Bağdat’ta
irşad faaliyetlerini sürdüren Mevlânâ Hâlid Hazretleri’nin müritleri kısa
zamanda çoğalarak geniş bir alana yayıldı. Ünlü Hanefî fakihi İbn Âbidin, Rûhu’l-Meânî
adlı tefsirin müellifi Âlûsî ve II. Mahmud’un şeyhülislâmı Mekkîzâde Mustafa
Asım Efendi, Mehmed Refik Efendi, gibi zatlar başta olmak üzere mürid ve
halifeleri arasında pek çok Osmanlı âlimi vardı.
Mevlânâ
Hâlid Hazretleri, yetiştirdiği yüzlerce halifeyi İslâm âleminin dört bir tarafına
gönderdi. Meselâ, İzmirli Ahmed Eğribozî Hazretleri, İstanbul’da, Abdullah
Mekkî (Erzincânî) Hazretleri Mekke’de, müridi Fethullah b. Safar Ali
Hazretleri, İdil-Urallar’da, İsmail Şirvânî Hazretleri Kuzey Kafkasya’da, irşad
faaliyetlerini sürdürüyorlardı. Bu silsileden Gazi Muhammed ve onun yerine
geçen Hamza Beg Ruslara karşı direniş hareketini başlatmış, bu uğurda şehit düşmüşlerdi.
Şeyh Şamil Hazretleri ise, 25 yıl Ruslara karşı kahramanca savaşarak önemli
zaferler kazanmıştı.
Sovyetler
dönemi boyunca bölge halkı İslâmî kimliğini büyük ölçüde Hâlidî şeyhlerinin
gayretleri neticesinde korumuşlardır. Kazan Tatarlarını irşad eden en etkili
Hâlidî şeyhi ise, Cistavlı Şeyh Mehmed Zâkir Efendi’dir. İstanbul’da Ahmed
Ziyâeddin Gümüşhanevî Hazretleri’nden icazet alan Şeyh Zeynullah Resulev de
Tataristan ve Başkırdistan’da irşad faaliyetlerini yürütmekteydi. Kurduğu Medrese
Kazak ve Sibirya Müslümanları için de önemli bir ilim ve maneviyat merkeziydi.
Şeyh Abdullah Mekkî Hazretleri’nin müritlerinden Sumatralı Şeyh İsmail
Minankabavî Hazretleri ise, bu tarikatı Güneydoğu Asya’ya taşıdı. Singapur ve
Malezya’da faaliyet gösterdi. Yine Şeyh Celâleddin Canking Batı Sumatra’da,
Hacı Muhammed Arsat da Cava’da Nakşbendiyye Tarikatını yaydılar. Şeyh
Abdülvehhab Hazretleri’nin 1868’de
Sumatra’nın kuzeyinde kurduğu Tekke ve Medrese, ilim ve tarikat merkezi
olarak bir cazibe merkezi haline geldi.
Mevlânâ Hâlid Hazretleri, son
zamanlarını Şam’da irşad ile geçirmiş ve burada vefat etmişti. O yüzden Suriye,
Nakşîbendî-Hâlidî Tarikatı’nın önemli merkezlerinden biri haline geldi.
Nakşbendîyye’nin temel kitaplarından Behcetü’s-Seniyye kitabının yazarı
Şeyh Muhammed b. Abdullah el-Hânî ile Hadâiku’l-Verdiyye’nin yazarı Şeyh
Abdülmecid b. Muhammed el-Hânî Hazretleri’nin Suriye’de büyük irşad
faaliyetleri olmuştur. Bu koldan İsa b. Talhâ’nın halifelerinden Şeyh Ahmed
Küftârû, uzun yıllar Suriye Müftülüğü yapmıştır. Tarikat’ın yayılmasında Hz.
Peygamber s.a.v. soyundan gelen Seyyidler önemli bir misyon üstlenmişlerdir.
Tarikat’ın Anadolu’ya girişi daha ziyade Mevlânâ Hâlid Hazretleri’nin halifesi
Şeyh Seyyid Tâhâ Hakkârî Hazretleri’nin eliyle olmuştur. Anadolu’daki Hâlidî
kollarının büyük çoğunluğu bu zatın halifelerine dayanmaktadır.
Mevlânâ Hâlid Hazretleri’nin
halifeleri veilesiyle tarikat, Lübnan, İran, Irak, ve Mısır’da yayıldı. Son
dönemleri itibariyle Halidiyye Kolu, Asya, Avrupa, Avusturya, Amerika ve
Afrika’da da görülmeye başlamıştır. Halidîler bulundukları hemen her yerde
Osmanlılar lehinde faaliyetlerini sürdürmüşler ve sömürgecilere karşı mücadele
etmişlerdir. Özellikle Anadolu’nun müdafasında cansiperane mücadele
vermişlerdir. Müritleriyle birlikte millî mücadeleye iştirak edip yaralanan ve
bir kolunu kaybeden Şeyh Muhammed Ziyaeddin Hazretleri bunlardan sadece
biridir.
Mevlânâ Hâlid Hazretleri bu kadar
geniş bir coğrafyada sadece müritleri ve halifeleriyle değil, yazdığı
eserleriyle, kurdurduğu medreselerle, yetiştirdiği âlimlerle de ilmin ve hususiyle
Ehl-i Sünnet akidesinin teminatı haline gelmiştir.
Sonuç
Saadet asrında inançlar temiz,
kalpler berrak, nazarlar Allah’a yönelikti. Bu devrin kutlu insanları takva ve
istikamete büyük önem veriyor, Hz. Peygamber’den aldıkları feyzi, kendilerinden
sonra gelenlere aktarıyorlardı. Sahabe-i kiram hazretleri Hz. Peygamber’in (s.a.v.)
sohbetlerine devam etmekle O’nun haline bürünmüş, kabiliyetleri nispetinde bir
bakıma O’nunla bütünleşmiş, âdeta küçük bir minyatürü haline gelmişlerdi. Bu durum
hâlin yansımasından başka bir şey değildi. (İn’ikas-ı hâl,
idendi-fication). Ancak sonraki
dönemlerde çıkan siyasî kargaşalar, fetihler vesilesiyle farklı kültürlerle
yüzleşmeler, maddî refahın artması, felsefenin İslâm âlemine girmesi gibi
sebeplerle büyük sarsıntılar meydana gelmiş, inanç ve akidelerde yer yer
bozulmalar baş göstermişti. Siyasî erki elinde bulunduranlar çoğunlukla
saltanat kaygısıyla hareket etmekten kendilerini alamıyorlardı. Hatta
âlimlerden bir bölümü dahi, menfaat mülahazalarıyla hareket etmekten, siyasîlerin
dine aykırı işlerinde onlara destek olmaktan kurtulamıyorlardı. Böyle bir
atmosferde İslâm Dîni’ni aslî sâfiyetiyle yeni kuşaklara ulaştıracak, Hz.
Peygamber’den (s.a.v.) tevarüs edilen o mânevî hâli yansıtacak Allah adamlarına
ihtiyaç vardı.
İşte bu misyonu geniş ölçüde
sûfîler üstlendiler. Ancak saadet asrındaki saf İslâmî geleneği her devirde
hakkıyla temsil etme işi daha ziyade Nakşbendîlere nasip olmuştur. Ehl-i Sünnet
çizgisindeki bütün tarikatların bu hususta emeği geçmekle birlikte sûfî olan-olmayan,
dost-düşman bütün ilim adamları ittifakla Nakşbendiyye Tarikatı’nın dînî
esaslar a bağlılık noktasındaki hassasiyetini kabul ederler. Bunun da en önemli
sebebi Hz. Ebubekr’in (r.a.) sahv, temkin ve Sıddîkıyyet makamının tarikat
üzerindeki etkisi olsa gerektir.
Gittikleri her yere sadece
tarikatı değil, kurdukları medreselerle ilmi ve İslâm dinine ait yaşayışı en
ufak bir taviz vermeden taşıyan bu Allah adamları, sohbetle devraldıkları hâli
de yansıtmaya muvaffak olmuşlardı. Şayet böyle olmasaydı belki de mevzii bir
vaziyette kalmaya, hatta tükenmeye yüz tutacaklardı. Çünkü diğer batıl yolların
aksine, Allah için olmayan hak bir yolun ayakta kalabilmesi, gönüllere
hükmetmesi mümkün olamaz. Nakşbendiyye yolunda bir müşid, hilafet verirken
halîfe adayına şöyle der: “Bu tarikat-ı âliye Hz. Peygamber s.a.v. ve Hz.
Ebubekir’den neşet etmiştir. Onlar bu bembeyaz levhaya en ufak bir toz kondurmamışlar
ve kendilerinden sonrakilere devretmişlerdir. Şayet sen en ufak bir leke
sürecek olursan ahirette iki elimle yakana sarılırım.” Böylesine ağır bir
teklifin altına girmekten korkan halifeler, çoğu kere iki gözü iki çeşme
ağlayarak aflarını istemişlerdir. Fakat kâmil mürşitlere gerçekte hilafet
vazifesini veren Hz. Peygamber s.a.v. olduğu için, bu ağır vazifeyi devralmak
ve en ufak bir leke sürmeden îfa etmek durumunda idiler. Gerçi kâmil olmayan hilafet
şeklinde sadece mürşidin tercihiyle hilafet veren
şeyhler de vardır. Ama bunlar azınlıktadır. İşte Nakşbendiyye Tarikatı böyle mânevî
bir kemalatla yayılmıştır.
İslâm dini’nin ehl-i sünnet
çerçevesindeki bütün hükümlerini merkeze koyan Nakşbendiyye Tarikatı, bu
özelliğinden dolayı tarih boyunca yüz binlerce âlim ve sanatkârı sinesinde
barındırmıştır. İşte bu durum tarikatın geniş bir alana yayılmasına, inanç esaslarının
sağlam bir çizgide yürümesine sebep olduğu gibi, bidatlerin yayılmasına da
engel teşkil etmiştir. Geçtiği coğrafyada başta Şaman kültürünün kalıntıları
olmak üzere, bütün batıl itikat ve hurafeleri saf dışı bırakmıştır.
-Son-
Dr. Mustafa
Bahadıroğlu
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


İtalyan yazar Giovanni Papini, Türkçeye Kaçan Ayna ismiyle tercüme edilmiş kitabının altıncı öyküsünde sorar bu soruyu; Sen Kimsin?
Din görevlileri olarak, kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in hâdimliğini yürütüyoruz. Yaşayan bir ahlâk numûnesi olmak, yâni hâlimizle; sözümüzle, kalimizle etkili olduğumuzdan çok daha etkileyici olacaktır.
Benim pamuk salıncağım pembe beyaz bulutların üzerindeydi. Dünyaya geldikten sonra insanların pamuk ipliğinden sanki dayanıksız bir şeymiş gibi bahsetmelerine her zaman şaştım.
Keramet, Allah’ı seven, O’na itaat eden ve O’nun tarafından sevilen veli kullara, yine Allah tarafından ikram edilen olağanüstü hallerdir.
Evet, ‘Güneş, doğudan doğar’. Böyle terennüm etmiş Târık Torun, ‘Işık, doğudan gelir’ diyen Cemîl Meriç’e ithâf ettiği şiirinde. Bu iki tesbît, tabiî ki bilimsel ve fiziksel gerçekliğin ötesinde, teşbîh-i belîğ san’atiyle, insânlığın birikimine sunulan ‘ışığın’ (faydaların) menbâını tebârüz ettiren iki güzîde misâl..
Zamanın birinde verimli bir toprak, cömert bir güneş, göz alabildiğine geniş bir düzlük ve bu düzlükte tohumları yan yana atılmış; farklı özellikleri, başka güzellikleri, yekta tabiatlarıyla, aynı rüzgârda okşanan yapraklarının değişik kokular saldığı Ceviz ve Meşe adlı iki ağaç vardı.
Sabahın ışıkları günaydın diyor penceremden.. Bir esinti dokunuyor sertleşen çehreme...
nden vazge

