Temim Kabilesi Elçileri
Temim kabilesi elçileri Rasûlullah ile görüşmeye tam öğle sıcağının kızıştığı vakitte geldiler. Bu saatte sıcak ülkelerde yaşayan herkes gibi Rasûlullah da mübarek hanelerinden birinde istirahat ediyordu.
Bu bölge için öğle sıcağı, ılıman iklimdeki ülkelerdeki gece yarısı gibi istirahat vaktidir. Onlar mescide doluştular, Efendimizin mübarek hücreleri civarında yüksek sesle bağırıp çağırmaya başladılar:“Ey Muhammed! Haydi, karşımıza çık! Bizim övgümüz, övdüğümüz kişi için bir süs, yergimiz de o kişi için bir utançtır!..”
Rasûlullah bulunduğu yerden:
“Bu dediğiniz Allah’ın övgüsü ve yergisi için doğrudur” buyurdu. Bunlar bağırıp çağırmaya devam ettiler ve Allah Rasûlü bundan çok rahatsız oldu. Fakat bunların bu sorumsuz ve kaba davranışları, Peygamber Efendimizin bunlar karşısına çıkmasına ve onların talep ettikleri övünme yarışının düzenlenmesine engel olmadı. Gerçi İslâm, eski atalarla, soy-sopla övünmeyi yasaklamıştı ama Temim elçileri henüz bunu bilmiyorlardı. Rasûlullah yanlarına çıkınca dediler ki:
“Ey Muhammed, biz sana karşı övünmeye, seninle boy ölçüşmeye geldik. Bizim şairimize ve hatibimize izin ver!”
Hazret-i Peygamber:
“Hatibinize izin verdim. Söylesin bakalım!” buyurdu. Bunun üzerine hatipleri Utârid bin Hâcib kalktı, söze başladı:
“Üzerimizde fazlı ve minneti olan Allah’a hamdolsun ki buna lâyık O’dur. Bizi hükümdarlar eyledi. Bize çok mallar verdi ve biz bu mallarla iyilikler yapıyoruz. Bizi doğuluların en üstünleri yaptı, en çok sayıda olanlarından kıldı ve en tedarikli olanlarından yaptı. İnsanlar içinde bizim gibi kim olabilir? İnsanların yöneticileri ve onların üstünleri biz değil miyiz? Kim bizimle boy ölçüşmek istiyorsa bizim saydıklarımızın benzerini sayıp döksün. Eğer biz dilersek sözü daha çoğaltabiliriz. Fakat gereksiz uzatmadan çekiniyoruz ve biz böyle tanınıyoruz. Bir benzerini söylemeniz ve bundan daha üstününü göstermeniz için sözümüz bu kadardır” deyip oturdu.
Allah Rasûlü, Sâbit bin Kays’a:
“Kalk, bu adamın hitabesine cevap ver!” buyurdu.
Sâbit bin Kays -radıyallâhu anh- kalkıp sözü aldı:
“Allah’a hamdolsun ki gökler ve yerler onun yarattığıdır. Buralarda sözünü geçirmiş, hükmünü yürütmüştür. İlmi, yönetme kudretine dâhildir ve O’nun fazlından olmayan hiçbir şey yoktur.
Sonra kudretinin alâmetlerinden biri, bizi hükümdar kılması ve yarattıklarının en iyileri içinden peygamber seçmesi, o peygamberi de soyca en şerefli, sözce en doğru, toplum içinde itibar yönünden en üstün kılmasıdır. O’na kitap indirmiş ve yarattıkları konusunda O’na güvenmiştir. Bu sayede O, bütün âlemlerde Allah’ın seçtiği kişidir.
Sonra insanları O’na inanmaya çağırmış, kendi toplumundan muhacirler ve akrabalarından bazıları O’na îman etmişlerdir. Bunlar insanların en itibarlıları, insanların en güzel yüzlüleri ve yaptıkları işler bakımından en iyileridir. Sonra onlar halk içinde çağrıyı en önce kabul edenler olmuşlardır.
Rasûlullah bizi çağırdığında biz de kabul ettik. İşte biz Allah’ın ensârı (yardımcıları), Peygamber’inin vezirleriyiz ve insanlar Allah’a inanıncaya kadar onlarla savaşacağız. Allâh’a ve Rasûlü’ne inanan, malını ve kanını korumuş olur. Kâfirle sonuna kadar savaşırız. Onu ortadan kaldırmak bize kolaydır. Sözüm bu kadardır. Kendim ve sizin için, bütün mü’minler ve mü’mineler için Allah’tan mağfiret dilerim. Vesselâm.”
Zeberkān bin Bedr, Temim kabilesinin şairine:
“Kalk, sen de kendi faziletini ve kabilenin üstünlüklerini öne çıkaran bir şiir söyle!” deyince şair sözü aldı:
“Biz öyle şereflileriz ki, dengimiz yoktur. Hükümdarlar vardır bizden ve ibadethaneler dikmişizdir. Çevremizdeki kabileleri baskınlarla ne kadar zora sokmuşuzdur. Gücün varsa boyun eğdirirsin. Biz bir toplumla boy ölçüşürsek karşımızdakilerin bize baş kesmekten/teslim olmaktan başka seçeneği yoktur. Bu konuda bizimle tartışanı şöyle bir yoklarız. Sonra karşımızdaki geldiği yere döner. Bizim nâm u şânımız ise dillere destandır. Biz bu konuda direttik. Bizim karşımızda ise kimse diretemez. Biz, böbürlendiğimiz zaman yüceliriz.”
Temim’in şairi inşâdını bitirdiği zaman Rasûlullah Hassân bin Sâbit’e:
“Kalk ey Hassân, bu adamın sözüne cevap ver!” buyurdu. Hassân -radıyallâhu anh-, aynı vezinde cevap vermek üzere sözü aldı:
“Fihr’den ve kardeşlerinden olanlar, insanların uyması gereken âdetleri koyup gitmişlerdir. Onlar savaştıkları zaman düşmanlarını zarara uğratabilenlerdir. Veya kendilerinden olanlara iyilik etmek isterlerse bunu da başarırlar. Aklın varsa onlara düşmanlığı bırak. Çünkü onlarla savaşmak zehir içmek veya zehirli bir ot yemek gibidir.
Herkes bir başka hevâya düştüğünde Rasûlullah’ın kavmi ve yakınları ne güzel insanlardır! Onlar bütün kabilelerin en üstün insanlarıdır. İnsanlarla ister ciddî konuşsunlar, ister şaka yapsınlar...”
Hassân bin Sâbit sözünü bitirince Akra‘ bin Hâbis dedi ki:
“Babama yemin olsun ki bu iş (Hazret-i Peygamber’i kastederek) bu adama verilmiştir. Hatibi bizim hatibimizden üstün, şairi bizim şairimizden etkili, sesleri de bizimkilerin seslerinden gür!”
Temim heyeti, yarışma bitince Müslüman oldular. Allah Rasûlü yarışmacılara değerli mükâfatlar verdi. O gün Hazret-i Peygamber ve ashabı Sâbit bin Kays’ın hitabetinden ve Hassân bin Sâbit’in şiirinden dolayı memnun oldular.
Ali HÜSREVOĞLU
Cennet Müjdesi - 5 için tıklayınız..| < Önceki | Sonraki > |
|---|


İtalyan yazar Giovanni Papini, Türkçeye Kaçan Ayna ismiyle tercüme edilmiş kitabının altıncı öyküsünde sorar bu soruyu; Sen Kimsin?
Din görevlileri olarak, kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in hâdimliğini yürütüyoruz. Yaşayan bir ahlâk numûnesi olmak, yâni hâlimizle; sözümüzle, kalimizle etkili olduğumuzdan çok daha etkileyici olacaktır.
Benim pamuk salıncağım pembe beyaz bulutların üzerindeydi. Dünyaya geldikten sonra insanların pamuk ipliğinden sanki dayanıksız bir şeymiş gibi bahsetmelerine her zaman şaştım.
Keramet, Allah’ı seven, O’na itaat eden ve O’nun tarafından sevilen veli kullara, yine Allah tarafından ikram edilen olağanüstü hallerdir.
Evet, ‘Güneş, doğudan doğar’. Böyle terennüm etmiş Târık Torun, ‘Işık, doğudan gelir’ diyen Cemîl Meriç’e ithâf ettiği şiirinde. Bu iki tesbît, tabiî ki bilimsel ve fiziksel gerçekliğin ötesinde, teşbîh-i belîğ san’atiyle, insânlığın birikimine sunulan ‘ışığın’ (faydaların) menbâını tebârüz ettiren iki güzîde misâl..
Zamanın birinde verimli bir toprak, cömert bir güneş, göz alabildiğine geniş bir düzlük ve bu düzlükte tohumları yan yana atılmış; farklı özellikleri, başka güzellikleri, yekta tabiatlarıyla, aynı rüzgârda okşanan yapraklarının değişik kokular saldığı Ceviz ve Meşe adlı iki ağaç vardı.
Sabahın ışıkları günaydın diyor penceremden.. Bir esinti dokunuyor sertleşen çehreme...
nden vazge


Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.