Bahaeddin Nakşbend’den Sonra Nakşbendiyye
Tarikatı
Çerhî, uzun yıllar Attar’ın
hizmetinde bulunmuş, bu yüzden onun halifeleri arasında da zikredilmiştir. Alâeddin
Attar ile başlayan bu silsile, Yakub Çerhî’nin halifesi Ubeydullah Ahrâr
Hazretleri (ö. 895/1490) ile Ahrâriyye, İmam-ı Rabbânî Hazretleri (ö.
1034/1624) ile Müceddiyye ve Mevlânâ Halid-i Bağdâdî Hazretleri ile de Halidiyye
kollarını içinde barındıran ana gövdeyi temsil etmektedir. Nakşbendiyye
Tarikatı’nın yayılmasında ve günümüze kadar intikal etmesinde en fazla etkili
olan kol bu koldur.
Azimet ve takvaya, Ehl-i Sünnet
yoluna son derece bağlı olan Hâce Ubeydullah Ahrâr Hazretleri, vahdet-i vücud
düşüncesinin Nakşbendiyye Tarikatı’na belirli bir dönem yerleşmesine sebep olan
sufilerdendir. Onun Fıkarât isimli eseri sırf bu neşeyle kaleme alınmıştır.
Ahrâr Hazretleri, insanlara hizmet
edip gönüllerini hoş etmenin nafile ibadet ve zikirden daha üstün olduğuna
inanırdı. Yol arkadaşlarının ıslanmasına gönlü razı olmadığı için onları çadıra
koyup kendisi sabaha kadar yağmurun altında bekleyecek kadar diğergamdı. Hiç
parası yokken kendisinden yiyecek isteyen bir dilenciyi boş çevirmemek için
sarığını lokantacıya verip dilenciyi doyurmasını isteyecek kadar da fütüvvet
ehli bir sûfiydi. El emeğiyle geçinir, ziraatla meşgul olurdu. Zenginlediği
dönemlerde servetinin büyük bir kısmı ile Semerkand, Buhara, Taşkent, Karşı
gibi Mâverâünnehr’in muhtelif şehirlerinde cami, medrese, tekke ve köprüler
inşa ederek irşad faaliyetlerinin yanı sıra mühim hayır hizmetlerinde de
bulunmuştu. Halkın vergi yükünü hafifletmek için kendisi büyük meblağlarda
vergi öderdi. Devlet adamlarıyla yakın münasebetler kurar, bu sayede onların
zulüm ve haksızlıklarını önler, bitmek bilmeyen iç ve dış savaşların birçoğunda
elçilik yaparak sulhu temin ederdi. Ubeydullah Ahrâr Hazretleri, Fatih Sultan
Mehmed ile hiç görüşmediği hâlde rüyalarına girecek kadar onu etkilemişti. Menkıbevî bir rivayete göre, Fatih düşman ordusuyla
savaşırken Ubeydullah Ahrâr Hazretleri mânen beyaz atıyla savaş meydanına
gelmiş ve ona yardım etmişti. Ayrıca Sultan Fatih’e sahra dolusu manevi bir
ordu göstererek moral vermişti. Zaferden sonra Sultan, hediye olarak para
göndermiş, Ahrâr Hazretleri de o parayla köprü yaptırarak hayır hizmetinde
kullanmıştı.
Nakşbendiyye
Tarikatı Anadolu’ya oldukça erken dönemlerde girmiştir. 807/1404 Yılında
Amasya’da kurulan ilk tekkenin şeyhi Bahâeddin Nakşbend’in halifelerinden
olduğu söylenen Hâce Rükneddin Mahmud Buhârî’dir. Daha sonra 300 müridiyle
İstanbul’un fethine iştirak edip şehit düşen Aya Dede’yi de zikretmek gerekir.
İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed tarafından Aksaray’da kurulan
Hindîler Tekkesi’nin ilk şeyhi Hâce İshak Buhârî Hindî gibi sûfîlerle bu
tarikat Anadolu ve İstanbul’a kadar girmiştir. Fakat Nakşbendîliğin Anadolu’ya
gelip yayılmasında en önemli rolü Ahrâriyye koluna mensup şeyhler üstlenmişlerdir.
Bunlardan en önemlisi Kütahya’nın Simav kasabasında doğan Abdullah İlâhî
Hazretleri’dir. (ö. 896/1491 Kendisi Molla Abdullah Simâvî olarak da tanınır.)
İstanbul
ve Tebriz’de tahsilini tamamlayan Abdullah İlâhî, hocası Mevlânâ Tûsî ile
birlikte Semerkand’a giderek Ubeydullah Ahrâr Hazretleri’ne intisab etmiştir.
Bu arada Bahâeddin Nakşbend’in rûhaniyetinden de üveysî yolla istifade etti.
Bir müddet sonra Ubeydullah Ahrâr’dan halifelik icazeti aldı. Yanına Ahrâr’ın
müritlerinden Seyyid Emir Buhârî’yi de alarak Anadolu’ya gelip Simav’a
yerleşti. Simav’da irşad hizmetleriyle meşgul olurken ilmi ve irşadıyla ünü
yayıldı İstanbul’a kadar ulaştı. Fatih Sultan Mehmed döneminde devlet adamları
ısrarla kendisini İstanbul’a davet ettilerse de gitmedi. Yerine müridi Emir
Ahmed Buhârî Hazretleri’ni gönderdi. Sultan II. Bâyezid zamanında Cem Sultan
ordu toplayıp isyan edince, Anadolu’daki bu kargaşadan kurtulmak isteyen İlâhî,
İstanbul’a gelerek Zeyrek Medresesi’ne yerleşti ve irşadına burada devam etti.
Zamanla buradaki mürid kitlesi de çoğalınca yerine halifesi Emîr Ahmed
Buhârî’yi bırakarak Selânik’in kuzey batısında bulunan Vardar Yenicesi’ne gidip
yerleşti ve burada vefat etti. Geride çok sayıda mürid, beş tane eser ve birkaç
halife bıraktı. Önemli eserlerinden biri de Osmanlı Devleti’ne baş kaldıran
Şeyh Bedreddin’in (ö. 820/1417) Vâridât adlı eserine yazdığı şerh olan Keşfu’l-Vâridât
isimli kitaptır. Abdullah İlâhî Hazretleri de şeyhi gibi, vahdet-i vücud düşüncesine
inanan bir sûfiydi. Nakşbendîliğin İstanbul ve Anadolu’da güçlü bir şekilde yayılmasını
sağlayan kişi ise, halifesi Emir Ahmed Buhârî Hazretleri’dir.
İmam-ı Rabbânî Hazretleri, Hindistan’da
İslâm’ı yıkmak, Hinduizmle İslâm’ın karışımından yeni bir din icat etmek
isteyen Hükümdar Ekber Şah ve onun akıl hocası Ebü’l-Fazl gibi yardakçılarına
karşı büyük mücadeleler vermiştir. Ekber Şah’ın oğlu Cihangir Şah’a secde
etmediği için bir yıl zindanda da yatan İmam-ı Rabbânî Hazretleri, sonunda
mücadeleyi kazanmış ve başta Cihangir Şah olmak üzere Hint Müslümanlarının
neredeyse tamamen yıkılan inanç ve yaşayışlarını ıslah etmeye muvaffak olmuştu.
Bidatleri ortadan kaldırarak Kur’an ve sünnete dayalı Ehl-i Sünnet itikadını
yeniden ihya etmişti. Bu dönemde felsefî tasavvufun ortaya çıkmasıyla akideler
de bulanmaya yüz tutmuştu. Bazen de niyetler halis olduğu halde vahdet-i vücud
düşüncesinin sağlıklı bir şekilde anlaşılıp hazmedilememesinden dolayı büyük
hatalara düşenler de oluyordu.
Vahdet-i vücut düşüncesine göre,
Allah’tan başka hakiki varlık yoktur. Evrenin tamamı ve çevremizde varlık diye
gördüğümüz şeyler, aslında hayali ve gölge varlıklardır. Bunlar Allah’ın isim
ve sıfatlarının farklı mertebelerdeki görüntü ve tecellîlerinden başka bir şey
değillerdir. Varlığın ortaya çıkış merhalelerini film gibi geriye doğru
sardığımız zaman birçok mertebelere uğradıktan sonra Hakk’a varırız. Yani
varlığın görünen, bilinen yüzü değil ama aslı, öncesi, hakikati Allah’tır c.c.
Buna göre, Hallac-ı Mansur’un “Ene’l-Hak” (Ben Hakk’ım) veya Bâyezid
Bistâmî’nin benzeri ifadeleri görünüşte değilse de hakikat yönünden doğru kabul
edilmektedir. İşte bu düşünceyi ilk kez sistematik bir şekilde ele alıp izah
eden sûfî, Muhyiddin İbnü’l-Arabî Hazretleri (ö. 638/1240) olmuştur. Bu düşünce
sûfîler içinde çok alıcı bulduğu gibi, Bahâeddin Nakşbend Hazretleri’nin
halifelerinden Muhammed Parsâ ve Alâeddin Attar Hazretleri ile başlayan dönemde
Nakşbendî şeyhlerince de büyük ölçüde benimsenmiştir. Fakat Abdülhâlık
Gucdevânî Hazretleri ile başlayan Hâcegân dönemi için aynı şeyi söylemek mümkün
değildir. Bahâeddin Nakşbend Hazretleri’nin bazı sözlerinde vahdet-i vücuda
hamledilebilecek ifadelere rastlansa da onun: “Görülen ve bilinen şeylerin
hepsi Allah’tan başkadır” ifadesi, bu fikre sıcak bakmadığını düşündürmektedir.
Geçirdiği büyük mânevî tecrübeler
ve ulaştığı yüksek tasavvufî makamlar sayesinde vahdet-i vücut meselesinin
hakikatine vakıf olduğunu belirten İmam-ı Rabbânî Hazretleri, bu meseleye de
ışık tutarak, vahdet-i vücud yerine vahdet-i şuhûd düşüncesini ileri sürdü.
Buna göre, sûfî tevhid makamlarından yüksek bir makama çıktığı zaman Hak’tan
başka bir varlığı algılayamaz. Yani Hak namına halkı, Allah namına sair varlığı
inkâr eder. Fakat bu makamdan daha yukarıya çıkabilenler; gerçeği, yani
yaratıcı olan tek Allah ile yaratılmışlardan ibaret olan diğer varlıkları
kavrayarak iki ayrı varlık olduğunu anlar. Dolayısıyla vahdet-i vücut, tevhid
makamlarından aşılması, daha yükseğine çıkılması gereken bir makamdır. İşte bu
düşüncede olan İmam-ı Rabbânî Hazretleri Muhyiddin İbnü’l-Arabî Hazretleri’ni
büyük bir velî olarak görmekle birlikte onun düşüncelerini eleştirmiş, vahdet-i
vücut ve bu düşünce altında işlenen bütün konuları İslâm âlimlerinin kolayca
kabul edebileceği bir çizgiye getirmiştir. Onun döneminden sonra Nakşbendiyye
Tarikatı’nda vahdet-i vücud düşüncesinin tesiri bitmiştir. İmam-ı Rabbânî
Hazretleri, şeriatın bir kabuk değil öz olduğunu, onun başka bir şeye ihtiyaç
bırakmadığını söylemiş, hakiki müçtehid âlimlerin ortaya koyduğu Ehl-i Sünnet
akidesine -kıl kadar bile olsa- ters
düşen bir tarikat anlayışını reddetmiştir. Genel tecdid hareketinden başka
Nakşbendiyye Tarikatı’nda da ihya ve tecditte bulunmuş, bu tarikatın Kur’an ve
Sünnete sıkıca bağlı ve son derece erdirici bir tarikat olma vasfını Mektûbât
adlı eserinde büyük bir maharetle anlatmıştır. Gerek kendisinin gerekse oğlu
Muhammed Masum Hazretleri ve diğer halifelerinin gayretleriyle Nakşbendiyye’nin
Müceddidiyye kolu, batıda Mekke-Medine’ye, Suriye’ye, Osmanlı topraklarına ve
kuzeyde Mâverâünnehr’e kadar yayılmıştır.
Dr. Mustafa
Bahadıroğlu
-------
1- Ebû Dâvud, Melâhim, 1
-Nakşbendiyye Tarikatı-2 için tıklayınız..-
Nakşbendiyye Tarikatı-4 için tıklayınız..| < Önceki | Sonraki > |
|---|


İtalyan yazar Giovanni Papini, Türkçeye Kaçan Ayna ismiyle tercüme edilmiş kitabının altıncı öyküsünde sorar bu soruyu; Sen Kimsin?
Din görevlileri olarak, kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in hâdimliğini yürütüyoruz. Yaşayan bir ahlâk numûnesi olmak, yâni hâlimizle; sözümüzle, kalimizle etkili olduğumuzdan çok daha etkileyici olacaktır.
Benim pamuk salıncağım pembe beyaz bulutların üzerindeydi. Dünyaya geldikten sonra insanların pamuk ipliğinden sanki dayanıksız bir şeymiş gibi bahsetmelerine her zaman şaştım.
Keramet, Allah’ı seven, O’na itaat eden ve O’nun tarafından sevilen veli kullara, yine Allah tarafından ikram edilen olağanüstü hallerdir.
Evet, ‘Güneş, doğudan doğar’. Böyle terennüm etmiş Târık Torun, ‘Işık, doğudan gelir’ diyen Cemîl Meriç’e ithâf ettiği şiirinde. Bu iki tesbît, tabiî ki bilimsel ve fiziksel gerçekliğin ötesinde, teşbîh-i belîğ san’atiyle, insânlığın birikimine sunulan ‘ışığın’ (faydaların) menbâını tebârüz ettiren iki güzîde misâl..
Zamanın birinde verimli bir toprak, cömert bir güneş, göz alabildiğine geniş bir düzlük ve bu düzlükte tohumları yan yana atılmış; farklı özellikleri, başka güzellikleri, yekta tabiatlarıyla, aynı rüzgârda okşanan yapraklarının değişik kokular saldığı Ceviz ve Meşe adlı iki ağaç vardı.
Sabahın ışıkları günaydın diyor penceremden.. Bir esinti dokunuyor sertleşen çehreme...
nden vazge

