Cuma, 03 Ekim 2008 19:55
“Efendiler, Selçuklu’yla tekâmüle başlayan ve Osmanlıyla
devam eden, Türkün ilmi ve edebi sanat dili o hale gelmiştir ki, Arapçadan ve
Farsçadan zengin olmuştur dersem şaşmayın! Niçin? Çünkü Arapça ve Farsçada
yalnız Arapça ve farsça kelimeler var.
Halbuki Türkçe, bu iki lisanın en
güzel, en ahenkli ve en lüzumlu kelimelerini almış; üç dilin en güzel
kelimeleri ile, güzeller güzeli, ahenkli bir lisan teşkil etmiştir… Osmanlı
yazı bahsinde de buna benzer büyük hamlelere yapmıştır. Arabın ilk kullandığı
pirimitif ibtidai yazı şeklini, Kûfi yazıyı almış, dokuz güzel şekilde
geliştirmiş, fevkalade bir sanat eseri haline getirmiştir. Sülüs, celî, nesi
rik’a, ta’lik, dîvânî, icaze, kûfî, reyhanî… Bunlarla bir hüsn-ü hat sanatı
ihdas eylemiştir ki, bu netice ömürler süren çalışmalarla mümkün olabilmiştir.”
(1)
Yukarıdaki cümleler, Devlet-i
Âliye’nin son ve mazlum Şeyhülislamı Mustafa Sabri merhumun oğlu İbrahim Sabri
Efendi tarafından Mısırda, Mısır’ın ediplerinin ve fuzelanın bulunduğu bir
mecliste ifade edilmiş, meclisteki hazırûndan ve de Mısır’ın mümtaz
ediplerinden Üstad Mahmud Şakir’de bu kelam üzerine şunları ifade etmekten
kendisini alamamıştır:
“Altı yüz yıllık muazzam bir
devlet daha muazzam bir medeniyet kurmuşken; şimdi dili gitmiş, dini gitmiş, tarihi
gitmiş, takvimi gitmiş, gitmiş de gitmiş…
Büyük Mısırlı hattat Seyyid
İbrahim’in, Güzel Yazımız diye, yazıya dair bir kitabını gördüm… Seyyid İbrahim
yazıyı bu hale getiren, Osmanlı dehasıdır diyor. Hat sanatının safha safha
gelişmesini, büyük hattatları ele alıp gözden geçiriyor. Rakım diye bir Osmanlı
hattatının üzerinde duruyor ve diyor ki: biz onların ancak talebelerin talebesi
sayılabiliriz.
Bunu Seyyid İbrahim gibi bir
hattatın söylemesi çok mühimdir. Fakat yazıyı bu hale getiren bir milletin
bugün yazısı değiştirilmiştir. Hem de kendi yazısı kanunla yasak edilmiştir.
Yahu bu millete nasıl acınmaz? Bu
dert, beni bu kadar yaktı, uyutmadı da, acaba o milletin âlimleri, edipleri,
hattatları ne yaptı?” (2)
Dert ve acı yüklü bu konuşmalar
üzerine Ali Ulvi Kurucu merhum (kendisi Konya eşrafından ve ulemasından merhum
Hacıveyiszâde Mustafa Efendi’nin yeğenidir ve babası da ulemadan İbrahin
Efendi’dir. Cumhuriyetin ilk yıllarında dine ve dindarlara tatbik edilen
sindirme politikası sebebiyle Medine’ye hicret eden ailenin en büyük evladı Ali
Ulvi Kurucu merhum, Ezher’de tahsil görmüş, son devrin kıymetli ve bir o kadar
da mümtaz son devir Osmanlı ulemasına, ediblerine ve paşalarına yetişmiş,
onların meclislerinden Mısır’da istifade imkânı bulmuştur. Zikredilen
konuşmalar da 40’lı yılların Mısır’ın da cereyan etmektedir. Geniş bilgi için
bkz. Üstad Ali Ulvi Kurucu, M.Ertuğrul Düzdağ, Kaynak Yayınları) ayağa
kalkar ve bir dostunun başından geçen hatırayı onun ağzından şu şekilde nakleder:
“1938’de İstanbul’a gitmiştim.
Eski hattatlardan kimi sorduysam, vefat etti, cevabını aldım. İçim daraldı.
Ta’lik hocam Hulusi Efendi’yi arayıp buldum. Evine gittim. Merhum Sami
Efendi’nin talebesi idi. Kapısını çaldım, kendisi açtı; çok sevindim, tanıdı.
Yahu seninde mi saçların ağardı,
dedi, latife etti.
Efendim bahtiyarım ki sizi hayatta
buldum. Hep gitmişler… diye hem üzüntümü hem memnuniyetimi beyan edince, şu
müdhiş cevabı verdi:
Evet, ben geberemedim de bu
günleri gördüm!
Bunu duyunca dünyam zindana döndü.
Evet, geberemedim de bugünleri
maalesef görmek talihsizliğine uğradım… Türk’e bu darbeleri vuran kimdir yahu?
Türk, Yunanla, Haçlı ordularıyla bu hallere girmek için mi harb etti? Yahu
Türkün başına gelen bu felaketler, İstiklal harbini kazandıktan sonra geliyor!
Yahu şehidler bugünleri görmek için mi canlarını vermişlerdi?” (3)
Mecliste muhabbet bu şekilde devam
ederken bir başka edip, şu ibretamiz ve hakikat kokan sözleri söyler:
“Efendiler! Saatlerden beri devam
eden sohbet, hep düne aid sahne ve safhaların tasviridir. Ali Ulvi kardeşimizin
okuduğu ve İbrahim Sabri Bey’in tercüme ettiği mısraların çoğunu bugünün nesli
zor anlıyor. (Ki tarih henüz 40’lı yılları göstermektedir)
Yarınki nesil, belki bunların
tamamını birden anlayamayacak. Bir defa yeni nesil, harflerin değişmesi
yüzünden, 1928’den evvel yazılan eserlerin yabancısıdır. O tarihten sonra
sadeleşme adı altında, Türkçenin başına gelenlerin yüzünden, mazisinden de
kopmuş bulunuyor.
Evet, üç lisanın en güzel
kelimelerinden örülmüş o zengin Osmanlı Türkçesi’nin bugün yerinde yeller
esmektedir. Bence, Müslüman Türk’ün bugün, üzerinde durup düşüneceği en hassas
nokta da budur. Cihan tarihinde, geçmişinden çok kısa bir zaman içinde bu kadar
kopmuş başka bir millet var mıdır bilmiyorum? Türkiye’de, bugünkü neslin içine
düşmüş olduğu fikri perişanlık, bence, felaketlerin en cana kıyanı olacaktır.”
(4)
Yukarıda ifade edilen hususlara
nazar ettiğimiz vakit, hakikatin ziyası âleme, Cemil Meriç’in kaleminden nur
saçmaktadır: “Kamus Namustur…”
Evet, Meriç’in de ifade ettiği
üzere Kamus Namustur ve lisanının şirazesi dağılan bir şahsın fikir
şirazesinin de sabit olabilmesi mümkün değildir. Malumdur ki bir lisanın âlemde
neşvü neva bulabilmesi, ifade gücü, muhtevası ve o lisanda telif edilen kıymetli
eserler ile mümkündür. Binaenaleyh bir lisanın cihanda sabit ve muhkem bir yer
edinebilmesi, o lisanın ilim ve irfan lisanı olmasının/olabilmesinin yanı sıra
ifade ediliş biçimi ile alakalıdır.
Matessüf günümüz Türkçesi,
yukarıda ifade ettiğimiz hususlara mutabık değildir. Ne olmuştur ki, yazımızın
başında naklettiğimiz ifadelerde medhedilen, yerlere göklere sığdırılamayan ve
asırların birikimi ile olgunlaşan, kemale eren Osmanlı Türkçesi,
bugünün -deyim yerindeyse- “güdük Türkçesine”
dönüşmüştür? Menfi yönde cereyan eden bu inkılâp (dönüşüm veya değişim mi
demeliydik) nasıl vukua gelmiştir? Zaman içerisinde tabii bir surette mi zuhur
etmiştir yoksa gizli bir el değişimi tetiklemiş midir?
Osmanlı’nın son dönemlerinde -en
azından- edebiyat çevrelerinde başlayan, dilde sadeleşme/sadeleştirme
çabalarının cumhuriyet döneminin totaliter sadeleştirme / tahrif etme anlayışı
ile örtüşmediğini söyleyebiliriz. Ancak harf inkılâbının vuku bulması,
sadeleşme meselesini çığırından çıkarmış, sadeleştirme tahrife dönüşmüş,
mazisinden ve kültüründen bîhaber, konuşamayan ve hakiki manada düşünemeyen bir
neslin yetişmesi, ilk dönem sözüm ona inkılâpçılarının biricik şiarı olmuştur,
en azından hal vaka onu göstermektedir. İnönü harf inkılâbı ile alakalı olarak:
“Biz harf inkılâbı değil, kültür inkılâbı yaptık” diyerek asıl
meselenin, Müslüman Türkü âlemde şerefli bir mevkie getiren İslam’la ve onun
kutsal kitabının lisanıyla koparmak olduğunu itiraf etmiştir.
Esefle ifade etmek gerekir ki, o
menhuş inkılâptan günümüze kadar geçen her sene, Türkçemiz için kazanç değil
kayıp olmuş, Kuran’ın alfabesinden ve lisanından ictinab edenler, lisanımızı,
ecnebilerin lisanının işgaline maruz bırakmışlardır ve neticede günümüzün “güdük
Türkçesi” ortaya çıkmıştır. Akif’in aşağıda zikredeceğimiz mısralarındaki
ifade tarzı ve anlatımındaki yoğunluğun günümüz Türkçesiyle ifadesi nasıl
mümkündür:
Senin en son
serîrindir şu bî pervâ uzanmış taş
Ki nermin hâb-gâhından çıkar, bir gün vurursun baş!
Elinden yok halâs imkânı, mâdâme’l-hayât uğraş…
O, mutlak sedd-i râhındır, aşılmaz… Muktedirsen aş!
Ez cümle; lisanımıza musallat olan
menhus kelimelerden lisanı muhafaza ederek onun mazisi ile olan köklü
münasebetini idame ettirecek olanlar, evvela ilahiyat camiasının mümtaz
neferleri olmalıdır. Bu vazife tabii olarak da evvela bize düşmektedir.
Ayrıca İslamî ilimlerle veya diğer
ilimlerle alakalı olarak Osmanlı Türkçesi ile telif edilmiş binlerce kıymetli
eserin kütüphanelerimizin tozlu raflarında ziyaretçilerini/sadıklarını
beklediğini düşünürsek, yükümüzün ağır olduğunu anlayabiliriz. Unutulmamalıdır
ki, istikbali düşleyen adanmışların mazileri ile münasebetleri de, düşledikleri
istikbal kadar kavi olmalıdır. Allah yâr ve yardımcımız olsun. Vesselam..
Dipnotlar :
Üstad Ali Ulvi Kurucu Hatıralar-2, Shf. 315, M.
Ertuğrul Düzdağ, Kaynak Yay.
Üstad Ali Ulvi Kurucu Hatıralar-2, Shf.
Üstad Ali Ulvi Kurucu Hatıralar-2, Shf.
Üstad Ali Ulvi Kurucu Hatıralar-2, Shf.
Abdurrahman
Mıhcıoğlu
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


Duyan var mı taşların sessiz çığlıklarını
Yöneli
Çıkmıyor avazım haykırsam boşa
Ruhumuz ile bedenimizin bütünleştiği o uzun yolculuktan döndükten, uykumuzu alıp dinlendikten sonra hali hazırda bir sofranın önünde oturuyor buluruz kendimizi. Hiç birimizin sofrası diğerimizin sofrasına benzemez.

Gözlerime çarpan gün ışığı ile birden uyandım, ensemde bir ağrı her zamankinden, 



Yorumlar
malumunuzdur ki "kafir" kelimesi kadim arap çada toprağın tohumu gizlemesi anlamına gelir ve bu bağlamda " çift çi" i çin kullanılırken Kuranda bu kelime "hakikati gizleyen" anlamında "metafizik" bir anlamsal i çerik kazanmıştır.
ELMALI' merhum der ki" İranda çıkan yünden,Avrup ada bükülen ipten,Türk tezgahında dokunan halıyı Türk malı tanı-)ım. Bir binanın mimarisi Türk olmak i çin kerestesi yerli olması lazım değildir diye işittim. Afrika madenlerinde çıkmış bir altının üzerinde bir Türk sikkesi gördüğüm zaman ona Afrikalının değil bizim altınımız dedim".
----------------------------------------------------
(edisyon kritik yapan arkadaşlara! lütfen kritiğinizi yaparken "kavramlarıma" mü-)ahale etmeyin! katılmadığınız bir ifademiz varsa pek tabi "yorum" yaparak eleştirebilirsiniz . bilgi yanlışı veya gramer hatası elbette düzeltilecek tir ama bir kavrama mü-)ahale edilmesi kabul edilemez,vessel am,,)
Dünya ile iletişim kurma meselesine gelince; alfabenin değişmesi ile kazan ç ve kayıplarımıza ciddi ve hakikati araytan bir gözle baktığımızda kaybımızın kazancımızdan kat be kat fazla olduğunu göreceğizdir ki bu acınası bir durumdur. Cumhuriyeti kuran veya o döneme şahitlik eden kadro ile daha sonraki hakikati arayan Cumhuriyet aydınının ekserisi, alfabenin değişmesi ve lisanın aldığı halden esfle bahsetmekten geir durmamışlardır ve Meri ç'in Ah'ının temelinde yatan mesele de budur.Selametle...
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için