Cumartesi, 13 Haziran 2009 14:25
“Avrupalı bize, son derece maharetle idare ettiği gizli telkincileri vasıtasıyla kendi öz ruhunu terkip eden cevherlerden hiçbir şey kaptırmaksızın, birer cansız ve manasız kalıp halinde şapkasını, ceketini, pantolonunu muaşeret edeplerini ve ideolocyalarının posalarını, aletlerinin ihraç malları beylik mamullerini verdi ve bütün bunların sırrını kendisine sakladı.”
-Üstad Necip Fazıl-
Evet, üstadın da ifade ettiği üzere Osmanlı’dan günümüze modernleşme serüvenimiz, hadi devletlûlarımızın ifade ettiği gibi söyleyelim; muasır medeniyetler seviyesine ulaşma çabalarımız, her daim mazruf üzerine değil zarf üzerine bina edilmiştir. Ali Bulaç’ın da ifadesiyle; “mağluplar galipleri semboller düzeyinde taklit ederler.”
Mirasçısı olduğu medeniyetin hakkını vermede sıkıntı yaşayan, yaklaşık son bir asırlık sürede İslam’la veya bir başka ifadeyle halkının kadim değerleriyle çatışma içerisinde olan Türkiye Cumhuriyeti’nde, İslam ve Modernleşme meselesi ehemmiyet arz etmektedir. İşte bu meselenin ele alındığı ve Prof. Dr. Recep Şentürk, Ali Bulaç, Yusuf Kaplan ve Doç Dr. Bedri Gencer’in iştirak ettiği “Türkiye’de İslam ve Modernleşme” başlığı ile UTESAV (Uluslar arası Teknolojik, Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Vakfı) tarafından geçen haftalarda bir panel tertip edilmişti. Modernleşme, modernizm ve modernite üzerine kafa yoran bu isimlerin serdettikleri fikirler ufuk açması bakımında takdire şayandı. Ancak bu meselenin en azından mirasçısı olduğumuz gelenek içerisinde iki üç asırlık bir geçmişinin olup hala tartışılması, ne kadar girift ve çetrefilli bir mahiyet arz ettiğini göstermesi bakımından da dikkat çekici bir husustur.
Ciddi manada II. Mahmud ile başlayan Osmanlı modernleşmesinin tepeden inmeci bir surette saray eli ile başlatılmış ve de bu şekilde devam etmiş olması, ayrıca yeni bir fikriyat ortaya koymadan taklitçi bir yaklaşımın benimsenmesi, Ali Bulaç’ın yukarıda sözünü ettiğimiz ifadesinin bir tezahürüdür. Tarihçi Kemal Karpat’ın 19. Yüzyıl Osmanlısı hakkında verdiği şu bilgi de çarpıcıdır: “Osmanlı’nın modernleşme sürecini dışarıdan gözlemleyenler, yeni aydın sınıfın davranış ve felsefi anlayışlarını “modern” veya “Batılı” olarak tanımladığında, bu değerlendirmeye temel oluşturan ölçüt, onların profesyonel niteliklerinin gerçekçi bir gözle takdir edilmesi değil, kendi ulusal kültürlerine ne ölçüde yabancılaştıkları ve (başta giyim kuşam olmak üzere) Batılı yaşam tarzını ne ölçüde benimsedikleriydi”.
Batıda Kilise dinine karşı girişilen başkaldırı ve neticesinde ortaya çıkan akılcı, bir diğer ifadesiyle dogmatik anlayışa karşı hareket, Osmanlı’da karşılığını, dini, toplumsal hayatın fonksiyonları üstlenecek mahiyetten uzaklaştırmak şeklinde tezahür etmiştir. Üstad Necip Fazıl’ın da deyimi ile “Tanzimat, kekeme bir eda ile İslam’ı mahkûm ve garp dünyasını hâkim tanıdığını söylemeden söyleyen, kısır ve korkak bir hareket şeklinde cereyan etmiştir.”
Üstadın “garp dünyasını hâkim tanıdığını” söyleminden anlaşılan, garp dünyasına hâkim olan fikriyatın kabul edilmiş olmasıdır ki o da modern söylem ve fikriyattır. Modernin “yepyeni” manasına geldiğini ve Thomas Hobbes’in ifadesiyle “Tanrıyı taklit ederek yeni bir dünya inşası” hedeflediğini belirten Bedri Gencer, batının esasında Mesih’in gelişi ile ortaya çıkacak kemalatı (kendi itikatlarına göre) daha erkene çekme gayretinde olduğunu ifade etmektedir. Bu noktada akıllara, mükemmelliğin öbür dünyada yani ahirette olacağını vaat eden bir dinin mensuplarının hangi akla hizmetle kemâlâtı dünyada aradıkları sorusu gelmektedir. Malumdur ki İslam, dünyayı ahiretin tarlası olarak gören zihnî bir arka plana sahiptir ve Rabbin hakiki nimetleri kullara ahirette sunulacaktır.
Rabbin hakiki nimetlerini ahireti için istemesi gereken Müslüman şahsın dünyaya bakışının nasıl olması gerektiği hususu İslam tarihi boyunca daima tartışıla gelmiş, uygulamada da
bu fikrî ihtilaftan ötürü farklılıklar ortaya çıkmıştır. Ancak bizim için örneklik teşkil eden Allah Resulü ve ashabı, hadislerde de zikredildiği üzere dönem dönem dünyalık bakımından birçok şeye sahipken, onlara meyletmeyip onlardan yüz çevirmiştir. Hz. Ömer’in, kendi devrinde birçok fetih gerçekleştirilip hazine dolduğu halde yamalı elbiselerle dolaşması, sahabenin dünyaya verdiği kıymetin ölçüsünü ortaya koymaktadır. Günümüz Müslümanlarından aynı tavrı göstermelerini bekliyor değiliz. Fakat bir duruş ve ölçü belirlemek adına bu tavrı özümseyebilmek, içselleştirmek ve zihin dünyamızda anlamlandırabilmek ehemmiyet arz etmektedir. İşte tam da bu duruş ve ölçü, modernitenin vaz’ ettiği popüler kültüre veya popüler adı altında pazarlanan her şeye set çeker niteliktedir. Mümin bir ferdin, dünyaya bakış ölçüsünü oluşturmadan, dünyayı İslamî değerler çerçevesinde anlamlandırmadan fiiliyatta bulunması, onu, zikrettiğimiz modernliğin ve onun ürettiği girdapların içerisine çekecektir.
Osmanlı modernleşmesinin dinin hareket alanını daraltmaya yönelik bir süreçle şekillendiğini ifade etmiştik. Bunun asıl sebebi, belki de Ali Bulaç’ın ifadesiyle; “modernitenin, her şeyi kendi koyduğu kurallar çerçevesinde değerlendirme kaygısındandır.” Yani modernite, dinin hâkim olduğu her alanda, dinin kutsallarını atıp kendi kutsallarını koymaktadır. Esasında laiklik de modern anlayışın bir ürünüdür ve dindeki gibi kendisine kutsallar vaz’ ederek fert ve toplum hayatında yer edinmektedir.
Tek merkezden ve tek bir anlayışın dikte edildiği modern anlayış, her alanda tek tipçi bir yaklaşımı öngörmektedir. Modernlik vurgusu ön plana çıkarılarak yapılan şeylere göz atıldığı vakit görülecektir ki, güzellik, estetik, idari ve iktisadi mülahazalar hep tek tipçi bir anlayışın ürünüdür. Günümüzde küreselleşme adı altında her şeyin tek elden kontrolünü öngören düşünce de (her ne kadar küreselleşme taraftarları bunun dünyanın daha huzurlu bir yer haline gelmesine katkı sağlayacağını iddia ediyorlarsa da, küreselleşmenin neyi temel alarak gerçekleştirildiği, hangi sosyal, siyasal ve iktisadi anlayışla oluşturulduğu incelendiğinde, karşımıza çıkan netice, seküler ve pozitivist bir algı ile şekillenen bir dünya tasavvurudur) keza modernlik anlayışlının bir ürünüdür.
Moderniteye direnen ve başkaldırı mahiyeti taşıyan unsurların dönüşüm geçirerek modernitenin bir unsuru haline getirilmesi ise, dikkat çekici bir husustur (sağı solu hafif yırtık ve dapdar kot pantolonların yetmişli yıllarda protest bir duruşun ifadesi olarak hippiler tarafından giyildiğini, o dönem normal aile çocuklarının bu kotları giymekten imtina ve ictinab ettiklerini, modernist anlayışın ürünü olan popüler tüketim anlayışının ise o kotları moda haline getirerek tüm dünyaya giydirmek suretiyle modernite karşısındaki bu duruşu nasıl bertaraf ettiğini İsmail Kara hocamızdan dinlemiş idik).
Allah tarafından dünyada tesis edilen ilahî ve tabiî nizama karşı kendi nizamını yerleştirme anlayışı güden ve insanı tanrılaştıran bir anlayışın ürünü olarak modernizm, başta da zikrettiğimiz üzere Tanrı’yı taklit etme küstahlığından neş’et etmiştir ve bunun neticesine Yusuf Kaplan’ın deyimi ile modern insan “hakikati karikatürize etmiştir.” Yani hakikati özünden koparıp yapay hale getirmiş, bunu da hakikatin kendisi diye yutturmaya çalışmıştır. Batının seküler bir algı ile üretmiş olduğu modernlik anlayışı, eşref-i mahlûkat olan insanı bir nesne haline getirmiş ve ona sıradan bir “şey” muamelesi göstermiştir. Modern algı tarafından kendisine “şey” olmaktan başka bir paye verilmeyen insan, metalaştırılıp sömürülmüş ve kutsalları da yapayları ile yer değiştirmiştir. İnsanın dünyada varoluş sebebi ve var oluşunun anlamı, modern dünyanın medya iletişim araçları ile çok çalışmak, çok üretmek ve çok mutlu olmak (ki mutluluğun yolları ve vesileleri de modernist bir anlayışla şekillendirilmektedir) şeklinde lanse edilmektedir. Bu hali, Yusuf Kaplan şöyle ifade etmektedir; “modernleşme, fevkaladenin aleladeleştirilmesi çabası ve Vacibu’l-Vücud’u mevcudata indirgeme arayışıdır.”
Modern algı için tehdit oluşturan şey, moderniteyi ve modern fikriyatın üretmiş olduğu araçları seküler anlayışa iman etmeyen ferdin kullanması değil, ona tavır alıp modernitenin ölçüleri ile tanzim edilmiş unsurlara ambargo koyan fert ve o ferdin fikriyatıdır.
Tüm bu keşmekeş içerisinde kendisine çıkış yolu arayan Müslüman için ise çare, kanaatimizce, ölçülerinin üzerine bina olunduğu aslı muhafaza ile bu aslın üzerinden yeni bir usûl inşa etmek olacaktır. Yusuf Kaplan’ın da dediği üzere; “bizim yaşadığımız sorun usûl meselesidir, bu da asıldan yola çıkarak çözülür.”
Etrafımızı çepeçevre kuşatmış ve algılarımızı dahi kendisinden müstakil bir surette oluşturamadığımız modernist düşünüş biçiminden halas olmamız, muhayyilemizde mümkün olmayanları dahi mümkün kılacak Rabbin iradesi ile tatbik sahasına konabilir. Yeter ki biz dünyayı nefsanî arzularımıza göre biçimlendirme yarışına girmeyelim, yeter ki “ama günümüzde de şartlar” diye başlayan cümleler kurup yan çizmeyelim. Azim ve iradenin iman ile takviye edilmesi, asla muvafık usûlün icrası, Tanrı’ya meydan okuyan maymunvari taklitçilerin ve onların zihniyetlerinin izmler çöplüğünde yer alması ile rızaya muvafık bir surette neticelenecektir. Vesselam…
Abdurrahman MIHCIOĞLU
(Türkiye bağlamında modernlik ve din mevzusu, yazıda da ifade ettiğimiz üzere çetrefilli bir mahiyet arz etmektedir. Bu mesele ile alakalı olarak fikirlerini genişçe beyan etmek isteyen, bu konuda fikri bir arka plana sahip söyleyeceği olan İlahiyat mensuplarının yazılarını hassaten bekliyoruz)
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


Duyan var mı taşların sessiz çığlıklarını
Yöneli
Çıkmıyor avazım haykırsam boşa
Ruhumuz ile bedenimizin bütünleştiği o uzun yolculuktan döndükten, uykumuzu alıp dinlendikten sonra hali hazırda bir sofranın önünde oturuyor buluruz kendimizi. Hiç birimizin sofrası diğerimizin sofrasına benzemez.

Gözlerime çarpan gün ışığı ile birden uyandım, ensemde bir ağrı her zamankinden, 



Yorumlar
incitilen örf ve adetlerimiz moderleşen hayat ile kardeş oldular.
Avrupa birliği gibi abidik gubidik bi birliğe girme çabasında batılaşmaya sürüklendik.
Ümitsiz değiliz elhamdülillah..
Tut elimden lutfeyle, sana geldim efendim!
Gönül kasrım derbeder, yıkık dökük ve harab
Al zimamı eline sana geldim efendim!
Dudağın iksirine gözüm gönlüm ne muhtaç
Derdime derman sende, sama geldim efendim!
Sensiz geçen günlerde diri değil ölüyüm
Her günüm geçsin senle, sana geldim efendim!
Alnımda zehir oldu sinemin isi pası
Bir buseyle pak eyle, sana geldim efendim!
Sonsuza müştak ruhum, başkasıyla dolmuyor
Sonsuz saadet sende, sana geldim efendim!
(Anonim)
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için