Bununla
yetinmiyor, karşısındaki peygamberi
delilikle itham ediyor. Hâlbuki bu kitap bir veya birkaç topluma değil bütün
âlemlere bir öğüt, bir hatırlatmadır, buyruluyor.
Burada
Hazret-i Mevlana’yı ve onun Hazret-i Ebubekir ile Ebu Cehil’i birbirinden
ayıran noktayı tespitini görmemiz gerekiyor:
“Ebu Cehil, Hazret-i Ahmed’i görünce: «Hâşimoğulları’ndan çıkmış çirkin
bir suret!» dedi.
Hazret-i Peygamber ona buyurdu ki: «İşi azıtmakla beraber doğru
söyledin.»
Sıddîk-ı Ekber de O’nu görünce: «Ey güzeller güzeli! Ne doğudansın,
ne batıdan! Parlayışın kutlu olsun!» dedi.
Peygamber Efendimiz ona da: «Ey şu kıymetsiz dünya etkisinden
kurtulmuş sıddîkım, doğru söyledin.» buyurdu.
Orada bulunanlar: «Ey Efendimiz! Birbirine zıt söyleyen ikisine de:
‘Doğru söyledin.’ buyurdunuz. Sebebini açıklar mısınız?» dediklerinde
Efendimiz:
«Ben kudret eliyle cilâlanmış bir aynayım ki güzel-çirkin herkes Bana
bakar, kendini görür.» buyurdu. (Mesnevî,
1/2370-75)
Dolayısıyla
bu konuda Ebu Cehil’in sözü de, Ebûbekir’in sözü de doğru idi. Her ikisi de
O’na bakıp kendilerini olduğu gibi görüyorlardı. Bu iki kutbu birbirinden
ayıran nokta şu idi:
Ebu
Cehil’de kendi yapamadığını yapan, kendi ulaşamadığına ulaşan kabiliyete
kopkoyu düşman olma duygusu hâkimdi. Ebûbekir’de ise gerçek değere, gerçek
kıymete hayran olmak ve kendini O’nun uğrunda feda etme duygusu vardı.
Birbirine tamamen zıt bu iki duygu, aynı toplum içinde yaşayan, aynı kültürü
almış, aynı soydan gelen bu iki insanı birbirine tamamen zıt iki zirveye
taşımış oldu.
O’nu
her gördükçe Ebu Cehil’in hasedi arttı, bu feci duygu onu kemire kemire
insanlıktan çıkardı, kendini ve sürüklemek istediği toplumunu felâketlere
götürdü. Ebubekir ise o eşsiz güzelliği her gördükçe O’ndan aydınlana aydınlana
nûr-i mücessem oldu, O’na akrabasından daha yakın olma imkânını buldu,
peygamberlerden sonra en üstün insan olma ufkuna ulaştı.
Hazret-i Ebûbekir’i zirveye ulaştıran bu güzellik şahikası, O’na haset
gözüyle bakanları çileden çıkardı, çıldırttı. O’nun bu satırları yazan naçiz
bendesi de yıllardan beri «nazar ayeti»ni hep O’nun mübarek hilye-i
saadeti muhtevasında gördü, öyle kabullendi, öyle inandı. Yıllardan beri de
Muallim Naci’nin şu natını evrad edindi:
- Hüsn-i Kur’ân’ı görür insan olur hayran Sana
Dest-i kudretle yazılmış hilyedir Kur’ân Sana!
Ali HÜSREVOĞLU
| < Önceki |
|---|


İtalyan yazar Giovanni Papini, Türkçeye Kaçan Ayna ismiyle tercüme edilmiş kitabının altıncı öyküsünde sorar bu soruyu; Sen Kimsin?
Din görevlileri olarak, kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in hâdimliğini yürütüyoruz. Yaşayan bir ahlâk numûnesi olmak, yâni hâlimizle; sözümüzle, kalimizle etkili olduğumuzdan çok daha etkileyici olacaktır.
Benim pamuk salıncağım pembe beyaz bulutların üzerindeydi. Dünyaya geldikten sonra insanların pamuk ipliğinden sanki dayanıksız bir şeymiş gibi bahsetmelerine her zaman şaştım.
Keramet, Allah’ı seven, O’na itaat eden ve O’nun tarafından sevilen veli kullara, yine Allah tarafından ikram edilen olağanüstü hallerdir.
Evet, ‘Güneş, doğudan doğar’. Böyle terennüm etmiş Târık Torun, ‘Işık, doğudan gelir’ diyen Cemîl Meriç’e ithâf ettiği şiirinde. Bu iki tesbît, tabiî ki bilimsel ve fiziksel gerçekliğin ötesinde, teşbîh-i belîğ san’atiyle, insânlığın birikimine sunulan ‘ışığın’ (faydaların) menbâını tebârüz ettiren iki güzîde misâl..
Zamanın birinde verimli bir toprak, cömert bir güneş, göz alabildiğine geniş bir düzlük ve bu düzlükte tohumları yan yana atılmış; farklı özellikleri, başka güzellikleri, yekta tabiatlarıyla, aynı rüzgârda okşanan yapraklarının değişik kokular saldığı Ceviz ve Meşe adlı iki ağaç vardı.
Sabahın ışıkları günaydın diyor penceremden.. Bir esinti dokunuyor sertleşen çehreme...
nden vazge

