|


İtalyan yazar Giovanni Papini, Türkçeye Kaçan Ayna ismiyle tercüme edilmiş kitabının altıncı öyküsünde sorar bu soruyu; Sen Kimsin?
Din görevlileri olarak, kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in hâdimliğini yürütüyoruz. Yaşayan bir ahlâk numûnesi olmak, yâni hâlimizle; sözümüzle, kalimizle etkili olduğumuzdan çok daha etkileyici olacaktır.
Benim pamuk salıncağım pembe beyaz bulutların üzerindeydi. Dünyaya geldikten sonra insanların pamuk ipliğinden sanki dayanıksız bir şeymiş gibi bahsetmelerine her zaman şaştım.
Keramet, Allah’ı seven, O’na itaat eden ve O’nun tarafından sevilen veli kullara, yine Allah tarafından ikram edilen olağanüstü hallerdir.
Evet, ‘Güneş, doğudan doğar’. Böyle terennüm etmiş Târık Torun, ‘Işık, doğudan gelir’ diyen Cemîl Meriç’e ithâf ettiği şiirinde. Bu iki tesbît, tabiî ki bilimsel ve fiziksel gerçekliğin ötesinde, teşbîh-i belîğ san’atiyle, insânlığın birikimine sunulan ‘ışığın’ (faydaların) menbâını tebârüz ettiren iki güzîde misâl..
Zamanın birinde verimli bir toprak, cömert bir güneş, göz alabildiğine geniş bir düzlük ve bu düzlükte tohumları yan yana atılmış; farklı özellikleri, başka güzellikleri, yekta tabiatlarıyla, aynı rüzgârda okşanan yapraklarının değişik kokular saldığı Ceviz ve Meşe adlı iki ağaç vardı.
Sabahın ışıkları günaydın diyor penceremden.. Bir esinti dokunuyor sertleşen çehreme...
nden vazge


Yorumlar
Kânatın mucidi ve sanii Cenab-ı Rabbul-Alemîn nasıl ki, bu dünyadaki her şeyi bir sebebe mebni yaratmış ve her şeyi de SUNNETULLAH gereği sebeblere bağlı kılmış ise, işte aynen öyle de insanalrın manevi terakkilerini de öylece sebeplere ve müsaebbibler e bağlamıştır. Hangi iş veya hususu olursa olsun muhakak bir sebebe mebni oluşur ve bize bir sebep vasıtasıyla görünür ya da ulaşır. Bu maddi - müşahhas hayatımızda böyle olduğu gibi, manevî- mücerred hayatımızda da böyledir. Bu sebple yukarı-)a kaleme alınan yazıyı çok isabetli ve hakikatları vurgulayıcı buluyor yazan kardeşimize de esenlikler ve mutlulukalr diliyorum.
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.