Pazartesi, 03 Mart 2008 02:25
Çağımızda insan hakları konusu daima gündemde kalmakta ve gündemdeki
yerini korumaktadır. Büyük ölçekte dünya gündeminde de bu konu üzerinde
durulmaktadır. Bu noktadan kültür dünyamıza bir göz gezdirdik, bu konuda Asr-ı
saadette ilginç olay ve örneklerle karşılaştık. Sizi bu olaylardan biri ile baş
başa bırakıyoruz:
Hicretin
17/638. yılında Hz. Ömer; Mescid-i Haram'ın (Kâbeyi çevreleyen mescit) ve
Medine Mescidi'nin genişletilmesine karar verdi. Bu iki mescit ihtiyaca cevap
vermiyor ve dar geliyordu. Çözüm her ikisini de genişletmekti. Hacıların ve iki
şehrin nüfusu da artmıştı. Zaten Mescid-i Nebevi Rasulullah döneminde küçük bir
alana inşa edilmişti. Artık cemaatle kılınan namazlara bile dar geliyordu.
Hz.
Ömer öncelikle Medine Mescidi'nin çevresindeki evleri istimlak ederek satın
aldı. Peygamber Mescidi'nin bitişiğinde, kıble duvarının batı köşesinde, Hz.
Abbas'ın da bir evi bulunuyordu. Hz. Ömer, ona da evini satma teklifinde
bulundu ve Hz.Abbas'a sordu:
"Evini
bana satmaz mısın?"
Abbas:
"Satmıyorum"
diye karşılık verdi.
Evini
satmaya gönlü yoktu. Mescidi genişletmek için de olsa evi satmak istemiyordu.
Ev, mescidin kıble duvarına bitişikti, yeri ve mevkii güzeldi. Diğer yandan ev
onundu. Onu satma kararını verecek kişi de kendisiydi. Ayrıca İslam; kendisine
mal ve can güvenliği teminatı veriyordu. Bunlar iki önemli insan hakkıydı.
Devlet de; Müslüman ve gayr-i Müslim ayrımına gitmeksizin vatandaşların mal ve
can güvenliklerini korumaya mecburdu. Hz. Ömer; evi parayla alamayacağını
anlayınca, ona bir başka teklif sunmayı düşündü Çünkü mülk sahibini satmaya
zorlayamazdı:
"Eğer
satmıyorsan, hibe et/bağışla."
Hz.
Ömer Ehl-i Beyt'i çok sever ve sayardı. Hz. Abbas'ı da sevip sayıyordu. Bunların
yanında ise calib-i dikkat başka bir husu vardı ki o da şuydu; Hz. Ömer; bütün
Arabistan'a, Irak'a, Suriye'ye, İran’a, Azerbaycan'a, Ermenistan'a, Anadolu'nun
doğusu ve güney doğusundan bir kısmına ve Trablusgarb'a kadar tüm kuzey
Afrika'ya hükmeden büyük bir devletin başkanıydı. Rasulullahın ikinci halefi,
Emiru'l-Mü’minindi. Hz. Abbas'ın bir iki odalı küçücük evini Mescid-i Nebi'ye katmak istiyor, ancak bunun için evi devlete
satmasını veya hibe etmesini bekliyor ve elinden bundan başka bir şey de
gelmiyordu. İnsan/kul haklarına itina gösterilmeydi. Bu durum onun
despot, baskıcı ve dayatmacı olmasını engelliyordu. Bu devlet; insanları,
haklarını ve adaleti ayakta tutmak için vardı.
Hz.
Ömer, insan haklarını, -Bunun içinde can ve mal güvenliği, din tutma ve tuttuğu
dini serbestçe yaşama özgürlüğü de vardı- adaleti, hukukun üstünlüğünü hiçe
sayan bir diktatör, bir baskıcı ve dayatmacı değildi. Böyle olsaydı; evi
sahibinden zorla alabilirdi. Hem evi satmak, satmamak veya hibe etme işi; İslam
açısından bir "ibadet" niteliği taşıyordu. Halife bir başka
yol önerdi:
"Öyleyse
evini, kendi elinle yık ve mescide kat."
Hz.
Abbas'ın buna da gönlü yoktu. Gönlü yoksa kimse ona evini yıktıramazdı.
Yıktırmak isteyen bir halife bile olsa durum değişmezdi. Çünkü yeni yönetim
anlayışında, Hz. Peygamberin temelini attığı düzen ve işleyişte; gerçekten can
ve mal güvenliği vardı, İslam; kimsenin mülkiyetine başkasının tasarruf
edemeyeceğini, gasp ve hırsızlık yoluyla ona sahip olamayacağını açıklamış ve kurallaştırmıştı.
Bu ilke ve anlayış başından beri geçerliydi. Fakat bu küçük arsa, Mescid-i Nebevi
için gerekliydi. Hz. Ömer sonunda:
"Bunlardan
(bu tekliflerden) birini yapacaksın! Bu evi çaresiz senden alacağım" diyerek Hz. Abbas’a sert çıktı.
Hz.
Abbas hakkını koruma konusunda geri adım atmadı. Halife de olsa kimsenin
kendine baskı yapmaya hakkı olmadığını biliyordu. Hz. Ömer aynı zamanda bir hâkim/yargıç
hüviyetindeydi. Hz. Abbas bunu biliyordu ama onun kararına razı değildi.
Konunun bir başka mahkemede çözülmesini istedi. Hz. Ömer'e:
"Aramızda
hakemlik/hâkimlik edecek birini bul dedi ve
ekledi:
"Übeyy
b. Ka'b aramızda hakemlik/hâkimlik yapsın."
Hz: Ömer cevap
verdi:"Kabul ediyorum."
Übeyy;
Neccar Oğullarındandı. İkinci Akabe biatinde Müslüman olmuştu. İslam hukukuna
vâkıf, İslam'a girmeden, Tevrat ve İncil okumakla vakitlerini geçiren kültürlü
biriydi. Hz. Peygamberin sağlığında hafız olmuş; ezberlediği sureleri ona
dinletip kontrol ettirmişti. Rasulullah onun Kur'an okuyuşunu pek beğenirdi.
Hz. Peygamber'den pek çok hadis de rivayet etmişti. O gerçekten kültürlü ve âlim
biriydi. Birlikte Übeyy'e gittiler. Derken Übeyy hâkimliğinde mahkeme başladı. Hâkim
iki tarafı dinledi, sonra Halife Ömer'e döndü ve hükmünü açıkladı:
" Öyle
biliyorum ki; bu adamı razı etmezsen evinden çıkaramazsın."
Kişi
gönül rızasıyla malını satabilir, onu karşılıksız bağış da yapabilirdi. Fakat
bu konuda zorlama, baskı ve dayatma; zulüm ve haksızlık olurdu. Ayrıca baskıcı
tutum, insan hakkı ihlali demekti. Mal/hak sahibinin elinden, zorla malı
alınamazdı. Zulüm ise; adaletsizlik demekti ve hakları az veya çok
kısıtlamaktı. Kısıtlama, hakların bir kısmını ve çoğunu sahibinden haksız yere
almak değil miydi? Oysa kul/insan hakkı önemliydi. Yüce Allah bile insan
hakkını affetmeyeceğini açıklıyor; hak sahibi ile hak yiyenin helalleşmesi
gerektiğini ifade ediyordu. Hakkı yenen veya hakları elinden alınan insan;
dünyada olmasa bile ahirette hakkını alacaktı.
"Razı
etmezsen evinden çıkarmazsın" sözü üzerine
Hz. Ömer sordu:
"Bunu
Allah'ın Kitabı'ndan mı, Rasulullahın sünnetinden mi çıkarıyorsun?"
İslam
Hukukunu bilen Halife; hükmün kaynağını araştırıyordu. İslam Hukukuna göre,
hükümlerin ve kuralların iki ana kaynağı vardı. Öncelikle Allah'ın Kitabı, ikinci
hüküm kaynağı da sünnetti. Sünnet yol, iz, kanun, yöntem demekti. Bu yol ve iz;
Hz. Peygamber'in yolu, izi ve çığırıydı.
Übeyy
hükmü bir âyetten mi, Rasulullahın bir sözü, uygulaması ve yönteminden mi
çıkarıyordu? Kuran ve Sünnet/Peygamber yolu birbirinden ayrılmaz bir bütündü.
Rasulullahın, Kuran’ın sınırları dışına taşacağı, ona aykırı icraatte
bulunacağı ve sünnet koyacağı düşünülemezdi. Bir peygamber olarak Kurân'ın
kurallarını en iyi anlayan oydu. Önemli bir kuraldır: İyi anlamayan, iyi öğretemez.
O takdirde Kuran yanlış anlaşılmış olmaz mıydı? Anlaşılmayan bir kitap da yok
hükmündedir. O Kurân'ı anlayıp, anlatıp, yorumlayıp uygulamazsa, sonra bunu kim
daha güzel yapacaktı?
Hâkim
Hz. Ömer'e cevap verdi:
"Rasulullahın
sünnetinden."
"Nasıl?'
Übeyy
konuştu:
"Ben
Rasulullahın şöyle buyurduğunu işittim: 'Hz. Davut'un oğlu Süleyman
Beytü'l-Makdis'i yaparken; duvarlarından hangisini yaptırıyorsa yıkılıyordu.
Bunun üzerine Cenab-ı Hak ona: 'Sen mülk sahibini razı etmedikçe, mescidi
tamamlayamazsın' diye vahyetti."
Konunun
aslı şuydu: Yüce Allah, Hz. Süleyman'a başkenti Kudüs'te Mescid-i Aksâ'yı yapmasını
emretmişti. Binanın yeri halktan birine aitti. Hz. Süleyman yeri adamdan satın
aldı. Satış işlemleri bitince satan:
"Bana
verdiğin para mı, aldığın arsa mı daha değerlidir?" diye sordu. Bir devlet başkanı olan Hz. Süleyman:
"Senden
aldığım arsa daha değerlidir" dedi.
Gerçek
buydu. O da gerçeği dile getirmişti. Bir Peygamber olarak arsanın değeri
konusunda gerçek dışı konuşamazdı. Adam:
"Öyleyse
malımı vermiyorum" dedi ve satıştan caydı.
Hz.
Süleyman fiyat arttırdı ve arsayı yeniden aldı. Fakat adam yine aynı soruyu
sordu, aynı cevabı alınca; yine satıştan caydı. Üçüncü kez satış işlemi
yapıldığında, arsa sahibi artık memnundu. Çünkü arsayı değerine sattığına
inanıyordu
Ubeyy
de:
'Razı
etmezsen, bu adamı (Abbas'ı) evinden çıkaramazsın" dedi.
Hüküm
buydu. Adalet, hukukun üstünlüğü, kul/insan haklarına saygı, mal ve can
güvenliğinin korunması Hz.Abbas'ı sevindirmişti.
İşte
büyük bir devletin yöneticisi, halktan herhangi biri ile mahkemede karşılaşıyor
ve hâkim, halifeyi haksız çıkarabiliyordu. Halife ise, devlet gücünü
kullanarak; baskı, dayatma, hakların kısıtlanması ve elden alınması sureti ile haksız
güç kullanma yoluna gidemiyordu. Buna başvurup zalimliği ve hukuksuzluğu tercih
etmiyordu. Hz. Abbas Übeyy'e dönerek:
"Madem
böyle hükmettin, ben de evimi Allah yolunda, Müslümanlara bağışladım" dedi.
Bu
olay, insan haklarına saygı ve hakların korunması, mal güvenliği açısından
önemlidir. Günümüzde de sosyal devlet naraları atanların bu hadiseden ibret
alarak bu hadisedeki fikri arka planı iyi araştırmalarını temenni ediyoruz.
-Prof. Dr. Murat Sarıcık-
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


Duyan var mı taşların sessiz çığlıklarını
Yöneli
Çıkmıyor avazım haykırsam boşa
Ruhumuz ile bedenimizin bütünleştiği o uzun yolculuktan döndükten, uykumuzu alıp dinlendikten sonra hali hazırda bir sofranın önünde oturuyor buluruz kendimizi. Hiç birimizin sofrası diğerimizin sofrasına benzemez.

Gözlerime çarpan gün ışığı ile birden uyandım, ensemde bir ağrı her zamankinden, 



Yorumlar
Söylemleri, giyim tarzları ile yaşantıları arasında çelişen biri, en büyük kötülüğü temsil ettiği fikre, mesleğe ve cemiyete yaparlar. Ayrıca o fikrin, neşvünema bulabilmesi ve yeni üyeler kazanabilmesi de savulan fikirlerin yaşanılması ile kaim olacağı unutulmamalı. Temsil ettikleri mesleğin, kurum ve kuruluşun gereklerini yerine getirmeyen ve aksi yönde davranan kişilerin, o kurum ve kuruluşlara ne kadar zarar verdikleri ve toplumdaki bireylerin kafalarında istifhamlar oluşturdukları da bir ger çektir.
2-Söylemleri, giyim tarzları ve yaşantıları arasında çelişkiler olan birinin giyimine, fikirlerine ve yaşantısına itibar edilebilirmi? Hastasına sigara i çmemesini tavsiye eden doktorun sigara i çmesi, hastası üzerinde ne kadar etkili olur dersiniz.
Sonu ç olarak â??AY İNES İ İşT İR K İş İN İN, LAFA BAKILMAZâ? ı İslamiyet penceresinden bir değerlendirir misiniz. şimdiden teşekkür ederim.
İslam mükemmel bir din özü insan ... Her şey en güzel şekilde yaratılan insanın yıne en güzel şekilde hayatını sürmesi i çin ve hükümler de insanın menfaati i çin... ve yine bu adaletsizliğe bu haksızlığa sebep yine insan ...
keşke idrak edebilsek İslamın özünü..
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için