Bir hadis-i şerifte: “İnsanlar
helâk oldu âlimler kurtuldu. Âlimler de helâk oldu (ilmiyle) amel edenler
kurtuldu. Amel edenler de helâk oldu ihlâsla amel edenler kurtuldu” (1) buyrulmaktadır.
Dolayısıyla salih amel olmadan ilmin de bir faydası yoktur. Zira insan
kalbindeki îmânıyla mümindir, kafasındaki malumat yığınlarıyla değil. Amelle
desteklenmeyen bir ilimde ne yakîn nurundan ne de marifetten söz etmek mümkündür.
Yakîn ve marifet olmadan şeytanın, hususan nefsin, karıncanın ayak şamatasından
daha gizli olan hîlelerinden nasıl korunabilir?
Üzülerek belirtmek gerekir ki,
günümüzde kendi başına rehbersiz yetişen marifet ehli bir âlim bulmak,
samanlıkta iğne bulmaktan daha zordur. Hatta sadece kibirden arınmış âlimler
bile azdır. Bilakis ilimden gelen enaniyet ve benlik, âlimlerin çoğunu istilâ
etmiştir. Gazzalî’nin belirttiği gibi, bunların çoğu kendini herkesten fazla
Allah’a yakın kabul eder. Başkaları hakkında daha endişeli olur. Muhatabı haklı
bir söz söylese ona galebe etmek için ne kadar çürük delil varsa hepsine
sarılır. Hâlbuki bu hal kâfir ve münafıkların vasfıdır. Nitekim Allahu Teâlâ:
"İnkâr edenler: "Bu
Kuranı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın, belki galip gelirsiniz."
(Fussılet, 26) buyurmuştur. Böyleleri takvâ sahibi salih zatlara zerre kadar
değer vermez. Onları cahil cühela takımı olarak görür. Esasen kendisinden başka
kimseyi beğenmez. Halkı adam yerine bile koymaz. Birisi kendisine hizmet veya
hürmette kusur etti mi ona şiddetle kızar. İş vaaz vermeye gelince ateşli konuşmalar
yapar, halkı galeyana getirir. Fakat çoğu kere kendi kalbinde bir yumuşama
olmaz. Gözünden kolay kolay yaş dökülmez. Ölümden nefret eder. Çünkü dünya
sevgisi bütün benliğini sarmıştır. Bol bol Kur’an okur fakat boğazından aşağıya
inmez. Gönlünde bir haşyet meydana gelmez. Farz ibadetlere bile gevşek
davranır. Bu haliyle ilim sahibi bir kişi, adam yerine koymadığı dindar fakat
ilimsiz halkın seviyesinden bile kat kat aşağı yuvarlanmıştır.
Şayet kibri ve şöhret arzusu had
safhada ise, aykırı fikirler ileri sürmek, haramı helâl, helâli haram göstermek
suretiyle dikkatleri üzerine çeker. Böylece sivrilmeye, meşhur olmaya çalışır.
Bu son durum hayvaniyetten de aşağı tam bir şeytaniyet ahlâkıdır. Rabbimizden
bizleri dalaletten hidayete sevk etmesini ruh u canımızla talep ederiz.
Âlim de olsa, rehbersiz yola
gitmenin sonuçları işte bu noktalara kadar ilerleyebilir. Onun için Cenab-ı Hak
c.c.:
“Bana
yönelen kimsenin yoluna uy; sonunda dönüşünüz banadır.” (Lokman, 31/15) buyurmak suretiyle âlim, cahil
ayrımı yapmadan herkesi dostlarının yoluna davet etmektedir. Çünkü bütün bu
hastalıkların ilacı kâmil rehberin elindedir. Kibrini kırmak suretiyle öldürücü
hastalığa yakalandığını kabul edip onların önüne diz çöken âlim ve dindar
zatlar, o ilaç ile şifa bulabilirler. Yeter ki, kendisini mânen ameliyat edecek
doktora teslim olsun ve onun işine karışmasın.
İster
âlim, ister cahil, ister dindar ve isterse sofi olsun herkes dînî hayatın
neresinde olduğunu şu iki soruyla tespit edebilir.
Birincisi: Ölüm düşüncesi kendisine sevimli
mi geliyor ürkütücü mü? Sevimli geliyorsa işler iyi gidiyor demektir. Çünkü
Allah’a kavuşma arzusu dünya, evlat, mal, mülk arzusunun üzerine çıkmış
demektir. Fakat henüz yeteri kadar salih amel işleyemediği için değil de,
dünyadan ayrılmak zor geliyorsa vaziyet iç açıcı değildir.
İkincisi:
Allah u Teâlâ
zikredildiği zaman içlerinde tarifi mümkün olmayan bir muhabbet, bir coşkunluk
veya ürperme meydana geliyor mu? Şayet geliyorsa yine işler iyiye gidiyor
demektir. Cenab-ı Hak c.c.:
“Gerçek
müminler ancak o müminlerdir ki, Allah zikredildiği zaman yürekleri ürperir,
âyetleri okunduğu zaman imanlarını arttırır.” (Enfal, 8/2) buyurmaktadır. Eğer kalpte muhabbetten
eser yoksa Allah u Teâlâ’nın da ona karşı muhabbeti olmayabilir. Zira şu âyet-i
kerîmede buna işaret vardır:
“O
halde beni anın, ben de sizi anayım. Bana şükredin de nankörlük etmeyin.”
(Bakara, 2/152)
Evet… inanan herkes Allah’ı
sevdiğini söyler. Fakat hakîkî sevgiye muvaffak olanlar azdır. İşte bu
muhabbetin ilacı da yine Allah âşığı olan rehberlerin elindedir. Gönül kovasını
çağlayanlar hâlinde akıp giden feyiz pınarının altına tutan, Hak dostunun edna
bir nazarını kendi kırık dökük amellerine tercih eden, billur gibi aynalardan
süzülüp gelen güneş ışığına sırtını değil de kalbini çeviren her mümin, aradığı
muhabbete erişebilir. Böylece dünyâ ve ukbâ saadetine erip Rabbinin rızasına kavuşabilir.
Cenab-ı Mevlâ bizleri de onlardan eylesin.
Dr. Mustafa
Bahadıroğlu
--------
(1)-Aclunî, Keşfü’l-Hafa, 2/280 no: 2795
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


İtalyan yazar Giovanni Papini, Türkçeye Kaçan Ayna ismiyle tercüme edilmiş kitabının altıncı öyküsünde sorar bu soruyu; Sen Kimsin?
Din görevlileri olarak, kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in hâdimliğini yürütüyoruz. Yaşayan bir ahlâk numûnesi olmak, yâni hâlimizle; sözümüzle, kalimizle etkili olduğumuzdan çok daha etkileyici olacaktır.
Benim pamuk salıncağım pembe beyaz bulutların üzerindeydi. Dünyaya geldikten sonra insanların pamuk ipliğinden sanki dayanıksız bir şeymiş gibi bahsetmelerine her zaman şaştım.
Keramet, Allah’ı seven, O’na itaat eden ve O’nun tarafından sevilen veli kullara, yine Allah tarafından ikram edilen olağanüstü hallerdir.
Evet, ‘Güneş, doğudan doğar’. Böyle terennüm etmiş Târık Torun, ‘Işık, doğudan gelir’ diyen Cemîl Meriç’e ithâf ettiği şiirinde. Bu iki tesbît, tabiî ki bilimsel ve fiziksel gerçekliğin ötesinde, teşbîh-i belîğ san’atiyle, insânlığın birikimine sunulan ‘ışığın’ (faydaların) menbâını tebârüz ettiren iki güzîde misâl..
Zamanın birinde verimli bir toprak, cömert bir güneş, göz alabildiğine geniş bir düzlük ve bu düzlükte tohumları yan yana atılmış; farklı özellikleri, başka güzellikleri, yekta tabiatlarıyla, aynı rüzgârda okşanan yapraklarının değişik kokular saldığı Ceviz ve Meşe adlı iki ağaç vardı.
Sabahın ışıkları günaydın diyor penceremden.. Bir esinti dokunuyor sertleşen çehreme...
nden vazge


Yorumlar
EKREM MIHCIOğLU
EKREM MIHCIOğLU
Yönetime de Teşekkürlerimizi İletiyoruz imkan sağladığı i çin..
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.