Hâcegân ve Nakşbendiyye Tarikatı’nın
Esasları
Ayrıca cehrî zikir ve halvete de yer vermeyerek tasavvufî eğitimde yeni bir usul takip etmiştir. Müritlerini fıkıh ve hadis öğrenmeye teşvik etmiş, insanlardan bir şey istememelerini, bunun yerine çalışıp helâl rızık kazanmalarını, fütüvvet ehli olup Hak Teâlâ’dan geleni halka dağıtmalarını emretmiştir.
Hâce Abdülhâlık Gucdevânî
Hazretleri’ne hafî zikrin usulünü Hızır Aleyhisselâm’ın tarif ve telkin ettiği
rivayet edilir. Yanındaki havuza dalmasını ve suyun altındayken “Lâ ilâhe
illallah Muhammedün Resulullah” diye zikretmesini ve bu zikri sayıyla
yapmasını telkin eder. Böylece kalbî zikrin nasıl yapılacağı anlaşılmış olur.
Hâcegân ve Nakşbendiyye tarikatlarında Gucdevânî’nin, belirlediği seyr u
sülûkun temel kaideleri (kelimât-ı kudsiyye) ise, şunlardır:
1. Hûş der dem: Her nefes alış
verişte uyanık olup gafletten uzaklaşmak.
2. Nazar ber kadem: Yürürken gözü
ayağında olmak. Gaflete sebep olacak manzaralara bakmamak.
3. Sefer der vatan: Salikin iç âleminde
mâsivayı terk edip Cenab-ı Hakk’a yönelmekle sefer etmesi, Beşeri sıfatlardan
Hakk’ın sıfatlarına yolculuk edip kötü sıfatlarını güzel sıfatlarla değiştirmesi.
4. Halvet der encümen: Halk arasında
Hakk ile bulunmak.
5. Yâd kerd: Nefy u isbat
dersinde tevhid kelimesini nefesini tutarak zikretmek, kalbi zikirle dili
birleştirmek.
6. Bâz geşt: Zikir yaparken
tevhid kelimesinin ardından “İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî” (Allahım
maksadım sensin, talebim rızanı kazanmaktır) demek.
7. Nigâh daşt: Nefy u isbat (Lâ
ilâhe illallah) dersini çekerken onun manasını düşünmek, kalbi lüzumsuz düşünce
ve hatıralardan korumak.
8. Yâd daşt: Anmak, hiç
unutmamak, zikrin tesiriyle devamlı uyanık bulunmak, eşyada ilâhî tecellileri
müşahede etmek.
Bu sekiz kaideye sonraki
dönemlerde Bahaeddin Nakşibendî Hazretleri tarafından üç kaide daha ilave
edildiği belirtilmektedir. Bu üç kaide şunlardır:
1. Vukûf-i zamânî: Yaşanan her ânın
farkında olup geçmiş zamanın da muhasebesini yapmak.
2.Vukûf-i adedî: Zikirde sayıya
riayet etmek.
3. Vukûf-i kalbî: Zikirde kalbi
toplamak ve bütünüyle Allah’a yönelmek, O’ndan gafil olmamak.
Bu prensipler Hâcegân Tarikatı’nın
temel taşları olmakla birlikte, sonraları Hâcegân’dan Mahmûd Encîrfağnevî
Hazretleri ve halefleri tekrar cehrî zikre meyletmişlerdir.
Bahaeddin Nakşbendî (Öl. 791/1389) Ve
Nakşbendiyye Tarikatı
Hâce Muhammed Bahâeddin Hazretleri
718/1318 Yılında Buhara’nın (Sonraları Kasr-ı Ârifân adını alacak olan) Kasr-ı
Hinduvân köyünde doğdu. Hz. Peygamber’in soyundan geldiği belirtilmektedir.
Küçüklüğünde babasıyla birlikte nakışçılık yaptığı için Nakşbend lakabıyla
meşhur olmuştur. Gençliğinde Türk şeyhlerinden Derviş Halil Ata’nın k.s. sohbetlerine
devam etti. Derviş Halil, Mâverâünnehr bölgesine padişah olduktan sonra da bir süre
daha onun sohbetlerine katıldı. Fakat Muhammed Bahâeddin Hazretleri daha üç günlük
bebekken Hâcegân şeyhlerinden Muhammed Baba Semâsî k.s. (ö. 734/1334) onun tasavvufî
terbiyesini müridi Seyyid Emir Külâl Hazretleri’ne (ö. 772/1370) devretmiş ve
ilerde “Asrın mürşidi olacağını” müjdelemişti.
Genç yaşlarda Seyyid Emir Külâl
Hazretleri’ne intisab eden Muhammed Bahâeddin k.s. Abdülhâlık Gucdevânî
Hazretleri’nin ruhaniyetinden de istifade ettiği için cehri zikre katılmadı. Şeyhliği
döneminde Hâcegân Tarikatı’nın bütün prensiplerini ve bu arada hafî zikri ihya
etti. Bahâeddin Nakşbend Hazretleri yaptığı bu ihya hareketi ile yeni bir
tarikat kurucusu olarak tarihe geçti. Tesis ettiği tarikata da lakabına
izafetle “Nakşbendiyye Tarikatı” denildi. Bu kelimeyi ilk kullanan sûfî,
yaklaşık bir asır sonra gelen Molla Abdurrahman Câmî Hazretleri (ö. 898/1492) olmuştur.
Bahâeddin Nakşbend Hazretleri takvayı,
ruhsat ve bidatlerden kaçınmayı, azimet ve sünnetle amel etmeyi öğütler,
velilik derecelerine ancak bu şekilde ulaşılabileceğini belirtirdi. Riyazet,
açlık, perhiz ve çokça nafile ibadet yerine dinin emir ve yasaklarına riayeti
ön plâna çıkarır, tarikatında halvet ve semâa
yer vermez, ancak bunları inkâr da etmezdi. Fütüvvet neşesine sahip olduğu için çok cömert davranır, el emeği ile
geçinmenin önemine dikkat çeker, işsiz
insanları tarikatına almaz, kendisi de ziraatla uğraşırdı. Melâmet neşesinden dolayı belirli bir tarikat kisvesini kendisi giymediği gibi,
müritlerine de giydirmezdi. İlme ve âlimlere karşı son derece saygılı davranır, sohbetlerinde bazen hadislerin şerhlerini ve tasavvufî izahlarını yapardı.
Arapça,
Farsça ve Türkçe bilirdi. İmam Kuşeyrî’nin sağlam
şer’î ve tasavvufî çizgisinde yürümeyi esas
kabul eden Bahâeddin Nakşbend Hazretleri, şeriatla cezbenin birleştiği tasavvufî
bir anlayışına sahipti. Müritlerini dilerse cezbe, dilerse süluk yoluyla
terbiye edebileceğini, bunun kendi elinde
olduğunu söyler ve: “Biz nihayeti bidayete derc ediyoruz” derdi. Bununla
bütün makamların sonu olan cezbe ve muhabbetin bu tarikatta başlangıçta meydana
çıktığını kast ediyordu. Onun bu çizgisi; âlimlerin ve geniş Sünni halk kitlesinin Nakşbendiyye Tarikatı’na olan ilgisini
artırmıştı. Buhara ve Semerkand civarından yığın
yığın âlimler gelir, onun sohbet halkasına katılırlardı. Bu yüzden kısa zamanda
tarikatı Mâverâünnehr
bölgesinin de dışına taşmıştı.
Bahâeddin Nakşbend Hazretleri’ne nispet edilen birçok eser varsa da bunların çoğu kendisine ait değildir. Ayrıca bahsi geçen eserlerin bir bölümü günümüze ulaşmamış, bazıları yanlışlıkla kendisine izafe edilmiş, bir kısmı da müritleri tarafından kaleme alınmıştır. Söz konusu eserler şunlardır: Risâle-i Kudsiyye, Hayatnâme, Delîlü’l-âşıkîn, Hediyyetü’s-sâlikîn, Silkü’l-envâr, Tenbîhü’l-ğâfilîn, Risâle-i Ünsiyye, Risâletü’l-vâridât, Risâle fî vahdeti’l-vücûd, Müntehebât min Mektûbâtihî, el-evrâdü’l-Bahâiyye ve Bazı şiirler. (Geniş bilgi için bknz. Necdet TOSUN, Bahâeddin Nakşbend, İstanbul, 2002)
Nakşbendiyye Tarikatı-1 için tıklayınız.. Nakşbendiyye Tarikatı-3 için tıklayınız..
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


İtalyan yazar Giovanni Papini, Türkçeye Kaçan Ayna ismiyle tercüme edilmiş kitabının altıncı öyküsünde sorar bu soruyu; Sen Kimsin?
Din görevlileri olarak, kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in hâdimliğini yürütüyoruz. Yaşayan bir ahlâk numûnesi olmak, yâni hâlimizle; sözümüzle, kalimizle etkili olduğumuzdan çok daha etkileyici olacaktır.
Benim pamuk salıncağım pembe beyaz bulutların üzerindeydi. Dünyaya geldikten sonra insanların pamuk ipliğinden sanki dayanıksız bir şeymiş gibi bahsetmelerine her zaman şaştım.
Keramet, Allah’ı seven, O’na itaat eden ve O’nun tarafından sevilen veli kullara, yine Allah tarafından ikram edilen olağanüstü hallerdir.
Evet, ‘Güneş, doğudan doğar’. Böyle terennüm etmiş Târık Torun, ‘Işık, doğudan gelir’ diyen Cemîl Meriç’e ithâf ettiği şiirinde. Bu iki tesbît, tabiî ki bilimsel ve fiziksel gerçekliğin ötesinde, teşbîh-i belîğ san’atiyle, insânlığın birikimine sunulan ‘ışığın’ (faydaların) menbâını tebârüz ettiren iki güzîde misâl..
Zamanın birinde verimli bir toprak, cömert bir güneş, göz alabildiğine geniş bir düzlük ve bu düzlükte tohumları yan yana atılmış; farklı özellikleri, başka güzellikleri, yekta tabiatlarıyla, aynı rüzgârda okşanan yapraklarının değişik kokular saldığı Ceviz ve Meşe adlı iki ağaç vardı.
Sabahın ışıkları günaydın diyor penceremden.. Bir esinti dokunuyor sertleşen çehreme...
nden vazge

