Mekke'de Bir Ev 1 için tıklayınız..
Savaş Kararı
Ebû Süfyan kervanının
vurgun tehlikesi atlatmasında anormal ne vardı? Kureyş’in filozofu diye bilinen
Utbe bin Rebî’a, Daru’n-Nedve toplantılarından birinde:
Koskoca Mekke, böyle derinliksiz insanların elinde oyuncak gibiydi. Bugün Mekke parlamentosu diyebileceğimiz Daru’n-Nedve’de hararetli tartışmalar sonucu savaş kararı alındı.
Baba - Oğul Bedir'e...
Süheyl, Ebû Cehl’in
görüşüne katılmıyordu. Diğer üyeler gibi o da savaşa gerek kalmadığı görüşünde
idi. Fakat Ebû Cehl’in şirretliği işi iddiaya bindirmiş, gurur meselesi
yapmıştı. Artık geri adım atılamazdı. Süheyl gergin bir şekilde eve gelmiş,
savaşa gideceğini zincire vurduğu oğullarına söylemişti. Ebû Cendel babasına merakla
soruyordu:
“–Babacığım, sen de
savaşa katılacak mısın?”
“–Babanı sen korkak mı
sanıyordun?”
Hâlbuki Ebû Cendel
babasının korkak olmadığını biliyordu. Korkak olmadığını kendisi de biliyordu.
Fakat Ebû Cehl’in gerdiği hava herkesi etkilemişti. Abdullah, kararını
vermişti. Ne yapıp yapıp savaşa katılmalıydı. Fakat bu zincirler altından nasıl
kurtulup da Bedr’e kadar gidecek ve babasının da içlerinde bulunduğu müşriklere
karşı savaşacaktı?
Karar vermek, plân
yapmak değildi. Şimdi iyi bir plân yapmalıydı. Babasının Ebû Cendel ile
konuşmasıyla geçen zamanı değerlendirip plânını yapmıştı:
“–Babacığım,
zincirlerimi çözer misin?”
“–Niçin çözecekmişim?”
“–Seninle beraber savaşa gideceğim...”
“–Benimle oynamıyorsun,
şaka yapmıyorsun değil mi?”
“–Kesinlikle...”
“–Senin yanında,
Müslümanlara karşı!”
“–Hem Muhammed’in
dininde olacaksın, hem Müslümanlara karşı savaşacaksın öyle mi?”
“–Artık Müslüman
değilim...”
Burada Ebû Cendel
beyninden vurulmuşa dönüyor. Kardeşinin sapıttığını zannedip sapıklığın
şerrinden Allâh’a sığınıyor:
“–Keşke ölseydim de
senden bunu duymasaydım kardeşim.” diyor. Abdullah sinirlerine hâkim. Babası
Abdullâh’a soruyor:
“–Beni kandıracağını mı
zannediyorsun?”
“–Seninle oynamadığımı
ve şaka yapmadığımı söylemiştim.”
“–Peki, bu kararı nasıl bu kadar çabuk verebildin?”
“–Bir anda savaş
meydanında olduğunu ve senin onlarca okun ve kılıcın hücumuna maruz kaldığını
hayal ettim. Ben burada iken senin başına bir şey gelirse ömür boyu kendimi
affedemeyeceğimi düşündüm.”
“–Yani orada beni
koruyacaksın?”
“–Evet babacığım. Haydi,
zincirlerimi çöz.”
Süheyl’in eli bir türlü
zincirleri çözmeye gitmiyordu.
“–Ben, bunca zamandır
bunu dininden döndürmeyi başaramadım. Açlıktan ölmeyi göze aldı, dininden
dönmeyi düşünmedi. Bunda muhakkak bir oyun olmalı…” demekten kendini
alamıyordu. Fakat oğlu bu arada kendisiyle oynamadığını, şaka da yapmadığını
ciddiyetle ifade etmişti. Buna da inanmalıydı. Ama niye inansındı? Şimdiye
kadar İslâm’dan dönen tek kişi olmuş muydu ki oğlu bunlardan biri olsundu? Bir
türlü eli gitmiyordu ama kafası karmakarışık bir şekilde Abdullâh’ın
zincirlerini çözdü. Kardeşi Ebû Cendel çok acı çekiyordu. Abdullah nasıl olur
da dininden dönerdi? Bunu bir türlü anlayamıyordu. Abdullah, kardeşini
rahatlatmadan Mekke’den çıkmak istemiyordu. Onunla özel görüşme yapmak ve
savaşa beraber gitmeye ikna etmek için babasından izin istedi. Süheyl buna izin
vermedi:
“–Biraz önce bizi
dinledi. Kararını vermiş olmalı. Senin görüşmenin bir faydası olacağını
sanmıyorum.” dedi. Abdullâh’ın ısrarı üzerine:
“–Çok kısa olmak
kaydıyla…” diye izin verdi. Abdullah, kardeşi Ebû Cendel’in odasına girdiğinde
çok mutlu idi. Yüzünde en küçük sarsıntı hissedilmiyordu. Ebû Cendel’in ilk
sözü:
“–Keşke senin eğilip büküldüğünü ve tekrar küfre döndüğünü görmeden ölseydim.” oldu. Abdullah, kardeşini teskin etmeye çalıştı:
“–Ne diyorsun, sen de
benim yaptığımı yapar mısın?”
“–Yani ben de gidip
savaşacağım, bunu mu demek istiyorsun?”
“–Evet. Niye olmasın?”
“–Niye böyle yaptın?
Allah seni doğru yola ulaştırmışken nasıl tekrar küfre ve şirke dönersin?”
“–Canım kardeşim, ben
Müslüman’ım. Rasûlullâh’ın müşriklerle yapacağı ilk savaşta eğer burada mahpus kalacak olursam üzüntümden
kendimi telef ederdim.”
“–Ama babamı
aldatmadığını ve şaka yapmadığını söyledin!”
“–Evet, ama biz şimdi
savaştayız. Savaş da bir hile ve tedbirdir. Mademki o bizi evlâdı olduğuna bakmadan zincire vurdu, biz niye
kendimizi teslim edelim?
“–Yani şimdi sen
müşriklere karşı savaşacaksın?”
“–Evet kardeşim.”
“–Peki, babamızla
karşılaşırsan onu öldürecek misin?”
“–Babamız bir müşriktir.
Eğer o beni öldürmek için saldırırsa herhâlde arkamı dönüp kaçmam. Şimdi
bunları bırak ve söyle, benim gibi yapıyor musun, yapmıyor musun?”
“–Niye bana daha önce
çıtlatmadın?”
“–Kararının ne olacağını bilemediğim için belki belli edersin, saklamayı beceremezsin, diye böyle yaptım. Ayrıca babana karşı çok zayıfsın. Bunu sen de biliyorsun.”
“–Hâlâ benim bir şey
becereceğime inanmıyorsun.”
“–İnanmak istiyorum,
kararını bildir. Hem uzun konuşmamızdan babam şüphelenebilir. Benim gibi
yapmayı dener misin?”
“–Hayır, ben Mekke’de kalmayı düşünüyorum.”
“–Peki, hoşça kal!”
Abdullah, kardeşiyle
görüşmüş olarak çıktı ve savaş hazırlığını yaptı. Süheyl’in kafası karışıktı.
Süheyl, oğlu Abdullâh’ın canından fazla sevdiği Muhammed’in dininden döndüğünü
söylediğinde beyninden vurulmuştu. Oğlunun Müslüman olduğundan fevkalâde
rahatsızdı. Bu rahatsızlık, bu cömert adamın dengesini bozmuş, evini
hapishaneye çevirmesine sebep olmuş, oğullarını aç bıraktırmıştı. Süheyl bu
durumdan da kesinlikle rahatsızdı. Fakat oğlunun dininden döndüğünü kendi
kulaklarıyla duyduğunda yaşadığı şok, Müslüman olduğunu duyduğunda yaşadığı
şoktan daha yıkıcı idi. Eğer bu genç, Süheyl’in oğlu ise dininden dönmemeli, bu
işkenceye de erkekçe dayanmayı bilmeliydi. Çünkü bugün Muhammed’i kandırmayı
düşünen bir kimse, yarın Süheyl’i kandırmayı niçin düşünmesindi?
“–Oğlum atına binip de
uçuşa geçtiği anda kimse ona yetişemez ey Ebu’l-hakem!”
Süheyl burada kırgın,
fakat gururu yerinde idi. Çünkü oğlu hakkında yanılmamıştı. Ebû Cehl’e
söylediği son cümle oğluyla övüncünden başka bir şeyin ifadesi değildi. Oğlu
Abdullah ile Mekke’de görüşürlerken ona söylediği en önemli söz de şu idi:
“–Yazık sana! Ben seni
sağlam bir çelik sanırdım. Kırılmalıydın, fakat eğilip bükülmemeliydin. Sana
olan zannımı boşa çıkardın!”
Bu sözleri söylerken
Süheyl gerçekten üzgündü. Ama Bedir meydanında morali düzelmişti. Süheyl’in bu
ilkeli tutumu, onu geç de olsa İslâm’la tanıştırdı. Savaş öncesinde oğlu
Abdullâh’ın babasıyla mübareze dilemesi, Süheyl’in savaş sonrası esir alınıp
Medine’ye götürülmesi ve sonraki olaylar onun İslâm’la tanışmasını
çabuklaştırmadı. İçinde evirip-çevirdiği bir şeyler vardı. Boğazına
düğümlenenleri söylemesine bir engel bulunmamasına rağmen söyleyemiyordu. Aslında
kendi gibi düşünmeyenlere söz ve hayat hakkı tanımayan kendisi ve çevresi idi.
Ancak bu saplantı, onun gözüne Müslümanları da yanlış gösteriyordu.
Süheyl esirler arasına
katılmışken bazı sert davranışlarıyla dikkat çeken Hazret-i Ömer,
Rasûlullah’tan Süheyl’in ön dişlerini sökmek için izin diledi. Gerekçesi,
Süheyl’in İslâm aleyhine nutuk atması, halkı olumsuz yönde etkilemesiydi.
Peygamber Efendimiz:
“Ben kimseye müsel
yapamam. Yani organları üzerinde değişiklik/eksiltme/işkence yapamam. Yoksa
Allah benim peygamber olduğuma bakmadan aynını bana yapar.”
Peygamberimiz devamla:
“Ne bilirsin, belki o
bir zaman gelir, seni memnun edecek bir durumda bulunur!” buyurmuştu. Hazret-i
Ömer geri adım attı. Müslümanlar, kendilerine karşı savaşanlardan veya herhangi
bir zamanda sözlerine ihanet edenlerden hiçbirine organları üzerinde işkence
yapmadılar. Fakat müşrikler Bedir’den bir yıl sonraki intikam savaşları olan
Uhud’da şehid ettikleri yetmiş kişiden çoğuna karşı bu insanlık suçunu hiç
tereddüt etmeden işlediler.
Bunlardan biri şöyle
idi: Ebû Süfyan, Hamza’nın Vahşî tarafından şehid edildiğini gördüğünde O’nun
Bedir’de öldürdüklerini kastederek ve hatırlatarak:
“–Al hayırsız!” diyerek
mızrağını Hamza’nın yüzüne batırıyordu. Müslümanlardan biri Ebû Süfyan’ı görüp:
“–Ey Ebû Süfyan, amcan
oğlunun ölüsünü mızrağınla tartaklamayı nasıl için kaldırıyor?” diye seslenince
görüldüğünün farkına varıp rahatsız olan Ebû Süfyan:
“–Sakın beni rezil etme!
Ne olur bunu bende gördüğünü kimseye söyleme, gizli tut!” ricasında bulundu.
Ebu Süfyan bu hatayı bütün insanlığın ve tarihin önünde işlediğinin farkında
değildi. Bu, müşriklerin yaptığı sayısız müsel cinayetinden sadece birisi idi.
Biz tekrar Bedr’e dönelim:
Bedir’den ayrılırken
ölülerini gömmeden savaş meydanını terk ettiler. Müşriklerin ölüleriyle
Müslümanların şehidlerini Müslümanlar defnettiler. Bu, iki medeniyeti
karşılaştırmak için net bir ayıraçtır. İki medeniyetten hangisinin insana değer
verdiğini göstermek için yeterlidir. Müşrikler, başkumandanlarını ve yetmiş
kadar azılı öncülerini kaybetmişliğin perişanlığıyla Mekke’ye dönerlerken
Müslümanlar da beraberlerindeki yetmiş kadar esirle Medine’ye dönüyorlardı.
Başlarında Peygamberimiz bulunuyordu. Taşkınlık yapabilirlerdi. Çünkü zafere
ulaşmışlardı. On üç yılı haksız yere kendilerine cehennem edenleri ortadan
kaldırmanın bir sevinci olmalı değil miydi? Belki biz böyle bir sevincin
varlığını hayal edebiliriz. Ancak kesin bildiğimiz bir şey vardı ki, başta
Peygamberimiz olmak üzere kimsede bırakın bir sevinç bulunmasını, üstelik bir
burukluk vardı. Bu sebeple, değişmez vasfı âlemlere rahmet olan Efendimiz,
yolda esirlerin tümüne şöyle bir bakmış, sonra:
“Eğer Abdullah bin
Cüd’ân hayatta olsa da: «Muhammed, bunları benim hatırım için serbest bırak!»
deseydi, hiçbir şeysiz serbest bırakırdım.” buyurmuştu.
Çoğu Mekke eşrafından
olan bu insanların istisnasız hepsinin İslâm’la şereflenmesi için elinden gelen
hassasiyeti gösteriyor, hangi sebeple ve şekille olursa olsun gururlarının
kırılmasını istemiyordu.
Peki, bunlar Mekke’de
O’na aynı şeyi düşünmüşler miydi? Şimdi böyle olmasaydı da, Muhammed ve
arkadaşları onların elinde esir olup da Mekke’ye götürülüyor olsalardı, acaba
nasıl muamele ederlerdi? Kendi ölülerini savaş meydanında bırakıp giden
insanlar; “Bizim dinimizi parçaladın!” diye suçladıkları insanlara neler
yapmazlardı? Bedir’den Medine’ye dönüş yolunda Müslümanlar muzaffer olmalarına
rağmen kendileri daha bol buldukları hurmayla yetinmelerine karşılık esirlerine
daha az bulunan ve daha kıymetli olan, aynı zamanda sıcak iklimde hurma kadar
hararet yapmayan ekmek ikram ediyorlardı. Bunlar dün kendilerini bir lokma
ekmeğe muhtaç bırakan, yurtlarını, yuvalarını, ticaretlerini bırakmaya mecbur
eden müşriklerin kafalarına sığmayacak kadar büyük şeylerdi.
Peygamberimiz’in
esirlere uygulanmasını emrettiği ilkelerden etkilenen bazı esirler bu
muamelenin tesiriyle Müslüman olmuşlar, bazıları gururlarını yenemeyip yıllarca
kararsızlık içinde kıvranmışlardır. Yolda Süheyl, yenilmiş esirler arasında;
oğlu Abdullah muzaffer Müslümanlar arasında. Abdullah zaman zaman babasına
yaklaşıp biraz yalvarma, biraz üzüntü, biraz da öfke ile karışık;
“Ne olur babacığım,
Müslüman olsan da câhiliye dönemindekinden daha şerefli bir adam olsan!” derken
Süheyl kızarıp bozarıyor, bir cevap veremiyordu. Belki esaret altında iken
Müslüman olmayı gururuna yediremiyor, kim bilir ne hesaplar yapıyordu.
Medine’ye varıldıktan sonra esirlerin durumu karara bağlanmış, okuma-yazma
bilenlerin on Medineli çocuğa okuma-yazma öğretmesi, bilmeyenlerin sembolik bir
fidye karşılığında serbest bırakılması karara bağlanmıştı.
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


İtalyan yazar Giovanni Papini, Türkçeye Kaçan Ayna ismiyle tercüme edilmiş kitabının altıncı öyküsünde sorar bu soruyu; Sen Kimsin?
Din görevlileri olarak, kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in hâdimliğini yürütüyoruz. Yaşayan bir ahlâk numûnesi olmak, yâni hâlimizle; sözümüzle, kalimizle etkili olduğumuzdan çok daha etkileyici olacaktır.
Benim pamuk salıncağım pembe beyaz bulutların üzerindeydi. Dünyaya geldikten sonra insanların pamuk ipliğinden sanki dayanıksız bir şeymiş gibi bahsetmelerine her zaman şaştım.
Keramet, Allah’ı seven, O’na itaat eden ve O’nun tarafından sevilen veli kullara, yine Allah tarafından ikram edilen olağanüstü hallerdir.
Evet, ‘Güneş, doğudan doğar’. Böyle terennüm etmiş Târık Torun, ‘Işık, doğudan gelir’ diyen Cemîl Meriç’e ithâf ettiği şiirinde. Bu iki tesbît, tabiî ki bilimsel ve fiziksel gerçekliğin ötesinde, teşbîh-i belîğ san’atiyle, insânlığın birikimine sunulan ‘ışığın’ (faydaların) menbâını tebârüz ettiren iki güzîde misâl..
Zamanın birinde verimli bir toprak, cömert bir güneş, göz alabildiğine geniş bir düzlük ve bu düzlükte tohumları yan yana atılmış; farklı özellikleri, başka güzellikleri, yekta tabiatlarıyla, aynı rüzgârda okşanan yapraklarının değişik kokular saldığı Ceviz ve Meşe adlı iki ağaç vardı.
Sabahın ışıkları günaydın diyor penceremden.. Bir esinti dokunuyor sertleşen çehreme...
nden vazge

