Çarşamba, 20 Temmuz 2011 12:48
“Gerdûn, sitem-i baht-ı siyâh etmeğe değmez;
Billâhi bu gam-hâne bir âh etmeğe değmez.” [İzzet Molla]
Telefonun öte ucundaki ses hayli dertli geliyordu. “Hocam nedir bu halimiz? Elin gâvuru bize her yerde hükmediyor, bütün köşe başlarını tutmuşlar, habire zulmediyorlar. Hani iyi olan bizdik, itaat eden bizdik, Allah’ın sevdikleri bizdik, Allah niye bizim dualarımızı kabul etmiyor, yüzümüze bakmıyor, bu çektiğimiz çile nedir? Bütün musibetler bizi buluyor, her şey üstüme üstüme geliyor. Bir de bu Müslüman diye bağrımıza bastıklarımızdan yediğimiz kazıklar yok mu? İnsan ailesi, eşi dostu ile imtihan edilir mi hocam? Güvendiğim bütün dağlara kar yağdı, tutunduğum bütün dallar elimde kaldı, vallahi hiçbir şeye inancım yok yani…!” İsyan kokan cümleleri ardı ardına sıralayan zat, bir iki cümle kurma teşebbüsüm karşısında: “Hocam, Allah rızası, sabır filan deme bana, inancımı kaybetme noktasına geldim, oraya girersek telafisi olmayan yanlış şeyler çıkar sonra ağzımdan, boşver” dedi.
…
İnsanız, aciziz, çaresiziz… Takdir olunana razı olmaya meyyal de değiliz, her daim tedbirin izinde bir kovalamacadır gitmekteyiz… Hâlbuki mîracı ve onun neye mukabil lütfedildiğini hatırlamalı… Mîrac, Allah’ın [celle celâluh] En Sevgili Kulu olduğu halde, başa gelebilecek imtihanların en büyüğüne müptela kılınmış Peygamber’in [sallallâhu aleyhi vesellem], bütün çilelere aday olup binlerce dert ve elemi omuzlamasından sonra, Arş-ı Âlâ’da Cemâlullah ile taltif edilmesidir, “muhakkak her zorlukla birlikte bir kolaylık vardır” hükmünün tecellisidir, takdire rızanın, razı olunmaya vesile kılınmasıdır. Yani mîrac rızaya mukabil bir mükâfat, bir rahmettir. Hatırlayalım; Taif’te bir avuç nasipsizin tahriki ile mübarek vücuduna taşlar atılmış, daha beş on sene evvel kendisini bağrına basan kavmi, onu ve sevenlerini bir mahallede mahsur bırakmış, baba yarısı Ebu Talib ve can yoldaşı Hadice Validemiz vefat etmiş, bir diğer baba yarısı Ebu Leheb ise azgınlık ve düşmanlıkta ön saflarda yer almıştı. Ve daha zikretmediğimiz birçok musibet, imtihan, sıkıntı…
Biz bekliyoruz ki, hiçbir imtihan ve musibete dûçar olmayalım, hayat güllük gülistanlık olsun, şu üç günlük dünyada istek ve arzularımız yerine gelsin, ettiğimiz dualar hemen, arzu ettiğimiz minvalde icabet bulsun, gönüller şen olsun, şâd olsun…
Hâlbuki iş öyle bizim zannettiğimiz, beklediğimiz gibi değil. Biz kulluğumuzu artıracağız, Rabbimiz imtihanını artıracak, biz azmimizi artıracağız, Rabbimiz yükümüzü ağırlaştıracak. Biz gözyaşları ile dua edecek, yalvarıp yakaracağız, Rabbimiz kendi takdiri muvacehesinde icabet edecek; ama mahzun olmayacağız.
Büyüklerden Ataullah İskenderî Hazretleri [kuddise sirruhû] şöyle buyuruyor:
“Israrla, [can u gönülden] dua etmene rağmen verilecek şeyin gecikmesi ümitsizliğe kapılmana sebep olmasın. Zira O [celle celâluh], icabete kefildir ama kendi seçtiğine kefildir. Senin kendin için seçtiğine değil… Ve kendi istediği vakitte icabet eder, senin istediğin vakitte değil…”
Tasavvuf yolunun büyükleri bu hikmeti açıklarken demişlerdir ki; “Allah’ın [celle celâluh], kullarının duasına icabeti üç şekilde olur:
Birincisi, kula istediğini, kendi takdir edeceği sürede vermek.
İkincisi, kula istediğini vermek yerine onun başına gelecek birtakım musibetleri def etmek.
Üçüncüsü, kulun isteğine mukabil dünya hayatında bir şey vermeyip ahirette bol nimetler vermek.
Kişi, duasına icabet edilmediği vakit ümidini yitirmemeli, takdiri Allah’a bırakmalıdır. Çünkü isteğinin kendisi için hayır mı yoksa şer mi olacağını o bilemez. Onun hakkında en hayırlı olanı Allah daha iyi bilir…”
…
Mademki Rabbimizin bizim kötülüğümüzü istemeyeceğine iman ettik, öyleyse bu isyan, bu öfke, bu dargınlık niye. Unuttuk, unutturulduk. Allah Resulü; “Allah kulunun hayrını murad ettiği vakit onu imtihan eder” buyuruyor. Hem iman ettim deyip hem de Kur’an ve sünnetin mesajına sırt çevirmek, yok saymak, unutmak, unutmak istemek, başvuru kaynakları değişen veya fikir planında mihenk taşından yoksun insanın halet-i rûhiyesinin izdüşümü değil de nedir?
Evet, ahir zaman insanlarıyız, evet modernitenin ağına düşmüş bir avuç Müslümanız, evet bütün dünya birleşmiş nuru boğmak istiyor, evet mazlumuz, evet bugün zeliliz evet ama… Bütün bunlar vazifemizi, kulluğumuzu îfâya mâni mi? Elbette değil!
…
Hadis olarak nakledilen bir sözdür: “Bir saatlik tefekkür, bin yıllık nafile ibadetten hayırlıdır.” Bu sözün ifade ettiği manayı büyüklerden Ebu Said’e [kuddise sirruhû] sorduklarında şöyle der: “Kişinin kendi yokluğunda varoluşunu ve vazifesini düşünerek bir saat tefekkür etmesi, kendi varlığında bin yıl nafile ibadet etmesinden hayırlıdır.”
Tefekkür, tedebbür ve tezekkürden sonradır lütuf ve ihsan… Çileye aday olmadan, yükü sırtlamadan mîracı ummak, iltifat beklemek Adetullah’a uymaz. Kaldı ki kahrına da lütfuna da hoşça bakan için, Yûnusça bir ifadeyle, “kahrın da hoş, lütfun da…”
…
Miraç kandiline tesadüf eden gece yaptığım bir telefon görüşmesinde, teselli sadedinde dile getirilen ve ardından düşülen notlardı paylaşılan…
Selametle kalınız efendim…
Abdurrahman Mıhçıoğlu
| Sonraki > |
|---|


Duyan var mı taşların sessiz çığlıklarını
Yöneli
Çıkmıyor avazım haykırsam boşa
Ruhumuz ile bedenimizin bütünleştiği o uzun yolculuktan döndükten, uykumuzu alıp dinlendikten sonra hali hazırda bir sofranın önünde oturuyor buluruz kendimizi. Hiç birimizin sofrası diğerimizin sofrasına benzemez.

Gözlerime çarpan gün ışığı ile birden uyandım, ensemde bir ağrı her zamankinden, 


