Çanakkale Ağlıyor

canakkalesavasiDuyan var mı taşların sessiz çığlıklarını

Kaçımız biliyoruz şehitlik yollarını

Kalbimizin Kıblesi

takvaiçinfoto 3Yönelişlerimiz, bazen hasret dolu bazen hüzün dolu. Ayrılışlarımız, bazen hızlıca bazen yavaşça bir mekandan diğerine, bir uğraştan öbürüne, bir çabadan diğerine.. Hep bir koşuşturmaca..

 

Reddiyemdir Kalemim

hokka ilahiyatÇıkmıyor avazım haykırsam boşa

Yorgun düştü yürek yürüye koşa

Kalmaya Övgü

manset kalmayaovgu ilahiyatRuhumuz ile bedenimizin bütünleştiği o uzun yolculuktan döndükten, uykumuzu alıp dinlendikten sonra hali hazırda bir sofranın önünde oturuyor buluruz kendimizi. Hiç birimizin sofrası diğerimizin sofrasına benzemez.

 

 

Fetih 1453 Filmi Üzerine Mülahazalar

fetih1453 ilahiyat2Hep yakınırdık, bu kadar müthiş tarihe sahip Türkiye’de, neden iyi bir film çekilmez diye, para ve teknoloji eksikliği bahane olurdu fakat bence en önemlisi hala sinemanın kitleleri nasıl etkisine aldığının farkına varamamamızdı.

 

Kul Oldum

duaedenelKul oldum, kul oldum, kul oldum..

Kullukla hemhal oldum

Halime terceman oldum

 

İmtihan

kitaplar2Gözlerime çarpan gün ışığı ile birden uyandım, ensemde bir ağrı her zamankinden, defterimde bir ıslaklık yine kahve kokmuş satırlarım, göz kapaklarımı zoraki açmaya çalışıyorum

 

Güneş, Batıdan Batar..

gunesyol_ilahiyatBir evvelki yazımızda Güneş’in Doğu’dan doğduğunu tebârüz ettirmiş idik. Bu yazımızda da niyyetimiz, fizikî âlemde olduğu üzre, Güneş’i Batı’dan batırmak; ve lâkin bunu yaparken, aynı zamânda iğneyi Batı’ya, çuvaldızı dahî Doğu’ya (kendimize) batırmak olacaktır.

 

Abdullah Cengiz

Image

 

“Sermayem derdimdir, servetim ahım

  Karardıkça bahtım, karalansa da.”

 
 

1571… Kıbrıs’ın Osmanlı tarafından fethi. Ardından İnebahtı yenilgisi. Öğretilen tarihte bu yenilgiye savunucu cevap olarak Sokullu’nun Avrupalı elçiye söylediği şu meşhur söz zikredilir: “Siz İnebahtı ile bizim sakalımızı tıraş ettiniz, bizse Kıbrıs’ı almakla sizin kolunuzu kestik.” Yine Sultan II. Selim donanmanın yeniden inşası için gereken maliyeti sorduğunda Sokullu’nun verdiği cevap: “Bu devletin kudreti ve zenginliği öyle büyüktür ki, eğer istersek bütün donanmanın lengerlerini gümüşten, resenlerini ibrişimden, yelkenlerini atlastan yaptırabiliriz.” Bu sözler, Peçevî’nin Tarih’inden. Osmanlı’nın büyüklüğünü, ihtişamını yüceltmek, İnebahtı yenilgisini küçümsemekte olan günümüzün bazı tarihçileri tarafından sıkça kullanılır.

Oysa o dönemde -daha yüzyıl bitmeden- Osmanlı’nın karşılaştığı ve günümüzde hala devam eden, şimdilerde canavar olarak nitelendirdiğimiz bir kavram girdi bu topraklara: Enflasyon… Çok geçmedi, III. Murat zamanında Anadolu toprakları Celali İsyanlarıyla öğürdü. Osmanlı’nın belki de en az yatırım yaptığı topraklar, pas tutmaz Anadolu isyan etti. Osmanlı bundan sonra durup düşünmeye, kendini tahlil etmeye, sorunlarını gözden geçirmeye başladı. İşte o günden bu yana hayatımıza Batılılaşma, Modernleşme, Kapitalizm, Sermaye, Rekabet, Bireyselleşme, Küreselleşme vb. birçok kavram ve yenilikler geldi.

Bütün bu kavramlar böğrümüze saplandıkça gözümüz gibi baktığımız, Anadolu’nun temiz halkından kesip yedirdiğimiz Balkanlar ve Ortadoğu, besle kargayı oysun gözünü hesabı gözümüzü oydular. Küçüldükçe küçülen sınırlar, ihanete uğramış topraklar Anadolu halkında eşi görülmemiş bir duygu oluşturdu: Bağımsızlık. Yüzyıllarca aza tamah eden, ozanları, dervişleriyle bu yüce onuru biriktiren bu halk, yok olmanın eşiğinde ruhunu teslim eder gibi bir silah olarak çıkardı bu duyguyu içinden ve meydan okudu.

Cumhuriyetle birlikte ise var olma savaşı verdi, Batı’nın bu kavramları karşısında. Bu savaşı veren sadece biz değil, tüm doğu dünyası idi, geçtiğimiz yüzyıl boyunca. Bolşevikler, Gandiler ve benzerleri her kişi, grup bu kavramlara karşı çıktı. Bolşeviklerin emek ve işçileri, Gandi’nin çıkrıkları, hepsi bu kavramlara karşı mücadele etti. Bu topraklar ise bu kavramların kölesi olmadan bu kavramları kullanarak güçlü olmaya çalıştı. Fakat en sonunda kölesi olmaktan kurtulamadı; tıpkı diğerleri gibi.

Batı bu kavramları medeniyetler yok ederek, insan sömürerek, otoriteye karşı çıkarak öğrendi ve halen bu zihniyetini boyut değiştirerek sürdürmek istemekte. İnsanoğlu hayatının en aşağı duygularından birine tapmaya başladı; Zenginlik hırsı. Bu ateşin önünde hiçbir ağaç dayanamıyor, yanarak külleşiyor. Ayak bastığı topraklarda yaşam belirtisi kayboluyor. Koca çınar Osmanlı bile dayanamadı bu ateşe.

Topkapı ziyaretimde bu ateşi gördüm, bu ateşin Osmanlı’daki ilk kıvılcımlarını. Herkes gibi bende ilk olarak, şaşkın turistleri gördükçe, paha biçilemez eserlere baktıkça tansiyonumu yükselten bir duyguyla izledim büyüleyici kılıçları, kıymetli taşları, büyük tahtları. Ama gezdikçe içimde bir sıkıntı, bir rahatsızlık belirdi. Bir süre sonra tiksinmeye başladım ve aklıma açlıktan, sefaletten geçen Anadolu halkı geldi. Senede bir defa kullanılan merasim kılıçlarının üstünde bir şehri doyurabilecek kadar kıymetli taşlar vardı. Saraydan çıkmayan sultanların gözlerini kör eden koskoca, evdeki yatağım büyüklüğünde altından tahtları vardı. Ne olmuştu bize? Aslında ne kadar erken batılılaşmışız. II. Mahmutlara, III. Selimlere bakmaya gerek yok. Daha sonra gittiğim Türk-İslam Sanatları müzesinde ise ağırlıklı olarak Selçuklu eserleri vardı. Ahşaptan, bakırdan, demirden eşsiz sanat örnekleri. Anadolu’nun bildiği, tanıdığı, kullandığı şeyler. İşte orada büyük değişimin farkını anlıyorsunuz. Ya da şehzadeliğinden beri rekabet ortamında büyüyen II. Selim’in neden sefer zorluğuna katlanmayıp saraydan çıkmadığını.

Anadolu ne kadar asil insanlara sahipmiş. Mevlanaları, Yunusları, Karacaoğlanları asırlarca bu halka insanın en aşağılık duygusunu yenmeyi öğretmişler. Günümüzde bize bunları öğreten erenlerimiz, ozanlarımız neredeyse hiç kalmadı. Batı’nın kölesi olmuş ekonomimize rağmen bu hırs bitmeden devam ediyor. Anadolu bu gibi insanlara öylesine muhtaç ki… Toplumla iç içe, kaynaşmış, günümüz tabiriyle organik bu engin denizler bu yangını söndürecek tek varlıklar. İşte yakın zamanlarda vefat eden Aşık Mahzuni bu ateşin hırsıyla topraklarımıza saldıran asalaklarımıza haykırıyor:

“Samurlardan kürkümüz yok

  Feleklerden korkumuz yok.”

“Gaz almayız yakmak için

  Tuz almayız tatmak için

  Gözümüz yok bakmak için

  Zam üstüne zam yapılır.”

“Sermayem derdimdir, servetim ahım

  Karardıkça bahtım, karalansa da.”

Bu yangına karşı kaçabileceğimiz tek sığınaklarımız, elimizdeki son kurşunlardır ozanlarımız. Önü alınamaz bir küreselleşme bize ne kadar da iyi gösteriliyor. Hep iyi tarafından bakıyoruz. Oysa aynı zamanda pislikler, böcekler, açlık ateşine kapılmış aç kurtlar da küreselleşiyor. Buna bir çözüm bulan yok. Hep Avrupa, Amerika iyi. Hepimiz oralara kaçmaya çalışıyoruz. Burada eline bir avuç toprak almayanlar, oradaki havalimanlarının betonlarını uçaktan iner inmez öpüyor. Modern dünyanın şovunu, sonu gelmez tiyatrosunu, bitmek bilmeyen filmini, bıkıp usanmadan izliyoruz.

Bernard Lewis, “Hata Neredeydi?” adlı eserinde Osmanlı’nın çöküş sebebine  cevap aramış, fakat net bir şey de yok. Sadece ilgimi çeken bir tespiti oldu. Yazar, Batı’da paranın piyasada kazanıldığını ve yönetimi etkilediğini, Doğu’da ise para kazanmak için yönetimin ele geçirildiğini söylüyor. Bu iki durumun ahlaki açıdan “aynı” olduğunu ve Batı’nın avantajlarını sıralamış. Lewis’in tespitine katılıyoruz. İki durumda ahlaki açıdan içler acısı ve zaafları var. Fakat yazarın ve hepimizin yani bu istatistikî, rakamsal, somut zihinlerin kaçırdığı bir nokta var. İki durumun ortak noktası, sabahtan beri bahsettiğimiz zenginlik hırsıdır.

Yapılan tespitteki iki düzenin bitmeyecek kavgasının acılarını her zaman yoksul, çaresiz insanlar çekecek. Bu yangın sönmeden çınarlar yanmaktan kurtulamayacak. Herkesin istediği ideal düzene bu duygudan kaçınabildiğimiz sürece yaklaşabileceğiz. Yok etmemiz imkansız fakat bu teslim olduğumuz manasına gelmiyor. Dünya dediğimiz bu mekânın özelliği, mayası budur, verilecek olan mücadele, bu mücadeledir.

Eşsiz tarihimizden, Filibeli Ahmed Hilmi’den naklen bir örnekle son vermek istiyorum. Adalet timsalimiz Hz. Ömer’in eşsiz devlet anlayışı burada kendisine çıkacak bir boşluk buluyor:

 Kudüs’ün anahtarlarını teslim almak için Ali’yi kaymakam bırakıp Şam’a giden ve yamalı gömlek taşıyan, kölesiyle nöbetleşerek devesine binen Ömer, kendisini karşılamaya çıkan Ebû Ubeyde, Yezid bin Ebî Sufyan ve Halid’i ejderha gibi atlara binmiş, atlaslar giymiş görünce hayretten hiddete, hiddetten öfkeye düşerek onları taşa tutmuştu.”

Anadolu, bu gibi insanların asırlardır yurdu oldu. En güçlü birliktelik, en güçlü ahlak bu gibi insanların çoğunlukta olduğu dönemlerde hâkim oldu. Gözünü mal hırsı bürümüş hiçbir Haçlı, hiçbir hortumcu, hiçbir emperyalist bu topraklarda uzun süre barınamadı, barınamayacak.

Abdullah Cengiz

 

  

 

Bu kategorideki diger yazilari goster.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile