Cumartesi, 02 Ağustos 2008 20:48
Bağımsızlık,
serbestlik anlamı taşısa da Batı'nın "özgürlük" anlayışından
faklı bir biçimde, boyunduruk altına girmemektir. Bir toplumun başka bir
toplumu boyunduruk altına alması, onun ekonomik yönetim gibi maddi
ihtiyaçlarının kontrol altına alması demektir.
Oysa insan sadece
bahsedilen maddi ihtiyaçlara sahip değildir. Bu onu kâinatın diğer tüm
canlılarından ayıran en büyük artısıdır. Bahsettiğimiz şey inanç ve düşüncedir.
İnanç ve düşünce maddi boyutların getirdiği tüm sınırları, tabuları kırar ve
aşar. Hiçbir maddi sınır inancın ve düşüncenin önüne geçemez.
İnancın kaynağı sezgiler ve hisler,
düşüncenin kaynağı ise akıldır. Bir insan bu kaynaklardan ne kadar yoksunsa,
inancını ve düşüncesini kaybetmiş demektir. Gelmiş geçmiş tüm filozoflar
inancın ve düşüncenin varlığını ve birlikteliğini ister istemez kabul
etmişlerdir. Çok materyalist bir yapıdaki Epiküros, Bolşevik devriminin kaynağı
Karl Marx dahi inancın varlığını kabul ederler.
Her birey kendine has bir dünyadır. Bu
dünyayı oluşturan inanç ve düşüncedir. Bu dünyanın yok olması demek insanın
kemik ve et yığınından ibaret olması demektir. İşte Batı toplumunun kendi
dışındaki "öteki" dediği toplumlarda göz ardı ettiği nokta da
burasıdır.
Doğu toplumlarının inanç ve düşünce dünyası
Batı toplumlarından daha derin ve köklü bir yapıya sahiptir. Sonraki nesillere
entelektüel yolla ve en işlevsel olarak geleneklerle geçer. Modern dünyanın
geleneklerin düşmanı şeklinde masamıza gelmesi bu yüzdendir. Geleneklerden koparmak ve gelenek
kültüründen yetişen entelektüellerin oluşmasını da bu şekilde engellemek.
Modernizmin çıkmazı da işte tam bu
noktada başlar. Doğu toplumlarını ne kadar modern dünyaya bağlarsanız bağlayın
hep bir grup bu gelenekleri yürütecek, bunlara sahip çıkacak, inanç ve düşünce
dünyasını devam ettirecektir. Aynı şey entelektüel dünyada da geçerlidir. Çünkü
modernizm entelektüellere sınırsız imkânlar verir. Doğulu bir entelektüelin bu
imkânlardan yola çıkarak kendi özüne dönmesi kadar doğal bir şey olamaz.
Kastettiğimiz bağımsızlık da işte tam burada başlar.
Batı'nın sömürge faaliyetleri,
sindirme, kendine benzetme politikaları her ne şekilde olursa olsun hep
birileri bu bağımsızlığı isteyecek ve yayacaktır. Bunun önüne de geçilemez;
çünkü modern Batı, maddi ihtiyaçların ötesindeki metafizik durumlara yorum
getirmekten başka hiçbir müdahalede bulunamaz. Bağımsızlık dediğimiz
modernizmin bu sembolik boyunduruğuna karşı çıkmanın ta kendisidir.
Burada karıştırmamamız gereken bir
husus daha bulunmaktadır. Bernard Lewis doğu toplumlarına modernizmin girişini,
hayatın pratik alanındaki değişimlerine bağlanmaktadır. Bu kısmen doğru bir
tespittir. Mahatma Gandi de Hindistan'da buna karşı mücadele etmiştir. Fakat bu
zihni olarak eksik bir tespittir. Bence durum, pratik dünyanın metafizik
dünyaya etkisi şeklinde değildir. Bu tamamen bir aldatmaca ve göz boyamadır. Bu
iki ordudan büyük ve güçlü olanının, zayıf olana gösteri ve şovuyla zihinlerde
oluşturduğu şüpheye benzer. Tarihimiz de göstermiştir ki, inancın karşısında
bunların hiçbir anlamı yoktur.
Ebu Said el-Herevî ve muhacir topluluğu
buna en güzel örnektir. Haçlı işgali karşısında çaresizlikten kaynaklanan
zihinsel teslim olmayı, yani inancı ve düşünceyi kaybetmeyi yıkacak en önemli
hareketi yapmıştır. El-Herevî bir kadıdır. Fakat Kudüs işgalinden sonra Halife
el-Mustazhirbillah'ın huzuruna dalar ve şunları söyler:
"Suriye'deki kardeşlerimize
develerin eyerlerinden veya akbabaların kursağından başka eğleşecek bir mekan
kalmamışken, bahçe çiçeği gibi uçarı bir hayat sürüp talih eseri başınızı
soktuğunuz şu emniyetli kuytuda miskin miskin uyuklamaya nasıl cüret edersiniz?
Ne çok kan döküldü! Kimbilir kaç genç kız utanç içinde o tatlı yüzlerini
elleriyle gizlemek zorunda kaldı! Değerli Araplar hakarete alışıyor mu, yiğit
Acemler şerefsizliği kabul mu ediyor?"
Arap vakanüvislerin sözüyle; yürekleri
sızlatan, göz pınarlarından yaşlar döktüren böyle bir söylev, bağımsızlığın ta
kendisidir. Ebu Said bununla da kalmaz, muhacir topluluğuyla beraber Bağdat'ta
bir Cuma günü, Müslümanlar camiye giderken, Ramazan ayında olunmasına rağmen
açık açık oruç bozup yemek yemeye başlar. Çevresindekiler tepki gösterince;
Kudüs'te, Antakya'da, Urfa'da binlerce Müslüman'ın katledilmesini ve kutsal
yerlerin yıkılmasını hiç umursamayanların, birkaç kişinin oruç bozmasından niye
bu kadar rahatsız olduklarını sorar. Bu ve benzer birçok örnekleri dönemi
olarak Amin Maalouf'un Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri adlı kitabında
bulabiliriz. İşte bağımsızlık böyle bir zihniyete sahip olmaktır. Modernizmin
getirdiği özgürlük laflarıyla oluşturulan umursamazlık, bireycilik değildir.
Bugün durum daha da içler acısıdır.
Sadece Haçlı zihniyeti değildir bize hükmetmeye ve bizi boyunduruk altına
almaya çalışan. Haçlıların politikası yok etmekti. Ortaçağ'ın kendi açılarından
ne kadar karanlık olduğunu gösterdiler. Oysa bugünün Batı'sı yok etmek değil
değiştirmek istiyor. Değiştirilmek istenen zihin ve düşüncelerdir. Yoksa pratik
alanın getirdiği alışkanlıklar değil. Bernard Lewis'in işte buradaki yanlışı
ister istemez ortaya çıkıyor. Askeri seferler veya diğer maddi kısıtlamalar
bütün bunların sadece rötuşu konumundadır.
Kastettiğim bağımsızlığın yapısı ve
boyutları bunlardır. Bağımsızlık şu anda doğu toplumları için gerekli ve
sağlıklı bir bilinçtir, inançtır, duygudur, düşüncedir. Bunun nasıl, nerede, ne
zaman yapılacağı, insanlara bu bilincin nasıl kazandırılacağı sorularına
cevabımız ise eşsiz tarihimizde yatar.
Abdullah
Cengiz
| < Önceki |
|---|


Duyan var mı taşların sessiz çığlıklarını
Yöneli
Çıkmıyor avazım haykırsam boşa
Ruhumuz ile bedenimizin bütünleştiği o uzun yolculuktan döndükten, uykumuzu alıp dinlendikten sonra hali hazırda bir sofranın önünde oturuyor buluruz kendimizi. Hiç birimizin sofrası diğerimizin sofrasına benzemez.

Gözlerime çarpan gün ışığı ile birden uyandım, ensemde bir ağrı her zamankinden, 



Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için