İslam’da İnsanın Saygınlığı
Bu bilincin zihinlerde daha da
derinleşmesini temin etmek amacıyla da insanın yaratılış serüveni sıkça hatırlatılır.
Hatırlanacak olursa, Yüce Rabbimiz meleklere yeryüzünde ulvi ve kutsi bir amacı
gerçekleştirmek amacıyla bir halife yaratacağını söylemiş, onlarda: ‘Biz
seni hamd ile tesbih ve takdis eder iken, yeryüzünde fesat çıkaracak, kan
dökecek birini mi yaratacaksın?’ demişlerdi. Bunun üzerine Cenabı Allah
yaratacağı varlığın nasıl bir kudret ile donatılacağını göstermek amacıyla ilk
insan Âdem (as) ile melekleri bir imtihana tâbi tutmuştu. Bu imtihan sonucunda
insanın, kendilerinden farklı olarak, eşya üzerinde akıl yürüterek, bilinenden
hareketle bilinmeyenlere ulaşacak bir donanıma sahip olduğunu gören melekler
hemen secdeye kapanmış, tür olarak insanın kendilerinden üstün olduğunu kabul
etmişlerdi. İblis’in Âdem’e secde etmekten kaçınmasının yegâne nedeninin ise,
kıskançlıktan kaynaklanmıştı.
Melekleri imrendirecek, İblis’i
ise kıskandıracak böylesi bir üstünlüğe sahip insanın da elbette ki yeryüzünde
kendisinden başka hiçbir varlığın ifa edemeyeceği bir vazifesinin olması
gerekirdi. Bilindiği üzere bu kutsî ödev Kur’ân’da ‘ubudiyet’ kavramıyla
ifade edilmektedir. Nitekim Zariyat Suresi 56. ayette: ‘Ben cinleri ve
insanları sadece bunu ubudiyet etsinler diye yarattım’ denilmektedir.
Peki,‘ubudiyet’ kavramından ne anlamalıyız?
Hemen belirtelim ki, ‘ubudiyet’
kelimesi son derecece önemli delaletlere sahip odak bir kavramdır. 'Ubudiyet'
terimini kendi anlam alanını oluşturan ‘ibadet, hilafet, emanet, adalet
ve isti’mar’ gibi kavramlarla birlikte düşündüğümüzde bunun insanın hem
dinî hem de dünyevî birçok alanda yüklendiği rolleri daha iyi anlaşılacaktır. Gerçekten
insan ancak bu roller ile hem dinî hayatı, hem toplumsal hayatı, hem de çevreyi
imâr etme imkânı bulur.
Ne var ki, insanın bu rolleri
hakkıyla yerine getirmesi için bir takım ön şartlara ihtiyaç vardır ki,
bunların başında insanın yüceliğine paralel bir ‘eğitim-öğretim’
gelmektedir. Kesin olarak bilmeliyiz ki, insan ancak böylesi bir eğitim-öğretim
sürecinde kendi değerini bulur. Eğitim-öğretimden yoksun kalmış bir insanın
kendi değerini bilmesi beklenemeyeceği gibi, başkasının da ona kıymet vermesini
beklemek oldukça zordur.
Yüce İslâm Dini, bu ulvi gayeleri
gerçekleştirmek için yaratılmış bulunan insana son derece büyük bir kıymet
vermiştir. Bu nedenle insanın canına, namusuna ve malına dokunmayı haram
kılmıştır. Maide Suresi 32. Ayetinde; Bir insanı haksız yere öldürmenin bütün
insanları öldürmek kadar büyük bir suç ve günah olduğu; aynı şekilde bir insana
hayat vermenin de bütün insanlara hayat vermeye denk bir yücelik olduğu çok
çarpıcı bir şekilde ifade edilmektedir.
Bu nedenledir ki, bir anlamda ‘insanın
değerini’ oluşturan bu kıymetlere yönelik işlenen cürümler en büyük suç ve
günah olarak tanımlanmış olup, cezaları ise o oranda ağırlaştırılmıştır.
Aziz Kitabımız Kur’ân’a göre,
bütün insanlar aynı anne ve babanın çocukları olmaları hasebiyle aynı biyolojik
kökene sahiptirler. Sonra da birbirlerini daha iyi tanımaları için ilahi irade
tarafından farklı milletlere ve kabilelere ayrılmışlardır. Bu ayrışma ise,
sadece birbirlerini tanımalarına yöneliktir. Bu nedenle de bütün insanlar
esasında kardeştirler. Dolayısıyla bugün bir kardeşin diğerine göre durumu ne
ise farklı kültürlere mensup insanların birbirlerine nispeti de odur. Öyle ise
bir insanın sahip olduğu fiziksel özelliklerden dolayı diğerine karşı hiçbir
üstünlüğü olamaz. Buna göre üstünlük sadece takvada olup, kimin daha muttaki
olduğunu ise ancak Allah bilir. Bu temel öğretiden zorunlu olarak çıkaracağımız
sonuç ise, Kutlu Peygamberin buyurduğu gibi, ‘insanların tarağın dişleri gibi
eşit olduklarıdır’. Bu esasa inanan bir insanın da bir ötekisine kendisine verilmesini
arzu ettiği değeri vermesi en temel ahlâkî gerekliliktir.
Prof. Dr. Orhan ATALAY
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


İtalyan yazar Giovanni Papini, Türkçeye Kaçan Ayna ismiyle tercüme edilmiş kitabının altıncı öyküsünde sorar bu soruyu; Sen Kimsin?
Din görevlileri olarak, kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in hâdimliğini yürütüyoruz. Yaşayan bir ahlâk numûnesi olmak, yâni hâlimizle; sözümüzle, kalimizle etkili olduğumuzdan çok daha etkileyici olacaktır.
Benim pamuk salıncağım pembe beyaz bulutların üzerindeydi. Dünyaya geldikten sonra insanların pamuk ipliğinden sanki dayanıksız bir şeymiş gibi bahsetmelerine her zaman şaştım.
Keramet, Allah’ı seven, O’na itaat eden ve O’nun tarafından sevilen veli kullara, yine Allah tarafından ikram edilen olağanüstü hallerdir.
Evet, ‘Güneş, doğudan doğar’. Böyle terennüm etmiş Târık Torun, ‘Işık, doğudan gelir’ diyen Cemîl Meriç’e ithâf ettiği şiirinde. Bu iki tesbît, tabiî ki bilimsel ve fiziksel gerçekliğin ötesinde, teşbîh-i belîğ san’atiyle, insânlığın birikimine sunulan ‘ışığın’ (faydaların) menbâını tebârüz ettiren iki güzîde misâl..
Zamanın birinde verimli bir toprak, cömert bir güneş, göz alabildiğine geniş bir düzlük ve bu düzlükte tohumları yan yana atılmış; farklı özellikleri, başka güzellikleri, yekta tabiatlarıyla, aynı rüzgârda okşanan yapraklarının değişik kokular saldığı Ceviz ve Meşe adlı iki ağaç vardı.
Sabahın ışıkları günaydın diyor penceremden.. Bir esinti dokunuyor sertleşen çehreme...
nden vazge


Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.