
BU SEVDA UNUTULUR MU?
Cihazları kâinâtın her zerresiyle alâkadardır. Ötelere ait nâmütenâhi sırların yumağıdır. Çünkü ötelerden gelmiş, ötelere gidecek. Arş-ı a'lânın üzerinde Rabbinin tecellîleriyle mest olup seyrân ederken araya perdeler girmiş; şu sıralarda gurbet hayatı yaşıyor. Fakat sevgilinin cemâliyle kendinden geçmiş, aşk derdiyle bir hoş olup yanmış yakılmış. Gurbet hayatı ona bir zindandan farksız. Güle âşık bülbül gibi gülzâra kanat çırpıyor. Mahbuba kavuşup vuslata ermeden ona rahat yok. Öyle bir sevgiliye tutulmuş ki, cennetin bin senelik en mesut hayatı bile, onu bir an görmenin zevkine denk değil.
Fakat kimi ruhlar, gurbette tanışıp buluştuğu nefs-i emmareye âşık olunca, onun gerdiği karanlık perde arkasında her şeyini unuttu. Ne hakîkî sevgili ne de asıl memleket kaldı. Cadıya benzeyen nefsini dünya güzeli diye sevdi. Gurbeti vatan, bu mezbeleyi mesken, bu ayrılığı kavuşma, bu karanlığı aydınlık, bu gerilemeyi ilerleme, bu hapishaneyi cennet sandı. Hayvânî nefsin esîri olup hürriyetini kaybetti. En yüce mertebelere çıkıp melekleri dahi geride bırakacak kabiliyete sahipken aşağıların aşağısında kalıp insan suretinde bir hayvana dönüştü.
Şimdi insanı gurbete düşüren bu uzun yolculuğun kısa öyküsünü ve dönüş yollarını anlatalım.
ASIL VATANDAN GURBETE
Yolculuğa çıkmadan evvel insan, Allah Teâlâ’nın ezeli ilminde bir suret idi (Âlem-i ama). Sonra ruhlar âlemine indi. Elest Bezminde aşkı tanıdı. Ardından henüz şekil ve cisme bulanmamış bir ruh olarak inişe devam etti. Birçok menzillerden geçip dünyada karar kıldı. Mertebesine göre arş, kürsî ve yedi göğü mekân tutmuşken o ulvi âlemlerden aşağıların aşağısına, bu süfli âleme indirildi. Ta ki kemâl kazanıp aslî makamına geri dönsün veya daha yükseğine çıksın. Ama kemâl kazanma âletsiz olmayacağı için, Allâh Teâlâ ona bu süflî âlemden maddî bir bedeni yarattı. Hayvânî nefs adı verilen bir kuvvetle de bedenini donattı. Böylece insânî ve hayvânî nefsin buluşmasıyla iki âlemden en güzel bileşim meydana geldi.
İKİ ÂLEMİN LATÎFELERİ
Cenab-ı Mevlâ, o âlemlerle irtibata kabiliyetli letaif denen ruhanî cevherleri insanın vücuduna yerleştirdi. Bunlardan beş tanesi, geldiği emir âlemine, diğer beşi de şu an içinde yaşadığı halk âlemine aittir. Emir âlemine ait olanlar sırasıyla kalp, ruh, sır, hafâ ve ahfâdır. Hayvanların mahrum olduğu bu latifeler, insana insanlık ufku olan ulvî âlemlere yeniden yükselmesi ve sevgiliye kavuşması için verilmiştir. Halk âlemine ait olan latîfeler ise, nefs, toprak, su, ateş ve havadır. Bunlar da insana dünyevî ihtiyaçlarını görmesi ve ruha tâbi olup âhiret amellerini işlemesi için verilmiştir. Ulvî latîfelerin sultanı ruh, süflî latîfelerin sultanı ise, nefstir. Cesedin ana rahminde teşekkülünden sonra bu iki âleme ait latifeler birleşmişlerdir. Güveye giden gelinin ağladığı gibi ruh da doğuşunda nefsle birleştiği için ağlar, asli vatandan uzaklaştığı için ağlar.
Vücudun muhtelif yerlerinde bulunan latîfeler, ampülün içindeki elektrik gibidirler. Varlıkları eserleriyle anlaşılır. Elle tutulup gözle görülmezler. Tamamen mânevî varlıklardır.
Her latifenin insan bedeninde bir yeri, bir de hariçte makamı vardır. Emir âlemine ait latîfelerin makamları arşın üzerinde, mülk âlemine ait latîfeleri ise arşın altındadır. Âlimler Emir âlemine ait en yakın latîfenin uzaklığının dokuz bin yıllık mesafede olduğunu belirtmişlerdir. Mertebelerine göre latîfelerin asıl makamlarıyla aralarında telsiz, telefon veya televizyona benzer irtibat hatları mevcuttur. Kalp ulvî ve süflî âlemlerle bağlantılı bu hatların santrali mesabesindedir. Her iki âlemden gelen his, haber ve müşahedeler kalpte toplanır.
NEFSİNİ TEMİZLEYENLERİN MİRAÇ VE NÜZULÜ
Nefislerini kötü vasıflardan temizleyip terbiye eden velîler ve zaten cevherleri itibariyle tertemiz olan Nebîler bu makamlara bizâtihi yükselirler. Hz. Peygamber (s.a.v.), melekût âlemine iştiyak duyduğu zaman "Erıhnî Yâ Bilâl" buyurdu. Hz. Bilâl'in okuduğu ezanın ardından namaz ile göklerin ötesine, arşın üzerindeki melekût âlemine yükselen efendimiz s.a.v, müşahede ve ince mânâlara dalar, o âlemde seyr ü sülûk eden ashabını da irşad ederdi. Mülk (fizik, içinde yaşadığımız) âlemine dönmek istediği zaman da Hz. Aişe validemize: "Kellimnî Yâ Humeyrâ: Ey gül yüzlü benimle konuş" derdi. Böylece mülk âleminde seyreden ashabını irşad eder ve dünya ile de meşgul olurdu.
Devrinin kutuplarından Bursalı Üftâde Hazretleri, bir gün mürîdi Azîz Mahmud Hüdâyî Hazretlerine ders verirken içeriye biri girmiş, dua istemişti. Gelen zatın hatırını kıramayan Üftâde Hazretleri, o gittikten sonra mürîdi Hüdâyî'ye şöyle dedi: "Bu dua işi her ne kadar sevap olsa da beni makamımdan indirdi. Göklerin üzerindeydim yere indim" (Vâkıât-ı Üftâde) Hazret, mülk âleminin ehliyle ancak ruhen onların makamına indikten sonra konuşabiliyordu. İmam-ı Rabbânî Hazretleri başta olmak üzere birçok velîler, ruh ile ve bazen de mübarek ruh ve cesetleriyle yükseldikleri âlemleri tafsilatıyla kitaplarında anlatmışlardır.
(Devam edecek)
Dr. Mustafa BAHADIROĞLU
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


İtalyan yazar Giovanni Papini, Türkçeye Kaçan Ayna ismiyle tercüme edilmiş kitabının altıncı öyküsünde sorar bu soruyu; Sen Kimsin?
Din görevlileri olarak, kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in hâdimliğini yürütüyoruz. Yaşayan bir ahlâk numûnesi olmak, yâni hâlimizle; sözümüzle, kalimizle etkili olduğumuzdan çok daha etkileyici olacaktır.
Benim pamuk salıncağım pembe beyaz bulutların üzerindeydi. Dünyaya geldikten sonra insanların pamuk ipliğinden sanki dayanıksız bir şeymiş gibi bahsetmelerine her zaman şaştım.
Keramet, Allah’ı seven, O’na itaat eden ve O’nun tarafından sevilen veli kullara, yine Allah tarafından ikram edilen olağanüstü hallerdir.
Evet, ‘Güneş, doğudan doğar’. Böyle terennüm etmiş Târık Torun, ‘Işık, doğudan gelir’ diyen Cemîl Meriç’e ithâf ettiği şiirinde. Bu iki tesbît, tabiî ki bilimsel ve fiziksel gerçekliğin ötesinde, teşbîh-i belîğ san’atiyle, insânlığın birikimine sunulan ‘ışığın’ (faydaların) menbâını tebârüz ettiren iki güzîde misâl..
Zamanın birinde verimli bir toprak, cömert bir güneş, göz alabildiğine geniş bir düzlük ve bu düzlükte tohumları yan yana atılmış; farklı özellikleri, başka güzellikleri, yekta tabiatlarıyla, aynı rüzgârda okşanan yapraklarının değişik kokular saldığı Ceviz ve Meşe adlı iki ağaç vardı.
Sabahın ışıkları günaydın diyor penceremden.. Bir esinti dokunuyor sertleşen çehreme...
nden vazge


Yorumlar
Çok güzel bir şiir olmuş.Hocamızın şairlik yönünün olması da güzel...ilahiyatçılara örnek bir model olması açısından önemli görüyorum...
Hocamıza ve vesile olanlara teşekkürler.
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.