Pazartesi, 09 Haziran 2008 17:17
Tay kabîlesi İslâm’dan önce Arabistan’ın orta yerlerinde yaşayan bir kabileydi. Kabîlenin reisi Hâtim, cömertliği ile meşhurdu. Araplar arasında onun cömertliği darb-ı mesel haline gelmiştir. Hâtim’in babası Abdullah, oğlu henüz çocukken ölmüş; Hâtim’i zengin ve cömert olan annesi yetiştirmiştir.Annelerin çocuklar üzerindeki etkisi inkâr edilemez bir gerçektir. Aynı zamanda şâir ve dîvân sahibi olan Hâtim ile alakalı Araplar, Farslar ve Türkler arasında dilden dile nakledilen çok menkıbeler vardır. Hâtim, menkıbelerde İslâm’dan önceki mert ve cömert Arap erkeği tipinin ideal örneğini oluşturur. İslâm Târihi kaynaklarından onun cömertlik, müsâmaha, tevâzu, sadâkat, iffet ve vefâkarlık gibi faziletlerle temâyüz etmiş bir insan olduğu; şarap içmeyi ve sefâhati haram saydığı, tay kabileleri arasında yaygın olmasına rağmen Hıristiyanlığı kabul etmediği ve atalarının dinine sadık kaldığı öğrenilmektedir. Hâtim, İslâm’a yetişemedi. Hz. Peygamber’in doğumundan birkaç yıl sonra vefat etti. Ölümünden sonra kabilenin reisliğini oğlu Adiy devam ettirdi.
Adiy, Hıristiyanlık dinini benimsemişti. Şam’daki Hıristiyanlar la iyi bir diyalogu ve dostluğu vardı. Hz. Peygamber’in, hicretten sonra Medine’de kurduğu İslâm Devletini ve bu devletin faaliyetlerini iyi takip ediyordu. Kendisi Müslüman olmamıştı; olmaya da niyeti yoktu. İslam Devleti’nin giderek genişlemesinden endişe ediyordu. Medine’de olup bitenlerden haberdar olmak için de Medine’de bir câsûs bulunuyor ve bu câsûstan aldığı habere göre hareket ediyordu. Kabile reisi Adiy’in mutaassıp bir Hıristiyan ve amansız bir İslâm düşmanı olmasına rağmen, kabileleri içinde puta tapanlar da vardı. Puta tapan insanlar da Adiy gibi amansız İslâm düşmanıydılar. Hz. Peygamber efendimiz, hicretin dokuzuncu senesinde bu kabilenin putu Füls’ü yıkmak için Hz. Ali’yi bir birlikle gönderdi. Adiy, Medine’deki câsûs’undan Hz. Ali’nin kendi kabilesi üzerine geldiği haberini alınca ardına bakmadan Şam’a kaçtı.
Hz. Ali, yüzelli kişilik bir birlik ile Tay kabilesinin topraklarına girdi. Hz. Peygamber tarafından kendisine verilen emir gereği Füls isimli putu yıktı. Adiy’in nerde olduğunu öğrenmek ve kendisini Medine’ye getirebilmek için Hz. Ali, bu kabileden bir kısım insanları esir alıp Medine’ye getirdi. Bunların içerisinde Adiy’in kız kardeşi Seffâne de vardı. Seffâne, kendisini savunabilecek kültür, birikim ve cesarete sahipti. Medine’ye gelince Hz. Peygamber’in huzuruna çıkıp kendisini şöyle savundu:
“Ya Muhammed, beni serbest bırakmanı ve Arap kabilelerinin başıma gelenlere sevinmelerine fırsat vermemeni istiyorum. Çünkü ben, kabilenin reisinin kızıyım. Babam, ırz ve namusu korur, esiri salıverir, açları doyurur, çıplağı giydirir, misafiri ağırlar, yemek yedirir, herkese selam verirdi. Kendisinden dilekte bulunanları boş geri çevirmezdi. Ben, Tay kabilesinin eski reisi Hâtim’in kızıyım.” Hz. Peygamber, Seffâne’nin bu konuşmasından sonra ona şöyle dedi:
“Senin bu anlattıkların, gerçek müminlerin vasıflarıdır. Eğer baban inananlardan olsaydı, ona mutlaka rahmet okurduk, kendisi için istiğfarda bulunurduk.” Bu sözlerinden sonra Hz. Peygamber, Seffâne’yi âzâd edip hürriyetine kavuşturdu. Hz. Peygamber’den böle bir iyilik gören Seffâne de kendi gönül rızası ile Müslüman oldu. Hz. Peygamber, onu sadece âzâd etmekle kalmayıp, kendisi ile yakından ilgilenerek her türlü ihtiyacını karşıladı. Kendisi Adiy’i bulup getirmesi için istediği her şeyi de verdi, Peygamberimiz özellikle Adiy ile karşılaşmak ve onu İslâm’a davet etmek istiyordu. Seffâne, kendisi gibi âzâd edilen, kabilesine mensup yakınları ile ağabeyisinin yanına, Şam’a gitti. Ağabeyisine şunları dedi: “Vallahi, ben, senin bir an önce gidip Muhammed’e katılmanı isterim. Eğer, kendisi gerçekten peygamber ise, ona tabi olmakla başkalarını geçmen, senin için bir fazilet ve üstünlük olur. Eğer, bir hükümdarsa, onun sayesinde saltanatını yeniden elde eder; hor ve hâkim bir duruma düşmezsin. Artık, karar senindir.”
Kız kardeşinin bu güzel sözlerini dinleyen Adiy, ona şöyle dedi: “Vallahi, sen, doğru söyledin. İsabetli fikir beyan ettin. Ben bu zâta gideceğim. O, Bir yabancı ise bana zarar veremez. Eğer, doğru birisi ise onu da anlarım. Söylediklerini dinlerim; kendisine tâbi olurum.” Adiy, yapılan istişarelerden sonra âilesi ile birlikte yola çıktı ve Medine’ye geldi. Medine’ye gelmesini ve Hz. Peygamber’in huzuruna çıkmasını bizzat kendisi şöyle anlatır:
“Ben, Medine’ye geldiğimde halk beni görünce tanıdı ve “Adiy b. Hâtim! Adiy b. Hâtim! Adiy b. Hâtim!” demeye başladılar. O sırada Hz. Peygamber, mescideydi. Yanına varıp selam verdim. “Sen, kimsin ?” diye sordu. “Adiy b. Hâtim!” dedim ve elimi kendisine uzattım. Elimi tuttu ve musâfaha yaptık.” Adiy, Hz. Peygamber ile kendi arasında geçen konuşmaları ve bu konuşmalar sonunda Müslümanlığı kabul edişini şu şekilde anlatır:
“Hz. Peygamber’in mescidini ve cemaati ile olan münasebetini görünce anladım ki, onda ne Kisrâ’nın saltanatı var, ne de Kayser’in. Beni tanıdıktan ve musâfaha ettikten sonra ayağa kalktı ve beni evine davet etti. Aslında ben de evine davet edilmemi ve oraya götürülmemi bekliyordum. Tam da beklediğim oldu. Mescidden çıkıp eve giderken, önümüze yaşlı ve zayıf bir kadın geldi, yanında da küçük bir çocuk bulunuyordu. Kadın, Hz. Peygamber’in durmasını ve kendisi ile ilgilenmesini istedi; o da durdu. Kadın, sıkıntısını dile getirip Hz. Peygamber’den bir şeyler istedi. Hz. Peygamber, onlarla uzun uzun konuştu; kendileri ile birlikte gidip işlerini gördükten sonra geldi. İçimden kendi kendime “Vallahi, bu zat, hükümdar değildir” dedim. Yanıma geldikten sonra elimden tuttu ve beni evine götürdü. Birlikte içeri girdik. Eline, içi hurma lifinden doldurulmuş bir minder aldı ve benim altıma serdi. “Bunun üzerine otur” dedi. Ben, “olmaz efendim, buyurun siz oturun” dedim. Hz. Peygamber, “hayır, siz oturacaksınız” dedi. Minderin üzerine ben oturdum; kendileri kuru yere oturdular. İçimden kendi kendime “Vallahi, bu, hükümdar işi değildir” dedim. Bana “Ey Adiy b. Hâtim gel Müslüman ol ve selamete er!” dedi. Ben de, “ben, dindarım; benim bir dinim var” dedim. Tekrar “Ey Adiy b. Hâtim gel Müslüman ol ve selamete er!”dedi. Ben de “Ben dindarım” dedim. Üçüncü kere “Ey Adiy b. Hâtim, gel Müslüman ol da selamete er!” dedi. Ben de, “Ben dindarım; benim bir dinim var” diye cevap verdim. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Ben senin dinini senden daha iyi bilirim” dedi. Ben de “Demek, sen, benim dinimi, benden daha iyi biliyorsun?” dedim. Hz. Peygamber, “Evet” dedi ve bunu iki veya üç kere tekrarladı.
Adiy b. Hâtim, Hz. Peygamber’in şöyle dediğini anlatır: “Söyle Adiy, sen bir Rekûsî (Hıristiyanlıkla Sabilik karışımı bir dinin mensuplarından ) değil misin?” Ben de “Evet” dedim. “Sen kavminin başkanı değil misin?” dedi. Ben de “Evet” dedim. “Sen ganimetin dörtte birini almıyor musun?” dedi. Ben de “Evet, alıyorum” dedim. “Bunu almak, senin dinine göre sana helal değildir” dedi. Hz. Peygamber, böyle deyince çok mahcup oldum. “Evet, öyledir; dediğiniz gibidir” dedim ve anladım ki, o, Yüce Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberdir, her şeyi biliyor. Hz. Peygamber, beni utandırmamak için bu konunun üzerinde fazla durmadı, konuyu değiştirdi ve bana şöyle dedi: “Ey Adiy, sen, niçin kaçıyorsun? Ne diye kaçıyorsun? Sorarım sana, Allah’tan başka bir ilah var mı?.” Ben de “Hayır” dedim. “Peki, sen, Allahu ekber demekten mi kaçıyorsun? Yüce Allah’tan daha büyük bir şey var mı ?” dedi. Ben de “Hayır” dedim. Hz. Peygamber, konuşmasını şöyle sürdürdü;
“Biliyorum, senin bu dine girmene engel olan şey; “Ona, sadece insanların zayıf ve güçsüzleri giriyor. Araplar onları kısa zamanda yok ederler” diye düşünmendir. Vallahi, çok sürmez, Müslümanlarda mal ve servet öyle bollaşacak ki, mallarının zekâtını alacak kimse bulunmayacaktır. Belki de, senin bu dine girmene, bu din mensuplarının düşmanlarının çok ve kendilerinin ise sayıca az olduklarını görmen engel oluyordur. Vallahi, çok sürmez, bir kadının, Kâsidiye’den devesinin üzerinde yalnız başına çıkıp Kâbe’yi ziyaret edeceğini ve bu yolculukta Allah korkusundan başka hiçbir korku duymayacağını da işiteceksin.” Hz. Peygamber, bana “Sen, Hîre’yi biliyor musun?” diye bir soru sordu. “Gitmedim, orayı görmedim, ama varlığını biliyorum” dedim. “Allah’a yemin ederim ki, çok yakında Yüce Allah, bu işi (İslâmiyeti) tamamlayacak, hatta Kisrâ b. Hürmüz’ün hazineleri de ele geçirilecektir.” dedi. Ben, “Kisrâ b. Hürmüz’ün hazineleri mi?” dedim. “Evet, Kisrâ’nın hazineleri” dedi. Ben, tekrar “Kisrâ b. Hürmüz mü?” dedim. “Evet, evet, Kisrâ’nın hazineleri” dedi ve şöyle devam etti: “Hîre’den deve üzerinde korumasız olarak tek başına çıkıp gelen bir kadın da, Kâbe’yi tavaf edecektir. Belki de, senin bu dine girmene, devlet ve saltanatı Müslümanlardan başkasında görmen engel oluyordur. Allah’a yemin ederim ki, çok yakında Bâbil ülkesinin beyaz köşklerinin de Müslümanlara açılacağını işiteceksin.” Hz. Peygamber böyle deyince daha fazla dayanamadım ve Müslüman oldum. Müslüman olduğumu ilan edince Hz. Peygamber’in yüzünün ay gibi parladığını ve çok sevindiğini gördüm. Hz. Peygamber, Ensardan birine misafir olmamı istedi. Ben de Medine’de kaldığım müddetçe sabah akşam Hz. Peygamber’in yanına gidip geldim ve sohbetinden istifade ettim.
Geçen haftalarda, gazetelerde, İslâm dinini Avrupa’da yayıldığını, özellikle Belçika’da ve Ukrayna’da kadınlar arasında daha hızlı bir şekilde yayıldığını okuyunca aklıma bir olay geldi. Ben, bir İslâm Tarihçisi olarak, Hz. Seffâne’nin bilgi, birikim, nezaket, edebiyat ve cesaretine hayranım. Âileden getirdiği bu değerlerin, İslâm’ı kabul ettikten sonra da güzelleştiğini görüyoruz. Hz. Peygamber’in kendisine verdiği imkânlar ile Medine’den Şam’a giderek ağabeyini buluyor, onunla konuşuyor, ikna ediyor ve Medine’ye gelmesini temin ediyor. Adiy’in Müslüman olması ile bütün âile ve kabile Müslüman oluyor. Avrupa’da, Belçika’da, Ukrayna’da ve dünyanın değişik yerlerinde Müslüman olan kadınlar, aynen Seffâne gibi fonksiyon icra edecek; erkeklerini, ailelerini ve çevrelerini İslâmlaştıracaklar inşallah. Modern dünyanın çarkları ve bu çarkların dişleri arasında ezilen kadın, kurtuluşunun İslâm’da olduğunu anladıysa bütün dünya kurtuldu demektir.
“Üzülmeyin, gevşemeyin, inanıyorsanız en üstün sizsiniz” buyuruyor Rabbimiz. Ey Müslümanlar, dünyadaki olumsuzluklara bakıp üzülmeyin, ağlamayın. Olumsuzlukların yanında nice güzellikler var; bir de onlara bakın, onları görün. Dünya, ciddi bir inkılâba gebedir. “Şu istikbâl inkılâbâtı içerisinde en gür sada İslâm’ın sadası olacaktır.”
Müslüman olduktan sonra, Medineli Müslümanlardan birisine misafir olan Hz. Adiy, sabah namazında Hz. Peygamber’in mescidine gelir, yatsı namazından sonra çıkar giderdi. Medine’de kaldığı zaman zarfında Hz. Peygamber’den İslâm’ı çok iyi öğrendi. Sonra da Hz. Peygamber, onu, tekrar kabilelerine reis olarak tayin etti. Başarılı çalışmalarıyla kabilesinin tamamen Müslüman olmasını ve Medine İslâm Devleti’ne karşı görevlerini eksiksiz yerine getirmesini sağladı. Böylece, kabilesine ait vergileri devlete tam ödemekle meşhur bir sahabi vasfını kazandı. Arap kabilelerinden birçoğunun İslâm’dan döndüğü ve devlete baş kaldırdığı Hz. Ebû Bekir’in devlet başkanlığı döneminde, kabilesine hâkim olarak en küçük bir kıpırdanışa dahi fırsat vermediği gibi, vergilerini de eksiksiz ödemeye devam etmelerini sağladı. Hz. Ebû Bekir devrinde Hâlid b. Velid kumandasında Suriye seferine, Hz. Ömer zamanında da Irak’ın fethine ve Kâdisiye savaşına katıldı. Cemel Vakasında ve Sıffîn savaşlarında Hz. Ali’nin safında yer aldı. Müslümanlığı kabul etmesine sebep olduğu için Hz. Ali’ye karşı ayrı bir sevgisi ve bağlılığı vardı. Cemel vakasında bir gözünü ve oğlu Muhammed’i kaybetti. Diğer oğlunu da Hâricîler öldürdü. Irak’ın fethinden sonra Kufe’ye yerleşti ve orada vefat etti.
Uzun ömürlü sahâbîlerden biri olan Adiy, babası Hâtim gibi cömert bir insandı. Uzun süren kabile reisliğinin kazandırdığı tecrübeler onda sağlam ve köklü bir devlet adamlığı karakterini oluşturmuştu. Hz. Ömer, onu, vefakâr ve Salih bir insan olarak vasfeder. Aralarında cereyan eden bir hatıra şöyledir:
Hz. Ebû Bekir’in vefatından sonra Adiy, yeni halife olan Hz. Ömer’e bey’atını sunmak için Medine’ye gelir. Bey’atını sunduktan sonra “sanırım ki, beni tanıyamadınız ey müminlerin emiri” der. Hz. Ömer de “Seni, nasıl tanımam” der ve şöyle devam eder: “Rasûlullah (s.a.v)’in yüzünü ağartan, aydınlatan zekat, senin kabilen olan Tay kabilesinin zekatıydı. Ben, seni çok iyi tanırım ey Adiy! Başkaları, inkâr ettikleri zaman, sen iman etmiştin. Başkaları, arkalarını dönüp gittikleri zaman, sen ahde vefâkârlık etmiştin.” Halifenin bu sözleri üzerine Adiy de “bana, iltlfatın yeter ey müminlerin emiri; bu, bana yeter” diye mukabelede bulundu.
Dünyanın her tarafında Seffâne’ler ve Adiy’ler bizi beklerken, bizler ne ile meşgulüz acaba? Adiy’leri ve Seffâne’leri İslâm ümmetine kazandırmak için Ali olmak, Ali gibi olmak lazım. Olmuyor, Âli’siz olmuyor. Ebû Bekir’siz. Ömer’siz, Osman’sız olmuyor.
Doç. Dr. Mustafa AĞIRMAN
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


Duyan var mı taşların sessiz çığlıklarını
Yöneli
Çıkmıyor avazım haykırsam boşa
Ruhumuz ile bedenimizin bütünleştiği o uzun yolculuktan döndükten, uykumuzu alıp dinlendikten sonra hali hazırda bir sofranın önünde oturuyor buluruz kendimizi. Hiç birimizin sofrası diğerimizin sofrasına benzemez.

Gözlerime çarpan gün ışığı ile birden uyandım, ensemde bir ağrı her zamankinden, 



Yorumlar
Müslüman olmayan bir insanın insanlığında noksanlık olduğu hakikati ve onu eşrefi mahlukat seviyesine çıkaran husus Allah'a ve Resulune imanı ile doğru orantılı-)ır ki bu husus bir çok ayet ve hadisle desteklenmekted ir. Siz Mümin olan insanla mümin olmayanı aynı kefeye koymak, daha doğrusu kemalat bakımından mümin olanı mümin olmayandan üstün tutmak zorundasınız, İslam bunu emretmektedir. Ayrıca kafirun suresinde işaret edilen hususu neye istinaden kafirlerin de müminlerle insani kemalat bakımından müsavi olduklarına dayandırıyorsunuz? Hangi müfessir o ayeti bu şekilde tefsir etmiştir.
Malumdur ki insan, esfeli safiline gidebileceği gibi, yani "belhüm edal" ayetine muhatap bir durumda olabileceği gibi eşrefi mahlukat sıfatı ile muttasıf olarak (islamla) da safiyet yönünden melek mertebesine de çıkabilir. Yani imansızlık insanı aşağıların aşağısına, iman da safiyet yönüyle melek seviyesine yani kemalat noktasına çıkarır. Allah Teala asr suresinde iman etmeyenlerin (ki kuran literarütüründe iman Allah'a Ve Resulune imandır) hüsranda olduklarını beyan ile onların daime kaybettiklerini ifade buyurmuştur. Daha evvel de ifade ettiğimiz üzere bir mümini, mümin olmayan bir kimseden imanı sebebiyle üstün tutmamak demek, imanın hi çbir ehemmiyeti olmadığını iddia etmektir ki bu küfre düşme tehlikesini beraberinde getiren bir husustur.
Ayrıca kafirun suresinde ifade edilen hususu keyfi bir suretle yorumlayarak "Yahudi ve Hıristiyanları asla dost(sırdaş-) edinmeyin" ayetini o ayetle çakışıyormuş gibi göstermek Kuran'ı -tek kelimeyle- ifsada yönelik bir harekettir. Allah'ın ayetlerini nefislerinin heva ve hevesine kurban edenler elbette hesap gününde Allah'ın adaleti ile yüzyüze geleceklerdir.
"NE MUTLU MÜSLÜMANIM D İYENE!"... Vesselam...
2. Evet, insanları ailesi Yahudi, Hıristiyan, Müslüman yapıyor. Ve ben de bunun i çin, yani dini özgür irademizle kendimiz se çmediğimiz i çin, ni çin bir Hıristiyan değil de Müslüman olmakla övünebildiğimize şaşırıp kalıyorum. Neticede bazen bebekler karışıyor, karışmasa da belki atalarınız bir yanlış yaptı ve siz "Hz. İsa Allah'ın oğludur'" yerine "Allah oğul edinmekten münezzehtir" e inanıyor ve sorgulamadan tasdik ediyorsunuz.
3. Sn Mıhcıoğlu mahkum etmek istediğim fikir tam da sizinkidir: " İslam'ı kurtuluş re çetesi olarak görmeyen bir insanın insanlığında noksanlık vardır." Dünyada müslümandan başka 'insan' insan yok demek dünyanın geri kalan kısmıyla kavgalı olmak demektir. Hani Kur'anda bize 'senin dinin sana, benimki bana' deniyordu? Yoksa siz 'Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin' ayetini mi tercih ediyorsunuz?
5.Bilginiz doğrudur. Kadının mahiyetinde kötülük olduğu inancı Yahudiliğe aittir. İslamiyette asla böyle bir şey yerini bulmamıştır.
6.Hocam bu sözlerini gayet iyi bir niyet i çerisinde ince bir espri anlayışıyla söylemişti. Ben de yorumumda bunu yad etmek istemiştim. Tüm bunları Nilgün Hanım'ın eleştirisi bana değil hocama yönelik olduğundan yazma ihtiyacı duydum. Ayrıca Ağırman Hoca'm kız-erkek her öğrenciye eşit muamele eden bir hocadır.
7.Siz de bir bayansınız, ben de. Artık değerlendirme sizindir.
8. İyi günler ve hayırlı Ramazanâ??lar dilerim. Vesselam.
Hadisi şeriften de anlaşılacağı üzre kadın-erkek her kul yaratılıştan temiz fıtrat üzere doğar. Yani hi ç kimse doğuştan mahiyeti itibariyle 'kötü' değildir. 'Kötü' ya da 'iyi' vasfını sonradan amelleri belirler. Hocam da böyle bir şeyi katiyyen dile getirmemiştir.
2.Hocam, yaratılış itibariyle kadının erkekten daha leyyin yaratılışta olduğunu, erkekten daha yoğun duygusallıkta yaratıldığını, buna mukabil erkekten daha ince düşündüğünden sinesinde kin -belki de 'şer' ifadesini kullanmamıştı- barınabileceğini söylemişti. Ama ben 'şer' ifadesini kullanmakta bir beis görmedim. Bir kadın, bazen de bir erkek karşı-)aki i çin imtihan vesilesi olabilir. Nefsine boyun eğip kendisine haram olan bir kadına meyletmesi durumunda kadın erkek i çin şerdir. Yusuf kaşısındaki Zülehalar gibi. Bazen de aynı şekilde erkek kadın i çin şerdir. 'şer' bahsi i çin hadisleri taramanızı rica ederim, karşılaşacaksınızdır.
3.Modernist Avrupaî kafayla düşünüp İslam'ın kadına değer vermediğini ve İslamî hükümlerden uzaklaşıp Avrupalılaşmamız gerektiğini düşünebilirsin iz. Ama, bunu düşünmezden evvel İslam'ın kadına ne kadar değer verdiğinizi müşahede etmenizi isterim. Güzel dinimiz, boşanma durumunda münasebet olmasa dahi kadının mağ-)ur duruma düşmemesi i çin mehrinin yarısını veriyor. Mehir belirtilmese dahi mislî mehir veriyor. Belki mirastan az pay veriyor ama kendisine verilen payla erkek sorumluluğu altında olanlara bakmak yükümlülüğündedir. Allah, kadının sırtına ise böyle bir gü çlük yüklememiştir. İslam'ın kadına verdiği değeri talak, nikah, miras gibi konular dışında da pek çok konuyla örneklendir mek mümkündür.
Ayrıca batı-)aki kadınların kendini kurtardığını iddia edenler "medeni (!)" batı-)aki kadına şiddet, negatif ayrımcılık gibi mevzulardaki istatistiklere baksın. İslam'ın kadını hakiki hürriyyetine kavuşturmayacağını direkt değil de dolaylı olarak söylemek isteyenlerin de insanlığında noksanlık vardır. Üstad Cemil Meri ç'in de ifade ettiği üzere " İnsanın kemalatı İslam'ı kurtuluş re çetesi olarak görmesi ve tatbik etmesi ile doğru orantılı-)ır." Yani İslam'ı hakiki manada herkes i çin kurtuluş re çetesi olarak görmeyen bir insanın insanlığında noksanlık vardır ve eşrefi mahlukat sıfatı da o insan i çin rahatlıkla istimal edilemez. Ki Allah Teala Kur'anı Azimuşşan'da "بÙ? Ù?Ù? اضÙ?" şeklindeki ifadesi ile İslam'ı kurtuluş ve hürriyet kapısı olarak görmeyenleri kastetmiştir. Allah Teala bizleri Üstad Necip Fazıl'ın da ifade ettiği üzere "Hakiki hürriyyeti Hakk'a kölelikte bulan" insanlar safından ayırmasın. Vesselam
şer: kötülük, fenalık
rahmet: 1. (Tanrı-) birinin su çunu bağışlama, acıma, esirgeme, koruma. 2. yağmur
Sayın yorumcunun hocası ne demek istiyor? Mahiyeti itibariyle 'kötü' olan kadını Allah'ın bağışlayıp esirgeyerek rahmete dönüştürdüğünü bildiriyor olmalı. Kadının mahiyetinde 'kötülük' olduğu inancı Yahudiliğe ait değil mi? Hıristiyanlık kadını (ve insanlığı-) bu günahkar durumundan Hz. İsa vasıtasıyla kurtarmadı mı:-? Biz neye alkış tutuyoruz ve Avrupa'da bu fikirlerle hangi kadını ezilmişlikten kurtarıyoruz? Onlar kendini kurtarmış; siz kendinize bakınız!
Ağırman hocam, dersinde Hind binti Utbe'den bahsederken 'Kadın öyle bir varlıkdır ki, sinesinde hem kin barındırır hem şefkat. Dilediğini elde etmesini bilir. Kadın hem şerdir hem rahmettir yavrum.' demişti o müşfik sesiyle. Haklı galiba.. Kendisinin sohbet tadındaki İslam Tarihi derslerini ve Erzurum'u özledim. Yazısı i çin de eline sağlık. Vesselam..
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için