Pazar, 04 Mayıs 2008 20:37
Kişinin ailesine
güvenmesi, çocukların ana-babasına güven duyması, işverenin işçisine işçinin
işverenine güvenmesi bu hususa örnektir. Emin olmak, güvenilir olmak son derece
ehemmiyetlidir. Şirketlerin başarılı olması ve karlarını artırmaları da güvene
bağlıdır.
Allah’ın
insanlara yol ve yön göstermesi, iyiyi ve kötüyü öğretmesi, güzel ahlakı telkin
etmesi ve benzeri pek çok görevle vazifelendirdiği peygamberlerin en önde gelen
vasıfları emin olmaktır. Eğer öyle olmasalardı, insanlar onların
bildirdiklerinin doğru olup olmadığına nasıl karar vereceklerdi? Onlar
hayatlarında bir defacık bile başka insanların güvenini sarsacak bir söz
söylememişler ve davranış içine girmemişlerdir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in henüz
kendisi nübüvvetle görevlendirilmezden önce bile en tanınan vasfı, emin oluşu
idi. Öyle ki, onun her sözünün doğru olduğunu biliyorlar ve kendisine son
derece güveniyorlardı. Mekkeliler bir defasında, Kâbe’nin yeniden inşası
esnasında Hacerü’l-Esved taşının Kâbe duvarına kimin tarafından konulacağı
konusunda ihtilaf etmişlerdi. Onların anlaşmazlıkları büyük boyutlara varmıştı.
Sonunda, Kâbe’ye ilk gelecek kişinin taşı koyması hususunda anlaşmışlardı. İlk
gelenin, Hz. Muhammed olduğunu görünce çok sevinmişlerdi. Zira onu emin olarak
biliyorlardı. Hz. Muhammed ise, son derece adaletli davranarak yere serdiği bir
kumaşın üzerine taşı koymuş ve her bir kabile temsilcisine kenarlarında
tutturarak Kâbe duvarına kadar getirtmiş ve oraya kendileri yerleştirmişlerdi.
Böylece bu çözüm şeklinden oradakiler memnun olmuşlardı.
Hz. Peygamber,
peygamberliğinden sonra da inananları arasında olduğu gibi kendisinin
nübüvvetini inkâr edenler tarafından da eminliği kabul edilmeye devam etti. Zira
o, Mekke’den Medine’ye hicret edeceği gün yatağına Hz. Ali’yi yatırmış ve ona
kendisinde mevcut bulunan emanet malların listesini vererek onları teslim
ettikten sonra Medine’ye gelme talimatı vermişlerdi. Bu da gösteriyor ki, her
ne kadar onun peygamberliğini inkâr etmiş olsalar da, ona yine de güvenmeye
devam ediyorlar ve mallarını hiçbir kuşkuya yer vermeksizin ona teslim
ediyorlardı.
Rabbimiz
de ilk yaratılışta emaneti yerlere göklere arz etmiş; onlar almaktan bu yükü
sırtlanmaktan kaçınmışlar ve bu görevi sonunda insan üstlenmiştir. Yüce Allah
konuyla ilgili âyette şöyle der: “Biz, emaneti göklere, yere ve dağlara arz
ettik. Onlar onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan
yüklendi…” Burada ifade edilen
emanet, farklı şekillerde tefsir edilmektedir. Bu din olabilir, Allah’ın
emirleri ve yasakları olabilir. Ancak şu bilinmelidir ki, emanet kavramı son
derece geniş bir kavramdır. İnsanoğlunun sahip olduğu her şey Allah’ın bir
emaneti değil midir? Söz gelimi, vücudumuzun her bir azası emanettir, aklımız
bir emanettir, sıhhat ve afiyet içinde bulunuşumuz bir emanettir. Vücudumuzun
dışında sahip olduğumuz her şey emanettir. Mesela, evimiz emanet, arabamız
emanet, çocuğumuz emanet, ana-babamız emanet, eşimiz emanet… Biz insanlar hangi
şeyin gerçek sahibiyiz ki? Kendi açımdan ifade edeyim, elli yıl öncesinde yok
idim ve Allahüalem elli yıl sonra da olmayacağım. Gelmeye karar veren ben olmadığım
gibi, gitmeye karar verecek olan da ben değilim. Sonuç olarak sahip olduğum her
nimet Rabbimizin bize verdiği bir nimettir ve bu nimette emin olmak
durumundayız.
Devlet
görevinde isek, bize verilen görev de şüphesiz bir emanettir. Bilinmelidir ki,
bizim nazla yaptığımız o işe talip olan pek çok insan bulunmaktadır. Bu açıdan
görevimizi emanete riayet şuuru içinde en güzel şekilde ve severek sürdürmek
durumundayız. Mesela, bize verilen ve devlete ait olan küçük bir kâğıttan hatta
bir topluiğneden, bir bilgisayara kadar, bütün malzemeleri yerli yerinde
kullanmak son derece büyük bir önem arz eder. Zira o küçük gibi gördüğümüz
aletlerde, mallarda tüyü bitmemiş yetimiz hakkı bulunmaktadır. Bu açıdan onları
hoyratça kullanamayız. Bunların hesabının çok şiddetli olacağının hiçbir zaman akıldan
uzak tutulmaması gerekir. Belki fertlerle tek tek helalleşmek mümkün olabilir
ancak bütün bir cemiyetle, toplumla, halkla helalleşmek mümkün olmayacaktır.
Emanetin
son derece önemli olduğuna şu açıdan da bakabiliriz. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in
bir hadisinde, güneşin insanların başları üzerine son derece yaklaşacağı haşir
meydanında Allah’ın rahmet gölgesi ile gölgelenecek yedi sınıf insandan söz
edilir. Bunların ilki, adaletli devlet başkanıdır. Zira devlet başkanının işi
diğerlerinden daha zordur. O adeta zoru başarır. Eğer başarılı olursa görüldüğü
gibi mükâfatı da büyük olmaktadır. Onun taşıdığı emanet diğer insanlara
benzemez. Örneğin, günümüzde her bir milletvekilinin sırtında kendisine oy
veren insanların sorumluluğu, hatta temsilden dolayı bütün bir milletin
sorumluluğu bulunmaktadır. Dolayısıyla onlara verilen vekillik emanetine tam
anlamıyla sahip çıkmaları, halkın huzur, güven ve mutluluğu için gerekenleri
yapmaları gerekir. Yoksa hiçbir fert onlara bir dönem dinlensinler, rahat
etsinler, istirahat buyursunlar diye oy vermemektedir. Bu yüzden onların bu
bilinçle meşru dairede, kanunların verdiği yetkileri sonuna kadar kullanmaları,
hem kendileri için hem de bu emaneti kendilerine yükleyen bir millet için
oldukça önem arz etmektedir.
Köylümüzün
de, mümkün olduğu kadar kendisine emanet olarak Rabbimiz tarafından verilen
tarlasını en iyi şekilde değerlendirmesi, ürününü çoğaltmak için gayret etmesi
gerekir. Bu emin olmanın dünyevi tarafıdır. Ancak ahireti dünyadan ayırmak da
son derece güçtür. Ebedi hayatı bu kısa fani dünyada kazanmak durumunda olan
insanın diktiği ağacın meyvesinden ister insan yesin isterse bir hayvan yesin diken
kişi için sadaka hükmüne geçer. Bu ölçüden bakınca farzları yerine getirmek ve
büyük günahlardan kaçınmak şartı ile meşru çalışmasının, kazancının kişi için
ibadet olduğu bilinmelidir. Hal böyle olunca kişi dünyaya da aşk ve şevkle
çalışır. Zira çalışması ölümüyle birlikte yok olup gitmeyecek ve ahretine bir
sermaye olarak yansıyacaktır.
Eminlik,
her bir alan için düşünülebilecek bir konudur. Ancak bu husus, ilahiyat
sahasında çok daha büyük bir öneme sahiptir. Zira Allah’ın kitabı ve Hz.
Peygamber’in sahih sünnetini anlatmak her ne kadar bütün Müslümanlara ait bir
görev olsa da, özellikle emanet olarak ilahiyatçılara düşmektedir. Bu konuda
bir ilahiyatçının evvel emirde kendisinin dinin güzelliklerini yaşayarak göstermesi
ve sonrasında da insanlara doğru İslamiyet’i, İslamiyet’e layık doğrulukla
sunması gerekmektedir. Emin olmak her konuda gerekir, ancak bu konu özellikle
insanların hem dünyalarını hem de ahiretlerini ilgilendirmesi hasebiyle çok
daha büyük öneme sahiptir.
Rabbimin
bize verdiği emanette, bizi emin kılması temennisi ile…
Prof. Dr. Sayın DALKIRAN
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


Duyan var mı taşların sessiz çığlıklarını
Yöneli
Çıkmıyor avazım haykırsam boşa
Ruhumuz ile bedenimizin bütünleştiği o uzun yolculuktan döndükten, uykumuzu alıp dinlendikten sonra hali hazırda bir sofranın önünde oturuyor buluruz kendimizi. Hiç birimizin sofrası diğerimizin sofrasına benzemez.

Gözlerime çarpan gün ışığı ile birden uyandım, ensemde bir ağrı her zamankinden, 


