Önemlidir, çünkü
uzun bir süreden beri hayatını salt maddî (seküler) sınırlara mahpus kılarak
yaşayan modern insanın buhranı ortadadır. Zira insanın varoluşunu ilâhî özden
bağımsız ya da mahrum olarak tanımlayan ve yorumlayan seküler kültürün beşeriyeti
getirdiği son evrede insanın insan olma değeri üzerinde daha derinliğine ve etraflıca
yeniden tefekkür etmenin bir zorunluluk olduğu açıktır. Çünkü bu tefekkür
ameliyesi bizleri bu gün için en fazla ihtiyaç duyduğumuz kıymetin ‘fazilet
hissi’ olduğu sonucuna götürecektir. Fazilet hissinin oluşacağı ve
besleneceği yegânı membaın ‘Allah bilinci’ olduğu ise, tarih ve toplum
tecrübeleri ile sabittir. ‘Allah bilinci’ni bireysel ve toplumsal
hayatta anlamlı kılacak bir örneğin vazgeçilemez bir önem taşıdığını ise,
hiçbir akl-ı selimin inkâr etmesi mümkün değildir.
Diğer taraftan,
bu örneğin tanınıp tanıtılması bir zarurettir; çünkü ‘örnek olma’ kavramının
taşımak zorunda olduğu ‘yetkinlik’ anlamını ancak ‘Kutlu Resûl’de
bulma imkânına sahibiz. O’nun en ulvî ahlâka sahip olduğunu bildiren Yüce
Allah, bizlere de en güzel örnekliği ancak O’nda bulacağımızı haber
vermektedir. O, bir insan, bir peygamber, bir baba, bir eş, bir öğretmen, bir
arkadaş, bir dost, bir komşu, bir yönetici vs. olarak gerçekten yetkin
örnekliğe sahip yegâne rehberdir. Tarih, bu rehberi izleyerek yıldızlaşan,
İkbal’in ifadesiyle ‘yol kesiciler iken yol göstericiler haline gelen’ fert
ve toplumların refah ve felâh yolundaki başarılarına tanıklık eden en kesin ve
en açık delildir.
Zira insanlık,
dinlerin ve saltanatların zulmünden İslâm’ın adaletine, ırk ve sınıf
ayırımından aynı biyolojik kökene sahip eşit kardeşler olmaya, kula kulluktan sadece
Âlemlerin Rabbi’ne samimiyetle olmaya O’nun rehberliğinde kavuştu. Beşeriyet,
hak, adalet ve özgürlük uğrunda mücadele etmenin en büyük erdem olduğunu O’ndan
öğrendi. Analarında hür olarak doğan insanları köleleştirmenin en büyük suç ve günah;
köleleştirilmiş insanları hürriyetlerine kavuşturmanın ise en büyük erdem ve sevap
olduğunu yine O’ndan öğrendi. Bir insanı öz kızını diri diri toprağa gömecek
kadar vahşileştiren ve onu kendi doğasına yabancılaştıran bir geleneği tarihe
gömen O’ndan başkası değildi. O, ‘Her hak sahibinin hakkını teslim ediniz’
ilkesini taçlandırıp hukuku güce egemen kılan kutlu iradeydi. Kadını pazarlarda
alınıp-satılan bir meta olmaktan kurtarıp; onu çeşitli hak ve ödevlere sahip
bir özne kılan toplumsal ve kültürel değişimi inşâ eden de O Kutlu Resûl idi.
O’nun inşâ ve ikâme ettiği değerler dünyasında beyazın siyaha, Arabın Aceme takvadan
gayri hiç bir üstünlüğü olmayacaktı. İnsan ve toplum hayatını merhametsiz ve
anlamsız kılan faiz ve kan davalarını ‘cahiliyye pisliği’ olarak
ayakları altına alan rehber, Hz. Muhammed (s.a.v.) idi.
Öte yandan,
insanları her türlü insanî yücelikten mahrum bırakarak, onları kendi alçak
hükümranlık hırslarına kurban kılan saltanat rejimlerinin o günkü temsilcileri
olan Bizans ve Pers’in zulüm burçlarını tarihe gömen irade ve güç, O’nun kutlu
ellerindeki iksirle bilenmişti.
İnsanı insanın
kurdu haline getiren, hatta daha da vahşileştiren; güce sahip olanlardan başka
hiç kimsenin hiç bir dokunulmazlığa sahip olmadığı bir dünyada hayatı yaşamaya
değer kılan bir nizam vaz‘ edip, bunu da ‘Kardeş olun! Ey Allah’ın Kulları!’
ölümsüz sözüyle ebedileştiren çağrı O’na aittir.
Hakikât şu ki,
kendi fıtratına yabancılaşmış ve kendi özünden olabildiğince uzaklara savrulmuş
bulunan insanı kendisi ve yaratıcısıyla tanıştıran Hz. Peygamber (s.a.v.)’in
insanlık için ortaya koyduğu yetkin örnekliğe, bugün her zamankinden daha fazla
muhtacız. Çünkü insanlık hiç bir zaman kendi türünden bugünkü kadar acı
çekmemişti. Zira emperyal hırsların her türlü insanî oluşu katlettiği
günümüzde, peygamberlerin miras bıraktıkları ahlâki değerlerden başka insanlığı
sahil-i selamete kavuşturacak başka bir kılavuz yoktur. Kilise’ye kızıp
yorganını yakan modern insan, bugün sekülerizmin dondurucu kışına karşı
savunmasız kalmış, tir tir titremektedir. Onu ısıtacak yegâne şey nebevî
iklimdir. İnsan, o iklime girmeden asla ‘hayat’ bulamayacaktır. O, bugün
daha bir ısrarla bizleri bize hayat verecek şeye davet etmektedir; bizlerin
ise, O’nun bizi davet ettiği şeye daha bir içtenlik ve ivedilikle ‘Evet’
demeye ihtiyacımız vardır.
Buna mecbur ve
muhtacız; çünkü bu kadar yetkin bir rehbere sahip biz Müslümanların hâli pür
melâlini izâh etmenin bir yolu olmalıdır? Örnek alınan ile örnek alanlar
arasındaki bunca çelişkiyi doğuran çok temel bir sebebin olması gerekir. İşte,
Kutlu Doğum etkinliklerinde aranması gereken cevap da bu olmalıdır. Ancak o
zaman inandıklarımızla yaşadıklarımız arasındaki çelişkileri giderme veya en
azından asgariye indirmenin imkânına kavuşacağız.
Öyle
görünüyor ki, problem, ‘Bir peygamber olarak O’na iman etmeyi’ anlamlı
kılmak ya da kılmamaktan kaynaklanıyor. Çünkü yol kesicileri yol gösterici
yıldızlar kılan; birbirlerinin mallarını ve canlarını yağmalamaktan öte bir
numaraları olmayan Arap kabilelerini yirmi üç yıl gibi kısa bir zaman içinde
dünyanın en azametli milletine dönüştüren; daha sonra öteki milletleri de
bünyesine alarak asırlarca zirvelerde kalan Müslüman bir dünya inşâ eden;
kısacası cahiliye çağlarını kapatıp saadet asırları açan yegane iksir o imanda
saklıdır. İnanıyorum ki, O’nun örnekliğiyle hayatımız arasındaki çelişkilerin
ana nedeni böyle bir imana sahip olamayışımızdır.
İşte, Kutlu Elçi
Hz. Muhammed (s.a.v.) ile aramızdaki bu kopuşu gidermekten başka çarenin
olmadığını kuşkusuz bir netlikte idrak ettiğimiz bugün, O’nun örnekliğini
hayatımızda somutlaştırmakla öteki toplumlara karşı ödevimizi ifâ etmek tarihin
bizlere yüklediği en temel yükümlülüktür. Çağın her türlü iletişim imkânlarından
yararlanarak bu yükümlülüğü yerine getirmek için, Rahmet ve Adalet Peygamberini
insanlığa tanıtmak zorundayız.
Prof. Dr. Orhan Atalay
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


İtalyan yazar Giovanni Papini, Türkçeye Kaçan Ayna ismiyle tercüme edilmiş kitabının altıncı öyküsünde sorar bu soruyu; Sen Kimsin?
Din görevlileri olarak, kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in hâdimliğini yürütüyoruz. Yaşayan bir ahlâk numûnesi olmak, yâni hâlimizle; sözümüzle, kalimizle etkili olduğumuzdan çok daha etkileyici olacaktır.
Benim pamuk salıncağım pembe beyaz bulutların üzerindeydi. Dünyaya geldikten sonra insanların pamuk ipliğinden sanki dayanıksız bir şeymiş gibi bahsetmelerine her zaman şaştım.
Keramet, Allah’ı seven, O’na itaat eden ve O’nun tarafından sevilen veli kullara, yine Allah tarafından ikram edilen olağanüstü hallerdir.
Evet, ‘Güneş, doğudan doğar’. Böyle terennüm etmiş Târık Torun, ‘Işık, doğudan gelir’ diyen Cemîl Meriç’e ithâf ettiği şiirinde. Bu iki tesbît, tabiî ki bilimsel ve fiziksel gerçekliğin ötesinde, teşbîh-i belîğ san’atiyle, insânlığın birikimine sunulan ‘ışığın’ (faydaların) menbâını tebârüz ettiren iki güzîde misâl..
Zamanın birinde verimli bir toprak, cömert bir güneş, göz alabildiğine geniş bir düzlük ve bu düzlükte tohumları yan yana atılmış; farklı özellikleri, başka güzellikleri, yekta tabiatlarıyla, aynı rüzgârda okşanan yapraklarının değişik kokular saldığı Ceviz ve Meşe adlı iki ağaç vardı.
Sabahın ışıkları günaydın diyor penceremden.. Bir esinti dokunuyor sertleşen çehreme...
nden vazge


Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.