Salı, 15 Ocak 2008 22:18

Kudüs’te yeni bir gün başlıyor… Güneş bütün ihtişamı ile Allah’ın mübarek kıldığı beldenin üzerine ziyasını aksettirirken, yeni bir güne mutsuz ve umutsuz bakmakla karşı karşıya bırakılmış çocuklar var bu mübarek topraklarda...
Burukta olsalar, annelerini, babalarını veya yakınlarından birini İsrail terörüne kurban vermenin hüznünü yaşıyor da olsalar, sabahın ilk ışıkları onları her an bir füzenin veya bombanın düşme ihtimali bulunduğu sokağa çıkıp oyun oynamaktan alıkoymuyor, koyamıyor.
Oynamak zorundalar çünkü onlar savaş oyunu oynuyorlar ve her gün, evet her gün bu oyun acı yüzünü gösteriyor ve bir kurban veriyorlar vatanları uğruna. Ama onların, Filistin’in generalleri olan bu çocukların, ekilen gövdelerin hepsinin daha da kuvvetlenmiş bir şekilde fışkıracağına inançları noksansız. Zulme ve zalime dur diyecek yegâne gücün iman ve azim olduğunu o küçücük kafalarına mıhlamalarının akabinde attıkları her taşı Muhammedler ve Zehralar için atıyorlar ve dillerinden bir cümle dökülüyor; bidem birûh nefdîke ya Aqsa!
Hz. Ömer’in hilafeti devrinde hakiki sevgilisi ile vuslatı yaşayan Filistin’in, 21. Asır denilen medeniyet(!) asrının göbeğinde çektiği bu zulüm ve işkencenin esbabını kısaca izah etmenin lüzumuna kaniim. İslam coğrafyasının göbeğinde bir ur mesabesinde olan İsrail işgal devletinin resmi kuruluş senesi 1948’dir. Ancak Siyonistlerin, 1. Dünya Harbi’nin akabinde İngiliz hâkimiyetine geçen Filistin’e, İngilizlerin de desteği ile yoğun bir göç kampanyası başlattıkları da malumumuzdur. Sultan Abdulhamid’den alamadıkları Filistin toprağını, İngilizler eli ile alma imkânına kavuşan Siyonistler, harbin akabinde Filistin’deki Müslüman nüfusa nisbetle çok az olan Yahudi nüfusunu işgal devletinin kurulmasına kadar safha safha artırmış ve emellerine nail olmuşlardır.
Filistin topraklarındaki Yahudi nüfusunun artması, Filistin’in hakiki sahibi olan Müslüman Arapların dikkatinden kaçmamıştır. İngilizlerin gözetiminde sistemli bir şekilde uygulanan göç hareketi 1936 senesinde Kudüs Müftüsü Emin el-Hüseyni’nin öncülüğünde genel grevin başlatılmasına sebep olmuştur. İngilizlerin ve Siyonistlerin amaçlarına vakıf olan müftü, bunu engellemek maksadı ile başlatmış olduğu grevin başarıya ulaşacağına itimad etmekteydi. Altı ay süren grev İngilizleri hakiki manada zora düşürmüş, onlar da kimi Arap yöneticileri bundan böyle Filistin’e Yahudi yerleşimci getirilmeyecek vaadi ile kandırarak grevi sona erdirtmişlerdir. Tabii olarak vaadler yerine getirilmemekle kalmamış, grevin başlatılmasında rol oynayan zevatta tutuklanarak hapislere atılmış ve bazıları işkence ile şehid edilmiştir.
Siyonistler, İngilizlerin 1947’de Filistin’den çekilmeye başlamasından çok önce, terör devletinin ordusunun temellerini Hanagah isimli terör örgütünü kurarak atmışlardır. Bu örgüt, Arapların yaşadığı köylerde tedhiş eylemleri düzenleyerek halkın köy ve kasabaları boşaltmalarını temin ederek boşalan yerlere göç eden Yahudileri yerleştirmişlerdir. İnsanlık dışı vahşetlere imza atan bu örgüt, etkili olması için kadın ve çocukları öldürmeyi vazife addetmiştir. İnsanlar içimdeyken evleri yakmak, hamile kadınların karnını deşerek onları öldürmek, bebekleri kesmek bu örgütün insanlık dışı yaptığı eylemlerin özetidir. İsrail terör devletinin ilk başkanı David ben Gurion da bu örgüte başkanlık yapmış bir şahıstır.
1922 senesinde Filistin’deki İngiliz hâkimiyetini resmen tanıyan Birleşmiş Milletler, (Birleşmiş Haçlılar mı demeliyiz yoksa) İngilizlerin Filistin’den ayrılmasının akabinde Filistin’i Araplar ve Yahudiler arasında paylaştırma kararı almış ve Filistin topraklarının verimli ve mümbit kısmını yani %55’ini Yahudilere, geri kalan çorak ve verimsiz kısmını da Araplara vermiştir. Bu hadisenin ardından Siyonistler aldıkları toprağın üçte biri nisbetinde toprağı da işgal ederek işgal devletlerinin kuruluşunu ilan etmişledir.
İşgal devletinin kurulmasının akabinde Siyonistler, zulüm ve işkencelerini devlet kisvesi altında icra etmeye devam etmekten geri durmamışlar ve 1. İntifada’nın başlayacağı tarihe kadar da Filistinliler hakiki manada bir direniş gösterememişlerdir. 1967 Arap-İsrail savaşında Amerika’nın da desteğini alarak Arapları ağır bir hezimete uğratan İsrail, bunun gururu ile Filistinliler üzerindeki baskıyı artırmış, topraklarını da genişletmiştir. İsrail İşgal Devleti, Filistinliler üzerinde sadece fiziki baskı uygulamakla yetinmemiştir. Filistinlilerin iş imkânlarını daraltmak, bulundukları bölgelere sosyal hizmet gitmesini engellemek, Yahudi yerleşimciler vasıtası ile Filistinlileri taciz etmek işgal devletinin Filistinliler üzerindeki baskılarının nüveleridir.
İntifada olarak isimlendirilen Filistin halk ayaklanmasının ateşi 7 Aralık 1987’de tarihinde yanmıştır. 7 Aralık’ta, Yahudi bir yerleşimci Filistinli işçileri taşıyan araca kamyoneti ile kasti olarak çarpmış ve bunun sonucunda 4 Filistinli vefat etmiş 9’u da yaralanarak Gazze Şifa Hastanesi’ne kaldırılmıştır. 8 Aralık’ta Gazze İslam Üniversitesi öğrenci meclisi üniversite öğrencilerini kampüste topladı ve yaralanan Filistinlileri ziyaret etmek için yola çıktılar. Öğrenciler hastaneye giderken de hoparlörlerle halkı hastane etrafına toplanmaya çağırdılar ve hastane etrafında kalabalık bir halk kitlesi oluştu. İsrail askerlerinin halkın üzerine dağılmaları için ateş açmaları göstericilerin askerleri taşlamasına sebep oldu ve intifadanın ateşi bu şekilde yakıldı. Bir anda Filistin sathına yayılan olaylar İsrail işgal devletini zor günlerin beklediğinin habercisiydi.
İntifadanın başlaması her ne kadar o günü olaylar etrafına gelişse de Filistin halkının qıyama kalkmasının ardında yetmiş küsur yıldır biriken öfke mevcuttur. İsrail’in yaptığı zulümlere Arap devletlerinin ses çıkarmaması ve halk arasında dini şuurun yükselmesi de İsrail’in yaptığı zulümlerle birlikte intifadanın başlamasının asıl sebepleridir.
İntifadanın başlamasında mühim rol oynayan Gazze İslam Üniversitesi Öğrenci Meclisi, Filistin İslami Direniş Hareketi’nin mensuplarıydı, bir diğer adı ile HAMAS’ın… Şu anda Filistin’deki direnişin temel taşı konumunda bulunan HAMAS, Mısırdaki Müslüman Kardeşler teşkilatının kurucusu Eş-Şehid İmam Hasan El-Benna’nın Filistin’e göndermiş olduğu mücahitler tarafından kurulmuş, işgal devletinin kurulmasından evvel cihad faaliyetlerine dahil olan bu mücahitler işgal devleti kurulduktan sonra da eğitim ve tebliğ faaliyetlerine ağırlık vermişlerdir. İntifadanın HAMAS öncülüğünde başlaması da halkın onlara olan teveccühünü artıran bir amil olmuştur. İntifadanın başlamasının akabinde direnişi yönlendiren HAMAS, Siyonistlere karşı mücadelenin mahiyetini ve usulünü de belirleyen bildirilere imza atmaya başlamış, direnişin hız kazanmasından sonra da direnişin silahlı kanadı olan İzzettin Kassam Tugaylarını tesis etmiştir.

HAMAS’ın önderlik ettiği direniş hareketinin başında, hareketin beyni olan mümtaz bir şahsiyet mevcuttu; Şeyh Ahmed Yasin… Kafasının haricinde bütün vücudu felç olan Ahmed Yasin, ürettiği fikirler ile işgal devletinin korkulu rüyası olunca 1989 senesinde tutuklanmıştır. İşgal devleti onu hapiste bir süre tuttuktan sonra göstermelik bir mahkemeye çıkarmış ve kendisine 15 sene hapis cezası verilmiştir. Ahmed Yasin meşru olmayan bir devletin mahkemesinin de meşru olamayacağını mahkemede şu şekilde haykırmıştır: “Bu mahkeme beni kanuni olarak yargılama hakkına sahip değildir. Çünkü bu mahkeme işgalciler tarafından kurulmuştur. Dolayısıyla tamamen gayrı meşrudur”
İşgal devletinin intifadaya karşı tutumu sert oldu. Kurulduğu günden o güne kadar devam ettirdiği zulüm ve baskı politikasını daha da artırarak devam ettiren Siyonist devlet, intifadanın önünü kesmek için toplu tutuklamalara başvurdu ancak başarılı olamadı. Bunun üzerine intifadanın simgesi haline gelen sapan taşlı çocuklar, kol ve bacak kemiklerinin kırılması ile karşı karşıya kaldı. Bu vahşete medeni dünyadan müdahale edilmeyince daha da cesaretlenen işgalciler, duvarlarında intifada ile alakalı yazı bulunan evleri yıkma faaliyetine giriştiler. Bütün bu girişimler azimle davalarını sahiplenen HAMAS mensuplarını yıldırmayınca işgal devleti hareketin beyinlerini ortadan kaldırma planını terör devletinin sacayaklarından biri olan MOSSAD’a havale etti. MOSSAD’ın suikastleri sonucu HAMAS’ın birçok yetkilisi şehid edildi. Bu şehitlerden en mühimi Dr. Fethi Şikaki’dir. İslami Cihad Hareketi’nin lideri olan Şikaki, Malta’da iken MOSSAD ajanlarının suikast sonucu şehid edilmiştir. Ancak Hakk’ın rızası için hareket eden Filistin Direniş Hareketi’nin mensupları, lider çıkarma hususunda sıkıntı çekmemişler her şehidin yerine daha iyi bir nefer doldurmuştur.
Arap âlemini sarmış olan Siyonist korkusu intifadanın başarısı ve İsrail’in çaresizliği ile bir nebze olsun yıkılmış ve Rabbin, kendi rızası için girişilen hareketleri muvaffakiyete ulaştıracağı hakikatini gün yüzüne çıkarmıştır. İntifadanın başlaması ile dünya kamuoyunda unutulmaya yüz tutan Filistin davası yeniden gündeme gelmiş, İşgal devletinin Filistin halkını dininden ve kültüründen koparma çabaları sonuçsuz kalmış, yenilmez addedilen İsrail ordusunun psikolojik olarak çökmesi sağlanmış ve Yahudi yerleşimcilerin işgal ederek icbaren oturdukları topraklarda rahat etmeleri engellenerek geldikleri yerlere dönme hususunda karar almaları sağlanmıştır.
1.İntifada en sonunda intihar eylemi olarak ta nitelendirilen istişhadi eylemler ile sürdürülmeye başlandı. Bunun haricinde zaman zaman işgalcilerle girilen çatışmalar ve açlık grevleri de intifadanın diğer unsurları olarak temayüz etmiştir. İntifadanın hız kesmemsi işgal devletinin Filistinliler ile masaya oturmasını zaruri kılmıştır. Ancak HAMAS, masaya oturmanın kendilerine hiçbir fayda sağlamayacağının farkında idi ve barış görüşmeleri adı altında düzenlenecek her türlü girişime karşı olduğunu deklare etti. Ortadoğu barış görüşmeleri olarak da nitelendirilen Ekim 1991’de Madrid/İspanya’da yapılan görüşmelerden hiçbir sonuç çıkmadı. 1992 senesinde işgal devletinde seçimi İşçi Partisi’nin kazanması masada umut arayanları sevindirdi. Ancak HAMAS, işgal devletinde gelenle gidenin farklı olmayacağını belirterek barış görüşmeleri adı altında yapılacak her türlü görüşmeye karşı olduğu ilan etti. Buna rağmen işgal devletine taviz vermekten başla bir şey yapmayan Arafat, Norveç’in başkenti Oslo’da İsrail ile Gazze ve Eriha’ya özerklik verilme hususunda anlaştı. Antlaşmaya göre Filistin topraklarının %20’sinde İsrail’in gözetiminde iç hizmetlerini kendisi görecek özerk bir Filistin yönetimi kurulması öngörülmekteydi. Bunun karşılığında Arafat terör devletini tanıyacak, direnişçileri terörist ilan edecek, Yahudi yerleşimcilere müdahil olmayacak ve dış dünya ile ilişkilerinde İsrail’in kontrolünde olacaktı.
Arafat’ın Yahudi yerleşim yerlerini korumaktan aciz kalması ve direnişçileri durduramaması Arafat’ın beklentilerini boşa çıkardı ve antlaşma Yahudilerin Gazze ve Eriha’dan askerlerini çekmemesi sebebiyle hiçbir zaman tam olarak uygulanmadı.
İntifada erleri, cihad yıllarında zafer için tek yolun cihad olduğunu, zafer için birlik ve beraberliğin gerekliliğini, işgalci Siyonistlerin sadece kuvvetten anladıklarını, teslimiyetin asla çözüm olamayacağını ve zulüm ve baskı ile otoritesini idame ettirmeye çalışan işgal devletine karşı kuvvet kullanmaktan başka seçenek olmadığını anlamış ve idrak etmişlerdir.
Son olarak şunu söylemenin lüzumuna inanmaktayım; Filistin’deki direnişçilerin gerçekleştirmiş oldukları eylemlerin, bizim Kurtuluş Savaşında, Bosnalı kardeşlerimizin Boşnak-Sırp savaşında yapmış oldukları eylemlerden hiçbir farkı yoktur. İşgal devletinin uluslararası alanda meşru olarak kabul edilmesi ona meşruiyet kazandıramaz. İşgal devletinin meşru olarak kabul edilmiş olması, Avrupa’nın Yahudilerden kurtulma gayretleri ile parası ve gücü olanın borusunun ötmesinin tezahüründen başka da bir şey değildir. Tarih boyunca mazlum rolünü başarılı bir şekilde oynayan Yahudilerin, Siyonizm’in çarklarını döndürerek dünyaya hükümran olma arzularını ve kendileri haricindeki insanları ümemiler (köleler) olarak gördükleri hakikatini fark etmemizin zamanı gelmiş ve de geçmektedir.
Abdurrahman Mıhcıoğlu
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


Duyan var mı taşların sessiz çığlıklarını
Yöneli
Çıkmıyor avazım haykırsam boşa
Ruhumuz ile bedenimizin bütünleştiği o uzun yolculuktan döndükten, uykumuzu alıp dinlendikten sonra hali hazırda bir sofranın önünde oturuyor buluruz kendimizi. Hiç birimizin sofrası diğerimizin sofrasına benzemez.

Gözlerime çarpan gün ışığı ile birden uyandım, ensemde bir ağrı her zamankinden, 



Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için