(Özet: Süheyl bin Amr, Müslüman olan çocuklarını Mekke’deki evine
hapsetmişti. Bedir Savaşı’nda esir düşen Süheyl, Mekke’ye döndü. Hudeybiye
Anlaşması’nda Mekke’yi Süheyl temsil etti. Anlaşma metnine Rahman ve Rahim
isimlerini ve Rasûlullah ibaresini koydurmadı. Mekke’deki Müslümanların
Medine’ye geçmelerini engelleyici madde koydurttu.Mekke'de Bir Ev 3 için tıklayınız..)
Ebû Cendel, Hudeybiye Anlaşması’nda metne Müslümanlar aleyhine
koydurduğu maddeleri övünerek anlatan babasına cevap verdi:
“–Bak babacığım, sana söyleyeyim: Senin, benden başka derdinin
kalmamış olduğu anlaşılıyor. Çünkü ileri sürdüğün maddenin başka bir anlamı
yok. Ben Medine’ye kaçmadığım, burada bağlı kaldığım zaman senin problemin
kalmıyor. Hâlbuki Peygamberimiz’in derdi bundan ibaret değil. Söyler misin
bana? Müslüman olduktan sonra kaç kişi sizinle yaşamayı tercih etti? Sizinle
kalmak için Medine’den kaç kişi buraya kaçtı? Siz, ileri sürdüğünüz anlaşma
maddeleri ile artık hiçbir dayanağınızın kalmadığını ağzınızla itiraf
ediyorsunuz. Peygamberimiz ise kendi gücünü ve arkadaşlarının vicdanında yer
etmiş îmanın gücünü çok iyi bildiği için sizinle oynuyor. Hiçbir kıymeti
olmayan maddelerinizin reddi için kendini yormuyor. Gelecek sene O, bu sene
engellediğiniz umresini kaza etmeye gelince sizin kayalıklara çıkıp seyretmekten
başka elinizden bir şey gelmeyecek. Mekke sabırsızlıkla O’nu bekliyor. Sizin
umduğunuzdan çok kısa bir süre sonra da Mekke’ye bir daha gitmemek üzere
gelecek. O zaman siz buralarda duramayacak, çil yavrusu gibi dört bir yana
dağılacaksınız.”
“–Bunları nereden seziyorsun ey aşağılık hayırsız?”
“–Allâh’ın kalbime koyduğu îman ışığıyla babacığım.”
“–Ben, niye sezemiyorum?”
“–Hâlâ içinde yüzmeye devam ettiğin şirk ve küfür senin gözlerini
bağlamış, görmez etmiştir.” “–
Babanla hâlâ böyle mi konuşuyorsun?”
“–Özür dilerim babacığım.”
Bundan sonra Ebû Cendel, Ebû Basir gibi birkaç arkadaşıyla beraber
Mekke’den kaçmış, Mekkelilerin Şam ticaret yolunda uğranmadan geçilemeyecek bir
noktasına karargâh kurup Mekkelileri tedirgin etmeye başlamışlardı. Bundan Mekke’nin
neşesi kaçmıştı. Şuncağız bir engel Mekke ticaretini boğmak için yeterli idi.
Ebû Süfyan Süheyl’i çağırıp hakaret ederek:
“–Bu gençleri Şam yolundan çek. Oğlun eşkıyalığa başladı. Bizden
kimi yakalarlarsa soyuyorlar, soyamazlarsa öldürüyorlar. Git Muhammed’e,
bunları oradan alsın, ne yaparsa yapsın. Çünkü bu işi başımıza O’nunla yaptığın
anlaşmayla sen getirdin.”
dedi.
Süheyl zaten mahcup ve gergindi:
“–Ben bunu zafer sanıyordum. Böyle olacağını bilir miydim? Hem sen
niye gidip de adama şart koşmadın? Niye beni ileri sürdün?” diye cevap verdi.
Ebû Süfyan Mekke’yi koruyan tek adam olduğunu îmâ ile:
“–Bu adamla savaşmaya benden fazla gayret eden birini tanıyor
musunuz? Ama öfkeden o hâle gelmişim ki, adamı görmeğe tahammülüm yoktur.” diyerek kendini savundu.
Fakat Medine’ye gidip, Ebû Cendel ve arkadaşlarını Şam yolundan
çekmesi için Muhammed’e yalvarmaktan başka çare yoktu ve bu iş için Ebû
Süfyan’dan daha uygun kimse bulunmuyordu. Ebû Süfyan, burnundan soluya soluya
Medine’ye gitti.
Hazret-i Ebûbekr’i bulup görüşmek istedi. Olmadı. Ömer
-radıyallâhu anh-’ı gördüğünde bir şey diyecek oldu. Hazret-i Ömer fırsat
vermeden:
“Eğer sizinle savaşmak için yeryüzünde hiçbir şey bulamasam
karıncalardan ordu kurar yine sizi tepelerim.” deyince kapılar kapanmış oldu. Peygamber’i
aradı. O da, temsilcileri tarafından ileri sürülen maddelere sadık kaldıklarını
ve anlaşmayı tek taraflı bozmayı düşünmediklerini söyledi. Devamla:
“Onlar sizin çocuklarınız. Hem anlaşma dışındadırlar. Onları tutun
Mekke’ye götürün, rahat edin.” dedi. Hazret-i Ali ise onunla oynamayı tercih etti:
“Kim kimi himayesine alabiliyorsa alıp sığındırsın.” dedi. Ebû Süfyan Hazret-i Ali’nin söylediği
sözü Mekke’ye kadar düşündü, ne anlama geldiğini çözemedi.
Ebû Süfyan mağlûp ve eli boş dönmüştü. Yapacak şey yoktu. Mekke,
artık yöneticilerine inanmıyor, güvenmiyordu.
Vakti gelince şanlı Peygamber ve arkadaşları Mekke’ye girdiler. O
güne kadar kendilerini yenemeyenler, O’nunla yüzleşme gücünü kendinde bulamayanlar
kaçmışlar, çil yavrusu gibi dağılmışlardı.
Safvan bin Ümeyye, Ebû Cehl oğlu İkrime, Abdullah ve Ebû Cendel’in
babaları Süheyl de bu kaçanlar arasında idi. Yüce Peygamber bunlardan kim gelip
özür dilese ve îman ettiğini söylese kabul ederdi. Gururlarını kırmaz,
şahsiyetlerini incitmezdi. Fakat onlarda bu yüz ve cesaret yoktu.
Âlemlere Rahmet Efendimiz câhilî kalıntıların, buna ilâve olarak
Müslümanlardan herhangi birinin onları incitecek bir söz sarf etmemesi için
tedbir almış:
“İkrime yarın gelecektir. Kimse onu babasının adıyla anıp
incitmesin. Ölüye hakaret, diriyi incitir.” buyurmuştu. Süheyl için de:
“Kimse Süheyl’i görünce onu huylandıracak/incitecek bir bakışla
bakmasın. Süheyl aklı başında ve şerefine düşkün adamdır.” buyurmuştu.
Bir zaman önce Mekke’yi kendileri için cehenneme çeviren
babalarını, Rasûlullâh’ın huzuruna oğulları getirmiş ve Süheyl bunca yıldan
sonra îmanla müşerref olmuştur. Süheyl, anlamsız ve gereksiz bir gururun
kendisini bu kadar yıl karanlıkta bıraktığına derinden üzülmüş, yıllarca
gözyaşı dökmüş, oruç tutmuştur. Peygamber Efendimiz’in vefatından sonra bedevî
Arapların:
«Namazı kılarız, fakat zekât vermeyiz!» düşüncesiyle başlayan irtidat hareketlerine
karşı en etkili nutku Süheyl bin Amr vermiş ve ifadelerinde kullandığı:
“İslâm’a en son girenler siz oldunuz. İlk çıkanlar da siz mi
olacaksınız?”
cümlesiyle tarihe geçmiştir. Ebû Cendel, Rasûlullâh’ın Hazret-i Ömer’i Bedir
sonrası Süheyl’in dişlerini sökmekten men edişini ve bugünü o günden gören
basiretini hatırlatmış, bu hatırlatış Süheyl’i derinden etkilemiş ve Süheyl:
“Bundan sonra bizim için tek kurtuluş çaresi cihada devam
etmektir.” diyerek devamlı sûrette cihada katılmış, diğer günlerinin çoğunu
da oruçlu geçirmiştir.
Bir zamanlar İslâm’ın yüce Peygamberi’ne hangi kötülüğü yapsa az
görecek olanlar şimdi, O’nun uğrunda her şeylerini feda etmeğe hazır idiler.
Ebû Süfyan günün hiçbir vaktinde O’ndan ayrılmak istemiyor, Süheyl O’nunla
geçirdiği her dakikayı hayatının en mutlu anları sayıyor, İkrime O’na
düşmanlıkla geçirdiği günlerin günahlarından kurtulmak için Allah’tan şehâdet
istiyor, dayanılmaz bir duygu yüküyle Kur’ân’ı açıp da daha okumaya başlamadan:
“Bu Rabbimin sözü! Bu Rabbimin sözü!” diyerek içi eriyip
gidiyor, birkaç âyet okuma gücünü bulamayarak bayılıp gidiyordu. Dün, en çok
nefret ettiği insan, bugün ona bütün insanların en sevgilisi idi. Bu insanlar
için bunu sağlayan hiç şüphesiz ki Canlar Cânı Efendimiz’in akıl almaz sabrı ve
bağışlama gücü idi.
İntikam almak için fazla güce gerek yoktu. Ama bağışlayabilmek
için muazzam bir güce ihtiyaç vardı. İşte bu güç O’nda vardı. Bu gücün kaynağı
da hiç şüphesiz ki bütün âlemlerin terbiye edicisi Allah’tı. Eğer kullarına bu
dayanma gücünü O vermeseydi kimse bir şey yapamazdı.
Bu insanları Son Peygamber’e düşman eden şey, konuyu şahsî
zannedip; “Bu işi milletin başına Muhammed’in çıkardığı”nı zannetmeleri
idi. Ama şimdi Hazret-i Muhammed’i Allâh’ın gönderdiğini, bu dinin O’nun şahsî
arzusu veya projesi olmadığını anlamışlardı.
Bundan sonra şirk ve küfür döneminde işledikleri günahların
afvolunması için cihaddan cihada koşmaktan başka yol bulamıyorlardı.
Ali Hüsrevoğlu
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


İtalyan yazar Giovanni Papini, Türkçeye Kaçan Ayna ismiyle tercüme edilmiş kitabının altıncı öyküsünde sorar bu soruyu; Sen Kimsin?
Din görevlileri olarak, kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in hâdimliğini yürütüyoruz. Yaşayan bir ahlâk numûnesi olmak, yâni hâlimizle; sözümüzle, kalimizle etkili olduğumuzdan çok daha etkileyici olacaktır.
Benim pamuk salıncağım pembe beyaz bulutların üzerindeydi. Dünyaya geldikten sonra insanların pamuk ipliğinden sanki dayanıksız bir şeymiş gibi bahsetmelerine her zaman şaştım.
Keramet, Allah’ı seven, O’na itaat eden ve O’nun tarafından sevilen veli kullara, yine Allah tarafından ikram edilen olağanüstü hallerdir.
Evet, ‘Güneş, doğudan doğar’. Böyle terennüm etmiş Târık Torun, ‘Işık, doğudan gelir’ diyen Cemîl Meriç’e ithâf ettiği şiirinde. Bu iki tesbît, tabiî ki bilimsel ve fiziksel gerçekliğin ötesinde, teşbîh-i belîğ san’atiyle, insânlığın birikimine sunulan ‘ışığın’ (faydaların) menbâını tebârüz ettiren iki güzîde misâl..
Zamanın birinde verimli bir toprak, cömert bir güneş, göz alabildiğine geniş bir düzlük ve bu düzlükte tohumları yan yana atılmış; farklı özellikleri, başka güzellikleri, yekta tabiatlarıyla, aynı rüzgârda okşanan yapraklarının değişik kokular saldığı Ceviz ve Meşe adlı iki ağaç vardı.
Sabahın ışıkları günaydın diyor penceremden.. Bir esinti dokunuyor sertleşen çehreme...
nden vazge

