Pazar, 23 Mayıs 2010 22:56
“Hafıza-i beşer nisyan ile ma’luldür” derler. El hâk doğrudur da… Ancak yaşadığımız hafıza kaybının, unutulmuşlukların sebebi bir başka sanki…
Unuttuklarımız, unutmak istediklerimiz, bastırmaya çalıştığımız, olmamış saydığımız veya hiç olmasını istemediklerimizin gün yüzüne çıkması, hatıralarda canlanması, bir garip, sevgilisine kavuştuktan sonra, onun ardından olacakmış meğer…
Bahattin Yıldız’dan bahsediyorum. Hani şu fundamentalist (!), radikal İslamcı (!), yetmişlerin hızlı akıncısı, Hindikuş’ta Amerika’nın yeşil kuşak projesinin (!) icrası için onun güdümünde (!) Moskof’a silah çeken “adam”dan…
Öyle ya, onlar, Amerikan projesinin ürünü yeşil kuşak için biçilmiş kaftandılar ve Amerikan çıkarlarına hizmet ettiler kendilerine yazar diyen çokbilmiş pek kıymetli zevatın yorumlarına göre… Onların niyetleri hiç mi hiç önemli değildi, keza uğruna baş koydukları sevda da; her şeyi Amerika planlamıştı işte, kudretli Sam Amca’nın sihirli parmakları değmişti Afgan dağlarına; hakikatte öyle miydi acep?
İlk şehidimiz, Hindikuş Dağları’ndan Rabbe uzanan yolda ilk misafir Bilal’in mihmandarı Bahattin Yıldız… O, şehadeti ile bize, bir zamanlar onun da bizim de her zerremizde hissettiğimiz, sadece Allah için, O’nun rızası için mücadele ruhunu, kaybettiğimiz ve bulmamız gereken ruhu hatırlattı, her ne kadar iki gün sonra iktidar kavgaları, özgürlükler, insan hakları, serbest piyasa dalgalanmaları, küresel güçlerin denge oyunları vesair tartışmaların arasında unutulup gidecekse de… Doğuda bir mümin ızdırap çektiği vakit Batıdaki müminin de aynı ızdırabı çekmesinin idrak ve şuurundaki körpe, taze yüreklerinde kor gibi bir iman taşıyan delikanlıları hatırlattı… Allah Resulü’nün, dünyadaki en hayırlı amellerden biri olarak tavsif ettiği cihadı ifa için Rabbin rızası uğrunda Kafkasya ve Hindikuş dağlarının zirvelerine gözlerini kırpmadan atılan yiğitleri hatırlattı…
Kâh Bilal’di tertemiz alnından vurulup düşen, kâh Musab; ha bir de Gazeteci Mehmedimiz vardı… Belki de Bahattin Yıldız’ın ta kendisiydi Gazeteci Mehmed; cepheden cepheye koşarak, Babrak Karmal’ın, Muhammed Necibullah’ın satılmış askerleri ile mücadele eden, Moskof’a direnen, cephe gerisine, titrek ve hüzünlü gönüllere cihadın seyrini bildiren, adım adım büyüyerek gelen zaferi hatırlatan…
Bahattin Yıldız kaybedileni hatırlattı… Kaybedilen benliğimizi, dinamizmimizi… Pişkin bir eda ile söylenen; “o işler artık öyle yürümüyor üstad” cümlesi işgal etti dört bir yanı… Diğer yandan Anadolu gençliğine ümmetin vahdetinin lüzumunu aşılaması gereken kolejin emektar hocaları, “oturun oturduğunuz yerde, önce ülkenizdeki ilmi cihadı halledin, size ne diğer ülkelerden” haykırışları ile Çeçenistan’da Irak’ta ve İslam coğrafyasının daha birçok yerindeki mazlumların derdine derman olacak adımı atmayı engelleme çabaları…
Artık ne Gazeteci Mehmed cepheden bize haber uçuruyor, ne de her yeni gün, “bugün mümin kardeşimin başına ne geldi” endişesi kaldı gönüllerde…
Birileri Yeni Dünya düzeninden, yeni Türkiye’den bahsediyor, uluslararası arenada yeri göğü inleten bir ülkeden bahsediliyor Irak’ta öldürülen, tecavüze uğrayan ve zulmün bin bir çeşidini tadan bu ümmetin mazlum evlatları sınırın öte yanında dururken… Birileri uluorta meydan okurken, artistlik yaparken lanetlenmiş kavme, kapalı kapılar ardında imzalar atılıyor aynı kavmin kafa kâğıdına masumiyet karinesi olarak meydan okuyanlarca…
Ne oluyoruz efendiler? Daha fazla demokrasi mi istiyorsunuz, daha fazla özgürlük, daha fazla kapitalizm, daha fazla liberalizm, daha fazla yabancı sermaye daha dalgasız serbest piyasa… İsteyin efendiler, daha fazlasını isteyin; iştihası bitmek tükenmek bilmeyen azgın nefsiniz adına daha fazlasını isteyin… Nasıl olsa rûz-i mahşerde Cenab-ı Hak size, demokratik kültürünüzü muasır medeniyetler seviyesine ulaştırıp ulaştırmadığınızı soracak, niye zengin olmadınız diye sual edecek, kredi çekseydin ya işlerini büyütmek için diyecek…
Kişi başına düşen milli geliri artıyormuş bir ülkenin vicdanlardan kopan vaveyle azaldıkça, uluslararası arenada söz sahibi oluyormuş bir ülke ulus arenasında sözünü geçiremezken azgın sırtlanlara…
Ne oluyoruz efendiler! Vahdetin tesisi için, dertlerimize devanın temini için yeni bir yeşil kuşak projesi(!) geliştirmesini mi beklemedeyiz Sam Amca’dan, ne haldesiniz, ne haldeyiz? Acınacak haldeyiz azizim, acınacak halde…
Evet, yardım konvoylarına oluk oluk para akıtarak kanamayan vicdanlarımıza yara bandı yapıyoruz kâğıttan desteleri… Tatmin ediyoruz kendimizi yükümlülüklerini yerine getirmiş bir edayla… Akşam ekranda Bağdat’ta patlayan bombadan dem vuran haberin yarattığı etki ise iki dakikada ekonomik endişelerimizin çarkları arasında parçalanıp gidiyor… Sıcak yataklarımızda, rahat döşeklerimizde vermiş olduğumuz üç kuruşla cenneti garantilediğimiz kandırmacası ile yaşadığımız aldatmacaya anlam katıyoruz modern söylem ile ifsada uğramış zihinlerimizde… Irak’lı Ali’nin feryadı ise Bağdat semalarını dahi aşamadan şiddetle esen Demokrasi rüzgârıyla uzaklara savruluyor ve biz hala daha demokratik bir Türkiye rüyası görüyoruz…
İyi dinleyin efendiler, derinlerden bir feryat yükseliyor… Kimin feryadı mı? Elest bezminde Allah eri olmaya söz veren, aslına rücû etmekte isteyen, sevgili ile arasına kat kat zulmet perdeleri çekilmiş ruhumuzun feryadı. Vakit, dillerde; “Ey feryad-res Rabbim, yetiş imdadımıza” duasiyle bu feryada Allah için kulak verme vakti…
Selametle efendim…
Abdurrahman MIHCIOĞLU
[Not: Samimi kalp ile Allah rızası için didinen hakkaniyet sahibi müminlerin, yukarıdaki ithamlara muhatap olmadığını özellikle vurgulamak gerektiği kanaatindeyim… Elbette kalplerde olanı ancak Allah Teâlâ bilir…]
Şehid Bahattin Yıldız’ın aziz hatırasını yâd için…
[http://umutfm.com/izle.php?id=8981]
Etekleri kuzulara otlak,
Dorukları kartallara mesken olmuş
Dağlar vardır yeryüzünde…
Kafkastır, Hindikuştur, Himalayadır,
Balkan’dır kiminin adı.
Kışın hırçın rüzgârlarla kamçılanan,
Yazın hoyrat güneşle kavrulan,
Mor dağlar, kara dağlar, ak dağlar.
Kar çiçekleri veren baharın kuytularında,
Sabah güneşi beleyen
Al bebek gül bebek kundaklayan,
Akşam koynuna alan, ana gibi, yâr gibi saran…
Ve; ve o dağlarda insanlar yaşar bilir misiniz?
O dağlarda insanlar ağlar duyar mısınız?
O dağlarda çocuklar üşür, analar ağıt yakar,
Babalar çaresizliğin tunçtan duvarlarını zorlar habire.
İşte o dağlarda benim kardeşlerim vardır.
Benim kardeşlerim orada yaşar.
Terden sırılsıklam perçemlerini düşürmüşler alınlarına,
Cihadı yazmışlar yüreklerine,
Sevda koymuşlar oylum oylum göz bebeklerine.
Bismillah bilmişler sözün ilkini.
Zalime isyan çiçekleri goncalamışlar,
Direnç destelemişler zulme mavzer mavzer.
Güneş kızıl bir nokta bırakırken zamana,
Kardeşlerim kurşun sıkar, bomba patlatır, silah doğrultur
Afganda, Filistinde, Bosnada, Azerbeycanda, Moro’da
Daha nice nice yerde, nice yerlerde,
Alınlarında şehadet güllerinden bir çelenk,
Göğüslerinde mermi izlerinden şeref madalyonları
Ve ellerinde namus saydıkları silahlarıyla.
Kardeşlerim ot koparır dağlarda;
Tütün basar onulmaz yaralara.
Yemlik toplar, çiğdem ayıklar topraktan,
Yağmur suyu biriktirir kovuklarda, kakmalarda.
Kar emer doruklardan
Yusufçuk kuşunu dinler gecenin katmerli ortasında,
Hasretini bastırır bir nebze de olsa.
İşaret fişekleri yırtar gecenin gizemini.
Projektörler böler ürküten dehşetini,
Boşluğa doğru çakallar ürür tık nefes.
Bir şehidin kanını koklar karıncalar,
Çiçeğe konar gibi konar bal özü emer gül yüzünden arılar.
Yediveren filizlenir ellerinin düştüğü yerde; kan kırmızı.
Kardeşlerim namaza durur,
Dumanlı dağların eteklerinde, doğaya doğru…
Kekik kokusuna fit olmuş bozkırların kuzgûnî çayırlarında
Akşam ezanı perçinlenir mevzilere dalga dalga.
Bir avuç kum dolanır kollarına,
Gün yorgunluğunu söker atar kaygıdan yana..
Abdulbaki KÖMÜR/Dağlarda Kardeşlerim Var
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


Duyan var mı taşların sessiz çığlıklarını
Yöneli
Çıkmıyor avazım haykırsam boşa
Ruhumuz ile bedenimizin bütünleştiği o uzun yolculuktan döndükten, uykumuzu alıp dinlendikten sonra hali hazırda bir sofranın önünde oturuyor buluruz kendimizi. Hiç birimizin sofrası diğerimizin sofrasına benzemez.

Gözlerime çarpan gün ışığı ile birden uyandım, ensemde bir ağrı her zamankinden, 



Yorumlar
Bahattin Yıldız'ın Naaşı Getiriliyor...
..
AFGANİSTAN ŞEHİTLERİMİZİ UĞURLUYORUZ
Afganistan'da 17 Mayıs 2010 tarihinde düşen uçakta şehit olan İHH Gönüllüsü Bahattin Yıldız ve Asya Bölgesi sorumlusu Faruk Aktaş'ın cenazeleri Türkiye'ye getiriliyor.
Bahattin Yıldız ile Faruk Aktaş'ın son fotografları
Yıldız ve Aktaş'ın cenazeleri salı günü uçakla İstanbul'a getirilecek. Hayatlarını İslam'a hizmete adamış iki gönül insanının cenaze namazları 28 Temmuz 2010 Çarşamba günü Fatih Camii'nde ikindi namazını müteakip kılınacak. Cenaze namazına yoğun katılım bekleniyor. İkilinin cenazeleri Edirnekapı Şehitliği'ne defnedilecek.
Bahattin Yıldız ve Faruk Aktaş, Afganistan'da açılması planlanan yetimhaneye arsa bulmak için bölgeye gitmişlerdi. Yıldız ve Aktaş'ın uçağı başkent Kabil'e dönüşte Salang geçidine düşmüştü. Yoğun kar yağışı ve sis, uçağın enkazına ulaşmayı engellemişti. Kazadan 4 gün sonra 21 Mayıs Cuma günü enkaza ulaşılabildi. Uçak ve içindeki yolcular parçalandığı için kimliklerin tespiti süreci uzadı. Türkiye'den giden adli tıp kurumu ekiplerinin uzun çalışmaları sonucu cenazelerin kimlikleri tespit edildi.
Aktaş ve Yıldız ile birlikte İHH'nın kardeş kuruluşu Hedef Vakfı Genel Müdürü Ahmet Igbal Yoldaş (28) ve Hedef Vakfı Dış İlişkiler sorumlusu Aynuddin Yoldaş (33) da uçakta bulunuyordu. İkisi de gelecek vadeden pırıl pırıl gençlerdi. Her biri 4-5 dil biliyordu. Afganistan için çok şey ifade ediyorlardı.
güzel cümle doğrusu...
kaleminiz bayağı sağlammış hocam! sizde bir cevher olduğunun farkındaydık da bu kadar olduğunu bilmiyorduk.
Allah ilminizi artırsın.
Hangi hal ile kaleme aldınız bu yazıyı bilmiyorum ama öyle güzel noktalara değinmişsiniz ki, onlar şehit olmak için o yola girdiler, onlar böyle istdiği için Rahman hacetlerine icabet buyurdu.
Allah c.c. yarveyardımcıla rı olsun..Bizleride her işlerine vesile kılsın inşallah.. Hürmetler
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için