Doğu der ki batıya; “güneşi fethetsen de,
Ruh gerçeği bendedir, madde yalanı sende”
[Necip Fazıl]
“Şark’ın canındaki o eski ateş, hayat ateşi söndü, nefesi tükendi, bedeninden can uçup gitti. O şimdi nefes almadan yaşayan bir resim gibidir. Hayat zevki nedir bilmiyor. Gönlünde bir davası yok; ney’i terennüme yabancı…”
[Muhammed İkbal]
İnsan, nisyan ile maluldür derler… Nisyan, yani unutmak… İnsan, unutan, unuttuğunu hatırlamaya çalışan, neyi, nasıl ve neden unuttuğunu arayan, sorgulayandır bir bakıma… Hazreti Âdem’den günümüze değin süregelen bir davadır aramak, bir farkla ki, gün be gün, dem be dem aramanın mahiyeti değişmiştir…
Hazreti Âdem, emri unuttu ve isyana düştü, ondan sonradır ki Hakk’ı ve hakikati hemen arayıp buldu. Hazret-i İbrahim de “Bir Olan”ı arıyordu, sinesinde var olan ancak henüz zuhur etmemiş hakikati…
Hazret-i Peygamber de arıyor ve arayışını uzlete çekildiği Hira’da sürdürüyordu zaman zaman… Arayıştaki ortak nokta, ulvi gayeye erişmek; kaybedileni değil, kalpte ve zihinde nüveleri olan ancak henüz kıvama ermemiş hakikati bulup Hazret-i İnsan olmak…
Tarih, benzeri birçok arayışa şahitlik etmiştir dur durak bilmeksizin… Ancak on dört zaman önce gelen Nur ile birlikte hakikat kitabına son nokta konulmuştur ve ondan sonra gelenlerin yapacağı şey, bir parantez açıp onun içini doldurmak olmuştur…
Arayış halen devam ediyor… Bir farkla, bugünkü arayışımız kaybedilene dair…
Hal-i pür melalimizi izaha hacet yok, her şey apaçık ortada… Ortada ciddi bir müşkül var, ancak müşkülün kaynağının ne olduğu hususunda fikir birliği yok… Bir şeyleri kaybettiğimiz aşikâr, ama neyi kaybettik acep? Bu soruya geçtiğimiz iki-üç asırlık zaman diliminde binlerce cevap serdedilmiştir ama binlercesi dahi sadra şifa olamamıştır ya da olma istidadındakiler tatbik edil(e)memiştir.
Üstad Necip Fazıl, yukarıda da iktibas ettiğim mısralarında, aksiyoner şahsiyetinden mülhem, ümmetin sinesinde gürül gürül yanan aşk ateşinin sadece söndüğünü ama hala köz halinde o aşkın mevcut bulunduğunu ifade ile; “ruhumuzu hala muhafaza ediyoruz ve bize ait olanla ruhumuza tekrar eski haline döndürebiliriz” iddiasında, hayatı boyunca da bu uğurda çalışıp didinmiş.
İkbal ise umumi olarak doğu milletlerinin, özelde de Müslümanların ekserisinin ruhunu kaybettiği görüşünde. Ziya Paşa gibi; "Diyar ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm/ Dolaştım mülk-i İslam’ı bütün viraneler gördüm”, demede… O da ümitvâr ancak döneminin pek revaçta olan söylemine istinaden ümidini diri tutuyor: ”Batının aklı-tekniği ile doğunun maneviyatının imtizaçı kendimize gelmemizi sağlayacaktır”. Şinasî’de ifadesini bulan, “Asya'nın akl-ı pîranesi ile Avrupa'nın bikr-i fikrini tezviç etme”ye itimadı sonsuz.
Acaba hakikat üstadın dediği gibi midir; Doğu ya da birilerinin bizim için belirlediği yönlerden müstakil bir şekilde ifade edersek, İslam ümmeti ruhunu köz halinde de olsa hala muhafaza etmekte midir, yoksa İkbal’in ifadesi ile can bedenden uçup gitmiş midir? Her ikisi için de; “evet, bu doğrudur” diyebiliriz esasında. Âlemde hala ruhunu kaybetmemiş, özünü muhafaza eden ve Rabb’in yeryüzündeki halifesi olduğu şuurunu diri tutan birileri varsa onlar Müslümanlardandır ancak bu ruhu muhafaza edenler kemiyet olarak ekalliyeti teşkil etmektedir.
Diğer yandan karakter olarak daima heyecanlı, atik ve ümitvâr olan Üstad Necip Fazıl’dan yenilgiyi kabullenmesini beklemek kabil değildir. İkbal ise içerisinde yaşadığı cemiyetin de etkisi ile biraz karamsardır ve bu, eserlerine ekseriyetle aksetmiştir. Buna rağmen ruhunu kaybettiğini ifade ettiği cemiyetinin ayağa kalkabilmesi için bütün mesaisini, ruhunu müstakil bir İslam Devleti fikrine adamış olan İkbal, inancın, azmin ve hakikate ram bir ruh sahibinin biiznilllah neleri başarabileceğini de dosta düşmana göstermiştir. İkbal’in çırpınışları netice verse de, yazılarında ifade ettiği şarkın hayat ateşinin sönüp nefesinin tükendiği tespiti, akıp giden hayatta maatteessüf karşılık bulmaya devam ediyor…
İkbal’de ifadesini bulan bu hakikatin tezahürlerini son umre ziyaretimde bizzat müşahede imkânı bulmuştum ve bu tabiatıyla beni ciddi manada rahatsız etmişti, hangi yana dönsem acı ve ümitsizlik ile karşı karşıya geliyordum. Mısırlı, Faslı, Tunuslu, Iraklı velhasıl İslam coğrafyasının dört bir yanından gelmiş binlerce Müslüman ve birçoğunun gözlerinin derinliğine baktığımda görebildiğim tek şey acı idi, sadece acı… Ferini kaybetmiş gözler, sahibinin biçare ve ümitsiz halini yeterince aksettiriyordu, konuştuğunuzda umut ve ümit kelimelerinin hafızalarından silindiğini görebiliyorsunuz.
Mümin kardeşlerimiz öyle de biz çok mu farklıyız… O kadar uzağa gitmeye gerek yok, televizyon ekranında Iraklı Ali’nin, Filistinli Zehra’nın, Afganistanlı Mahmud’un gözlerinde de aynı acıyı, çaresizliği ve yitip giden umudu görebilirsiniz… Umut ve ümitten yoksun ağlamaklı o gözlere bakarken, sinemize, ta şuramıza bir ok saplanmıyor, acı içerisinde kıvranmıyor ve ızdırap çekmiyorsak, umudun ve ümidin bin bir tarifini yapabiliyor olsak da ne manası var; o vakit yanalım da ruhsuzluğumuzu dahi hissedemememize yanalım…
Diğer tarafta Üstad Necip Fazıl’ın hala kendisinde ruh olduğunu iddia ettiği Doğu… Evet, ruhunu m
uhafaza eden veya etmeye çalışan bir nesil de yetişiyor öte yandan… Akif’in: “Doğacaktır sana vaad ettiği günler Hakk’ın” müjdesini heybesinde taşıyan, yarına, düne ait kıymetli ne varsa malik olarak yürüyen bir nesil… Ancak bu nesli de, neslimizi de bekleyen en büyük tehlike, dünyaya bakışımızın, âlem ve insan tasavvurumuzun, ruhumuzu besleyen asıl kaynağın haricinde maddeci ve seküler bir algı ile şekillenmesidir ve maalesef günümüzde zihin dünyamız ihtiyarî veya gayr-i ihtiyarî bu algıdan nasibini az ya da çok almıştır, almaktadır.
Teknolojinin, ilerlemenin, paranın, bilimin, çağdaş olanın, akliliğin (örnekleri çoğaltabilirsiniz, serbestsiniz) Müslümanlarca da kutsandığı günümüzde, Müslüman ferdin düşünme ameliyesinde bunlardan azade kalması neredeyse imkânsız hale gelmiştir ve asıl tehlike de budur… Ruhumuzu muhafaza etmeye çalışırken aklımızı neyin veya kimin emrine amade kılacağız? Ruhumuzu, kalbimizi, gönlümüzü hak ve hakikate adamaya çalışırken, diğer yandan aklımızı modern olanın istilasına maruz mu bırakacağız? Elbette ki hayır; akıl, Rıza-ı Bari’yi gaye edinen ruha tabi surette, onun gösterdiği istikamette yol almalıdır, yoksa şairin de ifadesi ile “Bir elde kadeh, bir elde Kur’an / Bir helaldir işimiz, bir haram /Şu yarım yamalak dünyada / Ne tam kâfiriz, ne tam Müslüman!” konumuna düşmek işten bile değildir.
Tarihinde ancak İslam ile adamlık sıfatı kazanmış, Üstadın da ifadesi ile “düşünürlüğe ancak İslamiyet ile ermiş” bir milletin mensupları olarak, her ne kadar ruh kökümüze kibrit suyu dökülmeye çalışılmışsa da, ruhumuzu sinesine döndürmeli değil miyiz? Ancak ruhumuzu ararken, yanlış yola sapıp bizi biz yapanın kan bağlarımız olmadığını, aksine üstünlük kesbedip âleme nizam vermemizin ancak iman ile mümkün olduğunu, nebinin öğretisini göz önüne alarak anlamalıyız. Unutmamalıyız ki, ne bu milletin, ne de İslam’ın sancaktarlığını yapan diğer milletlerin tarihte göstermiş oldukları kudret, damarlarındaki kandan neş’et etmiştir. Cemil Meriç’in ifadesiyle; “Osmanlı imanına sadık kalmış, kendi mitolojik tarihine itibar etmemiş, silinmiş imanın içinde. Çünkü şerefi, haysiyeti, büyüklüğü, zaferleri İslam’ın eserleridir.”
İşte tüm bu hakikatlerin idraki içerisinde olan adam arıyoruz senelerdir. Adam arıyoruz. Diyojen için anlatılan ancak benim gözümde (biraz da yakın geçmişimize ışık tutması hasebiyle) Maraş’ın kurtuluşunu konu edinen “Sahibini Arayan Madalyon” filminde Ulvi Alacakaptan’ın, şehrin yarı divanesi rolünde gündüz gözüyle elinde fener; “adam arıyorum, adam” deyişi, bugün de hala arayış içerisindeki durumumuzu temsil etmektedir. Bugün, Anadolu, Asya, Afrika ve bil’cümle İslam coğrafyası arayış içerisindedir. İçine kapanıp kaldığı girift durumdan çıkabilmek için ruhunu aramaktadır. O ruh bir fanusun içerisinde saklı bir şekilde sahibini bekliyor değildir. İçinde Rıza-ı Bari olan her iş, her söz, her çaba o ruhu barındırıyordur ve bize düşen, o yolda olmak, yola çıkmaktır.
Biliyoruz ki, Hak yolundaki her arayış, kutlu bir faaliyettir ve öyle ya da böyle hayırlı bir netice ile nihayet bulacaktır. Allah’ın yeryüzündeki halifesi olduğu idrakine sahip her müminin de, kutlu vazifeyi yüklendiği andan itibaren, ruhundaki ateşi közden aleve dönüştürme ameliyesine girişmesi ve yolun her merhalesinde o manayı muhtevî anasırla hemhal olması icap eder. Selametle efendim…
Abdurrahman Mıhcıoğlu| < Önceki | Sonraki > |
|---|


İtalyan yazar Giovanni Papini, Türkçeye Kaçan Ayna ismiyle tercüme edilmiş kitabının altıncı öyküsünde sorar bu soruyu; Sen Kimsin?
Din görevlileri olarak, kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in hâdimliğini yürütüyoruz. Yaşayan bir ahlâk numûnesi olmak, yâni hâlimizle; sözümüzle, kalimizle etkili olduğumuzdan çok daha etkileyici olacaktır.
Benim pamuk salıncağım pembe beyaz bulutların üzerindeydi. Dünyaya geldikten sonra insanların pamuk ipliğinden sanki dayanıksız bir şeymiş gibi bahsetmelerine her zaman şaştım.
Keramet, Allah’ı seven, O’na itaat eden ve O’nun tarafından sevilen veli kullara, yine Allah tarafından ikram edilen olağanüstü hallerdir.
Evet, ‘Güneş, doğudan doğar’. Böyle terennüm etmiş Târık Torun, ‘Işık, doğudan gelir’ diyen Cemîl Meriç’e ithâf ettiği şiirinde. Bu iki tesbît, tabiî ki bilimsel ve fiziksel gerçekliğin ötesinde, teşbîh-i belîğ san’atiyle, insânlığın birikimine sunulan ‘ışığın’ (faydaların) menbâını tebârüz ettiren iki güzîde misâl..
Zamanın birinde verimli bir toprak, cömert bir güneş, göz alabildiğine geniş bir düzlük ve bu düzlükte tohumları yan yana atılmış; farklı özellikleri, başka güzellikleri, yekta tabiatlarıyla, aynı rüzgârda okşanan yapraklarının değişik kokular saldığı Ceviz ve Meşe adlı iki ağaç vardı.
Sabahın ışıkları günaydın diyor penceremden.. Bir esinti dokunuyor sertleşen çehreme...
nden vazge


Yorumlar
rahman ve rahim olan rabbimize hamd olsun ki bizi islamla buluşturdu..vicdanlı ve kamil bir insan olabilmek ,'ADAM' olabilmek için ilk adımı atmışız elhamdulillah...Aliya'nında dediği gibi 'çünkü islam iyi ve asil olmanın en doğru yolu'...
Gerçekten aranan "adam"lardan biri olmayı kim istemez.
"Adam" larla tanışmak,onlarl a halleşmek ve "adam" olabilmek temennisiyle..
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.