Abdurrahman MIHCIOĞLU
Cumartesi, 12 Ocak 2008 01:01
Abdurrahman MIHÇIOĞLU tarafından yazıldı.
İslam Şuurunun Tecessüm Etmiş Hâli, Âkif 1 için tıklayınız..
Ve bir gün, evet bir gün bu vatan şairi, vatanının istiklal mücadelesine daha iyi hizmet edebilmek maksadıyla kalıcı olarak Anadolu’ya geçti. Sebilürreşad’ın sahibi ve yol arkadaşı Eşref Edib’e: “Artık burada duracak zaman değildir, gidip çalışmak lazım.
Bizim tarafımızdan halkı tenvire ihtiyaç varmış. Çağırıyorlar. Mutlaka gitmeliyiz. Ben yarın Ankara’ya hareket ediyorum. Hiç kimsenin haberi olmasın. Sen de idarehanenin işlerini derle topla Sebilürreşad klişesini al ve arkamdan gel. Meşihattakiler ile temas et. Harekât-ı Milliye aleyhinde bir halt etmesinler” dedi.
Akif’in Anadolu’ya geçerek harekât-ı milliye’ye iltihak etmesi Anadolu’yu memnun etmiştir. Akif’in Anadolu’ya vasıl olduğu haberini Kastamonu Açıksöz gazetesi şu şekilde tefrika etmiştir: “Sebilürreşad başmuharriri büyük İslam şairi Mehmet Akif Beyefendi’nin Ankara’ya vasıl olduğu Ankara gazetelerinden okunmuştur. Zulme ve hakarete tahammül edemeyerek ailesini, refahını İstanbul’da terk ile Anadolu’ya firar edebilen bu vicdanlı şairin, Anadolu’muzun ahvalini şiirleriyle terennüm etmesini temenni ederiz.”
Ankara’ya muvasalatının akabinde Konya’da çıkan bir isyan üzerine halkı vaazu nasihat ile yatıştırmak üzere oraya gönderilen Akif, tesirli hitabeti ile ahaliyi teskin etmiş, ardından da Kastamonu’ya geçerek Nasrullah Camii’ndeki meşhur nutkunu irad eylemiştir. Bu hutbe Sebilürreşad’da basılmak suretiyle bütün Anadolu’ya yayılmış, her camide ve cephede okunarak milletin istiklal için verecekleri gayret artırılmaya çalışılmıştır. Hatta Doğu Cephesindeki El-Cezire kumandanı Nihat Bey, Akif’e çektiği telgrafta şunları söylemektedir:
“Nasrullah Camii Şerifi’nde irad buyurduğunuz mev’izanın bulunduğu mecmuanın ancak bir nüshası elde edilebilmiştir. Diyarbekir Camii Kebir’inde müminlere okunmuştur. Fakat bu istifade pek mahdut kalacağından cephe mıntıkasını teşkil eden Elaziz, Diyarbekir, Bitlis, Van ve şerefiyle hukuku doğrudan doğruya zatıâlinize ait olmak üzere Diyarbekir Vilayet Matbaası’nda teksir edilerek bütün cepheye dağıtılmıştır”
Kastamonu’dan Ankara’ya dönüşünün akabinde Burdur mebusu seçilerek meclise giren Akif, mebusluğu boyunca Ankara Taceddin Dergâhında kaldı ve “vatan şairi” payesi almasına vesile olan destansı şiirlerini burada kaleme aldı. İstiklal marşını da bu sessiz ve sakin mekânda kaleme alan Akif’in bu millete armağan ettiği marşını yazışını Mithat Cemal şu şekilde ifade etmektedir:
“İstanbul’da bazı gazeteler manda isterken Akif’in göğsü, bir gün Ankara’da yazacağı İstiklal Marşı ile doluydu. Yalnız marşın sesini Ankara’da buldu.”
Marşın sesini Ankara mı onda buldu o mu Ankara’da bilinmez ama Akif, müstemlekecilerin işgal etiği vatanını müdafaa ateşiyle yanan ve vatanını düşmanın avucundan çekip almaya muvaffak olan bu milletin evlatlarının destanını mısralara dökmesi gerektiğinin şuuruna vakıf olmuştu. Dergâhta kendisi ile birlikte kalan arkadaşlarının ifadesi ile geceleri heyecanla kalkıp duvara bir mısra karalayıp tekrar uykuya dalan Akif, bu marşı elbette manevi işaretler muvacehesinde yazmıştı. Bunun farkında olan günümüz kraldan çok kralcıları ve bu milleti millet yapan ruhun iman ruhu olduğu hakikatinden gafil olan veya gafil olmak isteyen devleştirilmiş cüceleri, milletin ruhuna hayat üfüren bu marşın yerine 10. Yıl marşı gibi bu milletin ruhuna tamamen yabancı bir marşı ikame etmeye çalışmıyorlar mı?
Maarif Vekâleti’nin marş için ödüllü olarak açtığı müsabakaya 724 şair katıldı ancak marşı yazacak asli unsur ortalarda yoktu. Akif milleti için yazacağı marştan ödül almaktan ictinab ve imtina etmiş, bu sebepten yarışmaya dâhil olmamıştı. Maarif Vekili Hamdullah Suphi ise, marşı yazacak çaptaki tek kişinin Akif olduğu hakikatine vakıf olması hasebiyle Akif’e marşı yazması için şu telgrafı çekti:
“ Pek aziz ve muhterem efendim;
İstiklal marşı için açılan müsabakaya iştirak buyurmalarındaki sebebin izalesi için pek çok tedbirler vardır. Zatı üstadanelerinin matlup şiiri vücuda getirmeleri, maksadın husulü için son çare kalmıştır. Asil endişenizin icap ettirdiği ne varsa hepsini yaparız. Memleketi bu müessir telkin ve tehyic vasıtasından mahrum bırakmamanızı rica ve bu vesile ile derin hürmet ve muhabbetlerimi arz ve tekrar eylerim efendim.”(2 Şubat 1337, Umumu Maarif Vekili Hamdullah Suphi)
Büyük taarruzun akabinde istiklaline kavuşan vatan toprağı, Akif’in gönlünü de içine kısıldığı zindandan istiklaline kavuşturdu ve 1.Meclis’in görevini tamamlaması ile Akif mebusluğa veda etti. Akif’in 2.Meclis’te düşünülmemesi, halka ve Hakka mugayir yapılacak inkılâplara itiraz edecek muhafazakâr mebusların tasfiyesinin bir parçasıydı sadece. Tasfiye başarılı olsa da arada Ali Şükrü Bey gibi muhalif milletvekilleri çıktı ancak onların kaderi de faili meçhul cinayete kurban gitmek oldu. Akif dostlarına meclisteki fes tartışmaları ile alakalı olarak: “ben bu adamların kafamızın içine bakacakları sanmıştım ancak ne gariptir ki dışı ile alakadar oluyorlar” diyerek meclisin geleceğinin nasıl olacağı hakkında da o günden ipuçları vermiştir.
Mebusluğunun sona ermesinin ardından ilim ve hikmet ehlinin hamisi, dostu Mısır Hidivi Abbas Halim Paşa’nın daveti üzerine 1923 senesinde Mısır’a giden Akif, kışı Mısır’da geçirdikten sonra memlekete dönmüş, paşanın onu maişet derdinden kurtarmayı taahhüt etmesi ile o seneden itibaren, Mısır’a temelli olarak gideceği tarihe kadar baharları vatanında, kışları ise Mısır’da geçirmiştir.
Mısır’da geçirdiği ilk senenin ardından vatana avdetinde Diyanet İşleri Riyaseti kendisinden Kur’an Tercümesi, Elmalılı Hamdi Efendi’den de Kur’an Tefsiri yazmalarını istemiş, Akif ise İstiklal Savaşını kazanan neslin destanını, İkinci Asım’ı yazması gerektiğini, böyle bir işi deruhte etmesi durumunda bütün sa’yu gayretini buna hasretmek zorunda kalacağını, buna rağmen de bu muazzam işte muvaffak olamayacağını, bu sebepten de yazmayı planladığı diğer eserlerinin de hayata geçemeyeceğini ifade ederek bu teklifi reddetmek istemiş, bu işin altından ancak kendisinin kalkabileceğini düşünen Diyanet yetkilileri ise ısrarlarına devam ederek şairimizin bu teklifi kabullenmesini sağlamışlardır.
Yazları Mısır’da, baharları vatanında geçiren Akif günün birinde vatanından temelli ayrılmak zorunda kalır.
Kim bu cennet vatanın uğrunda olmaz ki feda,
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda..
Canı, cananı, bütün varımı alsın da hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda..
diyen vatan şairine ne olmuştu ki, vatanından temelli ayrılıyordu? Bunun cevabı Akif’in bir dostuna verdiği sırrında saklıdır. Akif: “Kardeşim, vatan hainiymişim gibi peşimde hafiye dolaştırıyorlar. Ben buna daha fazla dayanamayacağım” diyerek, vatanından ayrılmasını kendi için zaruri kılan hususu vuzuha kavuşturmuştur. Evet, inkılâp yine ilk olarak evlatlarını yemeye başlamıştır. Sadece Akif mi buna maruz kalmıştır; hayır. İstiklal Savaşı’nın muzaffer bir surette noktalanmasında en büyük amillerden biri olan Karabekir Paşa’nın dahi peşine hafiyeler takılmış, hatıratı ortadan kaldırılmak için evi hırsızlık süsü verilerek tarumar edilmiştir. Rejimi kuran kadro maalesef silah arkadaşlarının tasfiyesine girişmiştir.
Bu kategorideki diger yazilari goster.
Yorum ekle
Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için