Günümüzde dünyanın her tarafında Nakşbendiyye
Tarikatı’nın izlerine rastlanabilmektedir. Tamamen Sünnî, şer’î esaslar üzerine
oturan, bidatlere karşı tavrıyla, takva ve azimete sıkı bağlılığıyla tanınan bu
yolun dayandığı temel prensipleri ilk olarak belirleyip tarikatının düsturları
içinde zikreden sûfî ise, Hâce Abdülhâlık Gucdevânî Hazretleri’dir (ö. 615/1218
?).
Zühd ve tasavvuf
döneminden sonra tarikatların kurulmaya başlandığı hicrî VI. (m. XII.) asırda
Yusuf Hemedânî Hazretleri’nin (ö. 535/1140) halifesi Ahmed Yesevî Hazretleri
ile Yeseviyye Tarikatı; diğer halifesi Hâce Abdülhâlık Gucdevânî
Hazretleri ile de Hâcegân Tarikatı zuhur etti. Yesevîlik daha ziyade
Orta Asya’nın yarı göçebe Türk kavimleri arasında yayılırken daha sonraları
Nakşbendiyye adını alacak olan Hâcegân Tarikatı, Mâverâünnehr ve bu bölgenin
önemli kültür merkezlerinden olan Buhara civarında Farsça konuşan (Tacik) yerleşik
kitle arasında intişar etmiştir.
Nakşbendiyye
Tarikatı’nı Hazırlayan Tasavvufî Düşünce Ve Meşrepler
Bağdat Nizamiye
Medresesi’nde eğitim gören, itikatta Mâturûdî, amelde Hanefî olan Yusuf
Hemedânî Hazretleri, Sünnî geleneğin önde gelen temsilcilerindendir. Ayrıca
İmam Gazzâlî Hazretleri (ö. 505/1111) gibi, o da Ebû Ali Farmedî Hazretleri’nin
(ö. 477/1084) marifet çeşmesinden beslenmiştir. Farmedî, şeriat ekseninden
dışarı çıkan tasavvufi düşünceleri eleştiren, şer’î ölçülere uygun tasavvufu
kitabında anlatan meşhur sûfî İmam Kuşeyrî’nin damadıdır. İslâmî emirlere son
derece bağlı, Cüneyd-i Bağdâdî ve İmam Kuşeyrî Hazretleri gibi, sahv ve temkini
esas alan bir tasavvufî anlayışa sahiptir. Öte yandan Ebu’l-Hasan Harakânî ve
Bâyezid Bistâmî Hazretleri gibi sûfîlerin sekr ve irfanlarından payına düşeni
almış bir ariftir. Ebû Ali Farmedî Hazretleri’nin bu meşrebi, müridi Yusuf
Hemedânî Hazretleri’ne, ondan da Abdülhâlık Gucdevânî vasıtasıyla Hâcegân ve
Nakşbendiyye Tarikatı’na intikal etmiştir. Yusuf Hemedânî, Sekr halinin
tesiriyle ortaya çıkan ölçüsüz söz ve davranışları tasvip etmez, keramete de
iltifat etmezdi. Müridi Abdülhâlık Gucdevânî’ye şöyle nasihat etmişti: “Ey
Abdülhâlık! İki kapıyı kapat, iki kapıyı aç! Şeyhlik kapısını kapat, sohbet
kapısını aç!” Hemedânî bu sözleriyle Nakşbendiyye Tarikatı’nın günümüze
kadar devam eden hizmet ve sohbet gibi iki temel unsuruna dikkat çekmiştir.
Nakşbendiyye Silsilesi
Tarikatların
kuruluşuyla birlikte her tarikatı Hz. Peygamber’e (s.a.v.) ulaştıran yazılı
silsileler ortaya çıkmaya başlamıştır. Daha önceleri sözlü olarak sürdürülen bu
gelenek, sahte şeyhleri önlemek maksadıyla birer icazetnâme (diploma) şekline
dönüşerek devam ede gelmiştir. Bunların hemen tamamına yakını Hz. Ali’ye (r.a.)
ondan da Hz. Peygamber’e (s.a.v.) ulaşmaktadır. Hâcegân Tarikatı’nda ilk yazılı
silsileye Abdülhâlık Gucdevânî Hazretleri’ne nispet edilen Mâkâmât-ı Yusuf-i
Hemedânî adlı eserde rastlanmaktadır. Bu eserde Hâcegân Silsilesi, hafî
zikrin Hz. Peygamber’den sonraki ilk temsilcisi sayılan Hz. Ebubekir’e (r.a.)
ulaşmaktadır. Bunun haricinde Hz. Ali’ye ulaşan bir silsile daha var ise de
asıl kabul edilen silsile, Hz. Ebubekir’e ulaşan silsiledir.
Nakşbendiyye
Tarikatı’nca çok önem atfedilen hafî zikrin Kur’an-ı Kerîm’e dayandığında şüphe
yoktur. “İçinden,
yalvararak, gizlice ve hafif bir sesle Rabbini zikret.” (A’raf,
7/205) ayeti bunun açık bir delilidir. Fakat hadis ve tarih kitaplarında Hz.
Peygamber’in (s.a.v.) Sevr Mağara’sında Hz. Ebubekir’e kalbî zikri telkin
ettiğine dair herhangi bir rivayete rastlanmamıştır. İlk defa 16. Asırda
Muhammed b. Hüseyin Kazvinî tarafından ileri sürülen bu görüşün, keşfî bir
bilgiye dayanmış olması kuvvetle muhtemeldir. Nitekim söz konusu rivayet şu
âyete tamamıyla uymaktadır: "İkisi mağarada iken O, arkadaşına:
"Üzülme Allah bizimle beraberdir." diyordu.” (Tevbe, 9/40)
Ayet metninde geçen “Maiyyet” Allah ile olmak ve O'nu hiçbir an hatırdan
çıkarmamak, unutmamak demektir ki, hafî zikrin aslı da budur. Ayrıca, Hz.
Ebubekir’in teheccüd namazı kılarken Hz. Ömer’in aksine gayet alçak bir sesle
(hafî) Kur’an okuduğu bilinmektedir. (bk. Ebu Davud, Tatavvu’, 25; Ahmed b.
Hanbel, Müsned, I, 109)
Nakşbendiyye
Tarikatı’nın Hz. Ebubekir’e (r.a.) bağlanmasında başka incelikler de vardır. O
her şeyden önce Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaate göre, faziletçe
sahabenin en büyüklerindendir. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) kayınpederi, mağara
arkadaşı ve Sıddîkıyyet Makamının da temsilcisidir. Ayrıca sahv (manevî
sarhoşluktan ayık olma) ve temkin (istikamet üzere kararlı ve yerleşiklik) ehli
bir sahabedir. Hz. Peygamber (s.a.v.) vefat ettiğinde Hz. Ömer (r.a.) vefatın
tesiriyle kılıcını çekip: “Kim Muhammed öldü derse boynunu vururum”
derken Hz. Ebubekir (r.a.) tam bir şuur açıklığıyla; “Kim Muhammed’e
tapıyorsa bilsin ki Muhammed ölmüştür. Kim de Allah’a kulluk ediyorsa bilsin ki
Allah Teâlâ ölmez bakidir”
(Buhârî, Menâkıbu's-Sahâbe,
5) demiştir. Öte yandan servetini Allah yolunda sarf ederken fütüvveti,
sadakalarını gizli verirken de melâmeti temsil ediyordu. Hz. Ebubekir’in (Sıdk,
sahv, temkin, melâmet, fütüvvet ve hafî zikir gibi) bütün bu vasıfları, Hâcegân
ve daha sonra Nakşbendiyye Tarikatlarının temel
hareket noktasını belirlemiştir. Sonuç itibariyle Nakşbendiyye Tarikatı, Hz. Ebubekir’in silsilesine mensup olmak ve hafî
zikri benimsemekle, Hz. Ali’nin silsilesine mensup olan ve cehrî zikir çeken
diğer tarikatlardan önemli ölçüde ayrılmışlardır. O yüzden bu tarikata Sıddıkiyye
Tarikatı da denilmiştir.
Silsilede bulunan diğer önemli zatlardan biri de Hz. Ali’nin (r.a.) torununun
torunu, meşhur on iki imamın altıncısı Cafer-i Sadık Hazretleridir. (ö.
148/765) Bu zatın silsilede yer alması Hâcegân ve Nakşbendiyye Tarikatları’nda
Ehl-i Beyt sevgisini sembolize etmesi bakımından oldukça anlamlıdır.
Sekrin (vahdet deryasına dalıp kendinden geçmenin) ve coşkulu bir
tasavvufî hayatın önde gelen temsilcilerinden sayılan Bâyezid Bistâmî Hazretleri’nin
(ö. 234/848) silsilede yer alması da bu tarikatta marifete ve muhabbete verilen
önemi göstermektedir. Gerçi, sekr halinde kendi varlığını dahi müşahede
edemeyen Bistâmî Hazretleri’nin, “Cübbemde Allah’tan başkası yok” gibi
coşkulu ifadelerine (şatahat), sahv halini ön plâna çıkaran Nakşbendiyye
yolunda pek sıcak bakıldığı söylenemez. Ama o ve onun gibilerinin bu gibi
ifadeleri hiçbir zaman inkâr da edilmemiştir. Bu tür hallere genellikle daha
yükseğine nispetle eksik bir hal ve aşağı bir makam nazarıyla bakılmıştır.
Ayrıca onunla melâmet ve fütüvvet neşesi de bir kez daha perçinlenmiştir. Bâyezid
Bistâmî Hazretleri, Cafer-i Sadık Hazretleri’ni hiç görmediği halde keşfen onun
ruhaniyetinden istifade ettiği kabul edilir. Böylelerine Hz. Peygamber’i (s.a.v.)
dünya gözüyle hiç göremeyen, bu yüzden tabiin neslinden sayılan Üveys el-Karânî
Hazretleri’nin hali dikkate alınarak “üveysî meşrep” adı verilmiştir. Ebu’l-Hasan
Harakânî Hazretleri de (ö. 425/1033) Bâyezid Bistâmî Hazretleri’nden üveysî
yolla istifade etmiştir. Hâce Abdülhâlık
Gucdevânî Hazretleri’ni hiç görmediği halde
ondan manen istifade eden Bahaeddin Nakşibendî Hazretleri de üveysî sayılmıştır. Dolayısıyla Bâyezid Bistâmî Hazretleri; üveysîlik, marifet,
muhabbet, melâmet ve fütüvvet gibi önemli konularda silsileye, Nakşbendiyye
Tarikatı’na ve hatta silsile haricindeki tasavvufi neşeye de boyasını çalan önemli
bir sûfîdir. O yüzden Hâcegân Tarikatı’nın kuruluşuna kadar devam eden bu
döneme Bâyezid Bistâmî Hazretleri’nin diğer ismine izafetle “Tayfûriyye” de denilmiştir.
VI.
Asırda Horasan ve Mâverâünnehr Bölgeleri
Hicrî VI. (XII.)
Asırda Horasan bölgesine büyük çapta Selçuklular, kısmen de Gazneliler hâkimdi.
Bu asırda Hasan Sabbah liderliğindeki bâtınî hareket gizli faaliyetlerini
sürdürüyor, devlet adamlarına düzenlediği suikastlarla Selçukluları meşgul
ediyordu. Selçukluların geleneksel politikasını izleyen Sultan Sencer, Şiî-Bâtınî
hareketlere karşı Sünnî ulemâ ve meşayiha destek veriyordu. Bölgede üç önemli
tasavvuf neşesi göze çarpmaktaydı. Birincisi, İmam Muhammed Gazzâlî, Hâce Yusuf
Hemedânî gibi, şeriatla tasavvufu mezceden sahv ve temkin ehli Cüneydiyye ekolünden
sûfîlerdir. İkincisi İmam Muhammed Gazzalî’nin kardeşi Ahmed Gazzâlî (ö.
520/1126), Senâî Gaznevî (ö. 525/1131) ve Ruzbihân Baklî (ö. 606/1209) gibi,
Bâyezid-i Bistâmî Hazretleri’nin (ö. 234/848) ve Ebu’l-Hasan Harakânî Hazretleri’nin
(ö. 425/1033) (Tayfuriyye) meşrebinde, aşk, vecd, fütüvvet ve melâmet
neşesindeki sûfîler. Üçüncüsü ise, İslâm Dini’nin esaslarına yeterince önem
vermeyen, Şiî-Bâtınî fikirlerle beslenmiş, Kalenderiye, Haydariye gibi
tarikatlardır.
Mâverâünnehr
bölgesi ise, sırasıyla Karahanlılar, Selçuklular, Karahıtaylılar’ın hâkimiyetinden
sonra, VII. Asrın başlarında Harizmşahlar’ın eline geçmişti. Siyasi otoritenin
merkezi olan Semerkand, “Sadr” unvanını taşıyan Hanefî âlimler
tarafından yönetiliyordu. Bu iki şehir, güçlü medreseleri, âlimleri ve
şeyhleriyle Sünnîliğin merkezi durumunda idiler. Genel olarak Mâverâünnehr
bölgesi, fütüvvet ve melâmet vasfıyla öne çıkan Horasan tasavvuf kültürünün
etkisi altında idi. Fakat Horasan’ın Şiî-Bâtınî düşüncelerinin, Kalenderî ve
Alevî meşrep sûfîlerinin yayılmasına uygun bir zemin değildi. Buralardan ancak
dînî kurallara sıkıca bağlı, Sünnî bir tarikat gelişebilirdi öyle de oldu.
Nakşbendiyye Tarikatı-2 için tıklayınız..
Dr. Mustafa
Bahadıroğlu
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


İtalyan yazar Giovanni Papini, Türkçeye Kaçan Ayna ismiyle tercüme edilmiş kitabının altıncı öyküsünde sorar bu soruyu; Sen Kimsin?
Din görevlileri olarak, kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in hâdimliğini yürütüyoruz. Yaşayan bir ahlâk numûnesi olmak, yâni hâlimizle; sözümüzle, kalimizle etkili olduğumuzdan çok daha etkileyici olacaktır.
Benim pamuk salıncağım pembe beyaz bulutların üzerindeydi. Dünyaya geldikten sonra insanların pamuk ipliğinden sanki dayanıksız bir şeymiş gibi bahsetmelerine her zaman şaştım.
Keramet, Allah’ı seven, O’na itaat eden ve O’nun tarafından sevilen veli kullara, yine Allah tarafından ikram edilen olağanüstü hallerdir.
Evet, ‘Güneş, doğudan doğar’. Böyle terennüm etmiş Târık Torun, ‘Işık, doğudan gelir’ diyen Cemîl Meriç’e ithâf ettiği şiirinde. Bu iki tesbît, tabiî ki bilimsel ve fiziksel gerçekliğin ötesinde, teşbîh-i belîğ san’atiyle, insânlığın birikimine sunulan ‘ışığın’ (faydaların) menbâını tebârüz ettiren iki güzîde misâl..
Zamanın birinde verimli bir toprak, cömert bir güneş, göz alabildiğine geniş bir düzlük ve bu düzlükte tohumları yan yana atılmış; farklı özellikleri, başka güzellikleri, yekta tabiatlarıyla, aynı rüzgârda okşanan yapraklarının değişik kokular saldığı Ceviz ve Meşe adlı iki ağaç vardı.
Sabahın ışıkları günaydın diyor penceremden.. Bir esinti dokunuyor sertleşen çehreme...
nden vazge


Yorumlar
Mevzu bahis makale Nakşbendiyye tarkiatından bahsetmektedir, tasavvuf ilminden değil. Binaenaleyh anlatılacak olan şet bu tarikatın tarihi gelişimi ve seyridir. Tarihi bir seyir anlatılırken ne diye elbette rivayet edilegelen şeyler anlatılacaktır. Tasavvufa din denmesi ile alakalı olarak daha evvel cevap yazılmıştı, sanırım anlaşılamamışız. Tasavvufla alakalı merak ettiklerinizi -cidden ilim taleb ediyorsanız- hocamızın diğer makalelerine bakarak veya müstehzi bir eda ile değil edeple sorarak öğrenebilirs iniz. İlmin başı edep ise edebinizi takınınız.
Sahabe-i Kiram efendilerimiz allah Resulu öl dediğinde ölecek imana sahiptiler. İmam-ı Rabbani hazretleinin kendisine teslim olunmsı gereken mürşid, Allah Resulunun "varislerim" diye bahsettiği rabbani alimlerdir. Allah Resulu'nun varisleri de müminlere allah resulunun öğretisini tebliğp etme ve onu ahlakını yaşatmakla vazifelidir. Binaenaleyh kamil bir mürşide teslimden maraz değil faide hasıl olur. Kamil mürşidin sıfatlarını a zahmet edip araştırınız, afaki konuşarak ahkam keserek değil...
allahın dini:kayıtsız ve şartsız teslimiyet sadece allaha ve resulunedir.bunun dışındaki tüm insanlara kayıtlı itaat vardır.allahın peygamberinin halifesi ebu bekir(ra) olsa bile....biz mü minlerin dini budur.biz allahın kullarını ilah edinen müşriklerden beriyiz.
selam hidayete (kuran ve sünnete) tabi olanların üzerine olsun.
Ünyargılarla hakikate gözü kapanmış kimselerin hakikati arama gayretinde değil de hakkında hakiki bilgi sahibi olmadıkları, hadi hakiki bilgiyi ge çelim adamakıllı bir bilgi sahibi olmadıkları bir mevzuda alem-i İslam'a büyük bir iftihar tablosu bırakan İmam-ı Rabbanileri- şah-ı Nakşibendleri, İmam-ı Gazalileri; Allah'a, Resulune ve Sı-)dık-ı Ekbere iftira atmakla itham edenler, işte onlar iftiranın büyüğünü allah'ın bu veli kullarına atmışlardır ve de atmaktadırlar ancak Rabbi Rahim, Adildir ve elbette adaleti ile hükmedecekti r.
Bu tür karalamaların kendisinin Müslüman olduğunu iddia edenlerden gelmesi ise calibi dikkat ve acınası bir husustur. Allah hidayet yolunun rehberlerine atılan taşları elbette sahiplerine iade edecektir. Selametle...
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.