Dr.Mustafa BAHADIROĞLU
“Sana ağır
gelen o bir secde var ya, binlerce secdeden alıp kurtarır seni.”
Muhammed İkbal
“Hâkimiyet
Hakk’ındır düsturuna hasret çeken, gerçek adaleti bu inanışta ve halis
hürriyeti Hakk’a kölelikte bulan bir gençlik…”
Necip Fazıl
Arzuların ilahlaştırıldığı,
hayvanileşmeye medeniyet ya da çağdaşlık adının verildiği, nefis ve şeytanın
kulluğuna özgürlük-hürriyet denildiği, sapkınlığın kol gezdiği bir dünyada
yaşıyoruz. Batılı anlayışa göre hürriyet, her türlü bozuk ahlâkın ve fasit
düşüncenin dayanağı sayılmakta, başkalarına zarar vermemek şartıyla işlenen bilumum
rezalet ve sefahat hoş karşılanmaktadır.
His ve heveslerinin esiri olan herkes,
Allah Resulü’nün s.a.v. tebliğ ettiği hakikatler yerine kendi yaşayış biçimini “Müslümanlık”
ya da “dindarlık” ölçüsü olarak almaktadır. Daha doğrusu inandığı gibi
yaşayamadığı için, yaşadığı gibi inanmaktadır. “Bana göre” kaydıyla yorumladığı bütün meselelerde, aslında “arzu ve heveslerime göre” demek
istemekte, his ve heveslere göre müslüman olunamayacağını kestirememektedir. Her
“bana göre” deyişte birçok iman hakikatini reddetmek gibi dalâlete
düştüğünü, fitne ve fikrî anarşiye sebep olduğunu anlayamamaktadır.
Yukarıdaki hadis-i şerifte (yazının
1.bölümünde geçen) “mümin olamazlar” ifadesini yorumlayan Aliyyü’l-Kârî,
bu zümrenin sonuçta ya imânını yitireceğine, ya da her zaman yitirilmeye namzet
zayıf, taklidî bir imanla “fasık” olacağını belirtmektedir. Ona göre, “Hz. Peygamberin tebligatı içinde yer alan Allah’ın emir ve yasaklarına
uymayı his ve heveslerine kabul ettiremeyen kimse kâmil mü'min olamaz.
(Mirkat). İşin hakikati de budur. Ya –Allah korusun- îmanını tamamen
kaybeder ya da en iyi ihtimalle mücrim bir günahkâr olur. Kur’an-ı Kerim’de
Allah Resulü’nün tebliğ ettiği dini ve onun verdiği hükümleri hazmedip hevasına
kabul ettiremeyenler için şöyle buyrulmaktadır: "Yok
yok, Rabbına and olsun ki, onlar, aralarında çıkan çapraşık işlerde seni hakem
yapıp sonra da verdiğin hükümden nefislerinde hiç bir dargınlık duymaksızın tam
bir bağlılıkla teslim olmadıkça iman etmiş olamazlar" (Nisa, 4/65)
Sureten, kıl ipliği
ile Hz. Peygamber’in s.a.v. tebligatına bağlı olan bir kimsenin imanı son
nefeste yeterli olur mu? Böyle zayıf, nahif bir imanı şeytana kaptırmadan
ahirete gidebilir mi? Bu hususlar da üzerinde ciddiyetle durulması gereken ayrı
konulardır. Netice itibariyle meseleye nereden bakılırsa bakılsın hakiki hürriyeti
elde etmeyen kimsenin imanı tehlikededir. Allah Teâlâ Hazretleri’nin inayeti
yetişmezse kurtuluşu zordur. Büyüklerin dua ve himmetiyle O’nun inayetine
sığınırız.
Hürriyetin Merhaleleri
Her mertebede hürriyete ihtiyaç vardır.
Avam ve halkın hürriyeti nefsin arzularına kul olmaktan kurtulmakla
gerçekleşir. Hakk’ın iradesinde fani olan veliler, Allah’ın muradına göre
hareket edip şahsi iradelerine kul olmaktan kurtulurlarsa hür olurlar. Nurların
nurunun tecellisinde mahv ve yok olan seçkinler ise, her çeşit kayıt ve
eserlere kul olmaktan kurtuldukları zaman hürriyete kavuşurlar. Bunlar insan-ı
kâmil olmaları hasebiyle birer denge unsuru olarak insan olmanın modelini
oluşturan zatlardır. Zahiren savaş esiri ve köle olsalar bile gerçekte
hürdürler.
Bilâl-i Habeşî Hazretleri gibi, zahirde
esir ya da köle olan nice büyük kametler vardır ki, şeklen bukağı ve zincirler
içinde olmasına rağmen asil vicdanlarının hür semalarında uçup yükselmişlerdir.
Yine görünüşte saraylarda ihtişam ve debdebe ile yaşayan nice kimseler vardır
ki, baş aşağı giderken gerçek hürriyetin zevkini hiçbir zaman tadamamışlardır.
Allah’a Kulluk
İmam-ı Gazali, İmam
Kuşeyri ve Seyyid Abdülhakim Bilvanisi Hazretleri’nin tariflerinden çıkan ortak
sonuca göre hürriyet: “Masivanın (Allah'tan gayrısının) esaretinden kurtularak
Allah’a kul (Abdullah) olmaktır.” Nitekim Ebu Nasr Serrac Hazretleri de
hürriyeti bu şekilde tanımlamıştır. (el-Lüma’) Yukarıda mevzuumuzun başında ele
alınan hadis-i şerifte istenen de budur. Yani, Hz.
Peygamberin getirdiklerine uymayı his ve heveslere kabul ettirmektir. Allah u
Teâlâ’ya itaat ve ibadet de böylece gerçekleşmiş, hürriyet ve kâmil îman elde edilmiş
olur.
Kişi ancak Allah’a kulluk etmekle
kendisi gibi olabilir. Hürriyet, insanın olduğu gibi davranması, fıtratını zorlamamasıdır.
Zira insanın bütün duygu ve cihazları (fıtratı) buna göre yaratılmıştır. İnsan
bir cihaz satın aldığı zaman yanında o cihazın ne için imal edildiğini, randıman
vermesi için nasıl kullanılacağını beyan eden katalog verilir. Katalogda yazılı
olan şartlara riayet edilirse cihaz bozulmaz ve ondan verim alınır. Aksi halde
arıza yapar ve bir işe yaramaz. Misalimizdeki cihaz insan; katalog ise Kur’an-ı
mu’cizü’l-beyandır. Bütün varlığı yaratan Halik-ı Zü’l-celâl Hazretleri o kitapta
insanı kendisine kulluk için yarattığını açıkça beyan etmiştir. (Zariyat,
51/56) O’na kulluk edenler meleklerin seviyesine yükselir, hatta onları
geçerken nefsine kulluk edenler hayvanların seviyesine veya daha aşağıda
şeytanların derekesine düşer. Ne kendisine, ne insanlara ne de diğer varlıklara
faydası dokunur. Çevresindekilere acı ve ıstıraptan başka bir şey veremez.
Para, şöhret, mevki ve kadından ibaret dünyasında, hedefine ulaşamadığı zaman
ruhi dengesizlikler meydana gelir. Ya sonunda intihar eder veya bedbaht bir
hayat yaşar.
Şayet insan, “Ben Allah’a kulluk
etmeyeceğim, hür yaşayacağım” derse yine de kul olmaktan kurtulamaz. Fakat
bu sefer nefsine veya bütünüyle masivaya kulluk eder. Kendisi (fıtratının
gereği) gibi olamadığı, onu ters çevirdiği için hürriyetini kaybederek tam bir
esaret boyunduruğu altına girer.
Hz. Peygamber’in s.a.v. en yüce makamı
ve insanoğlunun sahip olduğu mânevî mertebelerin en yükseği abdiyettir.
Kelime-i şehadette: “Abdühu
ve Resûlühû”
denir. Bu ifade: “Hz. Peygamber önce Allah’ın kulu, sonra resûlüdür.”
Anlamına geldiğinden abdiyet (kulluk) risaletten de nübüvvetten de önce gelir.
Hak Teâlâ Hazretleri, Allah Resulü’nü s.a.v. “kul peygamber ile Sultan
peygamber” olma arasında muhayyer bırakınca Resulullah hiç tereddüt etmeden
kul peygamber olmayı tercih etmişti. Çünkü Allah’a tam kul olmak, mâsivâya
karşı tam hür olmak demektir. Bu yüzden Hz. Peygamber’in bir ismi de Allah’ın
kulu (Abdullah) dur.
Peygamberlere ve Velilere Kulluk
Yaratılan bütün varlıklar masivadır. Yani
Allah’ın dışındaki varlıklardır. Bu mânâda insanlar, peygamberler ve Allah
dostları da birer masivadır. Ancak, Cenab-ı Hak c.c. Masivanın bir kısmından
razı iken diğer bir kısmından razı değildir. Mesela, müttaki müminlerden hoşnut
olduğu hâlde kâfirlerden ve onların işlerinden hoşnut değildir.
Cenab-ı Hak c.c. razı olduğu
kullarından peygamberlere itaati farz kılmış, onlara isyan etmenin Allah’a
isyan olduğunu belirtmiştir. (Nisa, 4/80) O bakımdan Hz. Peygamber’e s.a.v.
uymadan, Allah’ın rızasını kazanmak mümkün değildir. Hatta O’nu anadan,
babadan, çocuklardan ve kendinden daha fazla sevmedikçe kâmil mümin olunamaz.
(Buhari, Müslim)
Aynı şekilde insanlara Allah ve
Resulü’nü sevdiren, onlara itaati emreden takva sahibi müminlerden de Cenab-ı
Hak c.c. hoşnuttur. “Allah
onlardan razıdır. Onlar da Allah'tan razıdır.”
(Beyyine, 98/8) Bunlardan irşada ehil ve izinli olanlara itaat edilmesi emredilmekte
ve "Allah'a,
Rasulû'ne ve sizden olan ülü'l-emr'e itaat edin."
(Nisa, 4/59) "Bana
yönelen kimsenin yoluna uy" (Lokman, 31/15)
buyrulmaktadır. Peygamber Efendimiz s.a.v. de: “Başınızdaki kimse gözü kör, ayağı topal, rengi siyah bir
köle de olsa, sizi Allah’ın Kitabı’na göre sevk ve idare ettiği sürece onun
sözünü dinleyip emirlerine itaat edin.” (Buharî,
Müslim, Nesaî) diye emretmektedir.
Demek ki, Masivanın bir bölümünden
Allah u Teâlâ Hazretleri razı ve hoşnut olmakta, onlardan bir kısmına tabi olup
itaat etmememizi bizzat kendisi istemektedir. Çünkü asıl itaat edilen onlar
değil Cenab-ı Zü’l-Celâl Hazretleri’dir. Onlara itaat etmekle kalp Allah’a
bağlanmakta, kötü ahlâktan kurtulup O’nun edebiyle edeplenmektedir. Böylece
insan nefsin, şeytanın ve dünyanın maskarası olmaktan kurtularak hürriyeti elde
etmektedir. Onların vazifesi insanı Allah’a teslim ederek hürriyetine
kavuşturmaktır. Hakk’a teslim ettikten sonra bir ölçüde kendileri devreden
çıkarlar. Ondan sonra sadece dualarıyla destek olurlar. Şu hâlde şeyhe kul,
köle olmanın mânâsı, gerekli tedavi ve cerrahi operasyon için severek onla
teslim olmak demektir. Yoksa -hâşâ- onlara ibadet-ü taatte bulunmak değildir. Bu
teslimiyet olmadan tedavi mümkün olmaz. Maharetli bir doktorun önüne ameliyat
için yatan kimsenin, cerraha: “Neşteri şuraya vur, buraya vurma” şeklinde
itiraz etmesi halinde sağlıklı bir ameliyat yapılamayacağı meydandadır.
İşte bu yüzden dervişler şeyhlerine,
şeyhlerinin vesilesiyle Hz. Resulullah’a s.a.v., O’nun vesilesiyle de Allah’a
kul olmayı büyük bir şeref sayarlar. Zira hürriyet, onlara kul, köle olmakla
tahsil edilebilir. Cihan padişahı Yavuz Sultan Selim bu hakikati şu beytiyle
gayet güzel terennüm etmektedir:
Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru davâ imiş
Bir
velîye bende olmak cümleden a’lâ imiş.
İşin aslına bakılırsa tarih boyunca
mürşit eğitiminden geçmeden hürriyetini kazanan bir kimseye rastlanmamıştır.
Milyonlarca Allah dostu, ya doğrudan kâmil bir mürşidin eğitimine girmiş veya en
azından takva sahibi kimselerle karşılaşmış, onların sohbetlerinde bulunmuşlardır.
Dr. Mustafa
BAHADIROĞLU
Bu kategorideki diger yazilari goster.
Yorum ekle