
Bulmak Aramayı Gerektirir; Ama Aramak Bulmayı Gerektirmez
Vahdetten kesretin zuhuru ile başladı vuslat yolculuğu. Bir köz vardı insanın içinde; sinsiden sinsiye tüten.
Kendinden parça vermemiş miydi insana Hak? İşte o parça, bütününe/aslına büyük bir kavuşma hevesindeydi. Yandı kavruldu insandaki o emanet. Kimi zaman; “Ene’l-Hak” diye, kimi zaman; “Ah mine’l-aşk” diye, kimi zaman da gözlerden süzülen hicran gözyaşlarıyla vurdu kendini dışa.
Bu firkat, içten gelen Allah nidâsı veya gönüllerden süzülen ciltlerce eser veya içinde sayısız kelimeyi barındıran bir suskunluk oldu.
Bunların hepsinin hedefi, tek Sevgili’ydi.
Evet, herkes arıyordu O’nu. Çünkü O insanın içinde bir dürtüydü.
Ne aradığını bilenler de vardı bilmeyenler de. (Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?) Bilmeyenlerin hatası O’nu beşerde aramalarıydı. Hâlbuki O beşerde aranmamalıydı.
Çünkü sonsuzluğu fânîlikte aramak akıl kârı değildi.
Demek ki sadece aramak yetmiyor. Aradığın yeri de bilmeli.
Velhâsıl;
Arayanlar bulamadı; çünkü onların aradıkları yer yanlıştı.
Bulanlar aradılar da buldular O’nu. Bulmalarının sebebi aradıkları yerin doğru olmasıydı.
Ah dostum, aradığın yer doğru ise muhakkak O’nu bulacaksın. Bulacaksın çünkü sen arıyorsun. Düşünmez misin yerin altındaki altını bulmak için onu araman gerekir! Eğer aradığın şey konusunda yanlış bir tercih yapmışsan sana yazık olacak. Aradığın hâlde bulamayacaksın.
Daha sonra dökülen nice göz sularının sana hiç bir faydası olmayacak.
Mehmet Nişancı
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


İtalyan yazar Giovanni Papini, Türkçeye Kaçan Ayna ismiyle tercüme edilmiş kitabının altıncı öyküsünde sorar bu soruyu; Sen Kimsin?
Din görevlileri olarak, kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in hâdimliğini yürütüyoruz. Yaşayan bir ahlâk numûnesi olmak, yâni hâlimizle; sözümüzle, kalimizle etkili olduğumuzdan çok daha etkileyici olacaktır.
Benim pamuk salıncağım pembe beyaz bulutların üzerindeydi. Dünyaya geldikten sonra insanların pamuk ipliğinden sanki dayanıksız bir şeymiş gibi bahsetmelerine her zaman şaştım.
Keramet, Allah’ı seven, O’na itaat eden ve O’nun tarafından sevilen veli kullara, yine Allah tarafından ikram edilen olağanüstü hallerdir.
Evet, ‘Güneş, doğudan doğar’. Böyle terennüm etmiş Târık Torun, ‘Işık, doğudan gelir’ diyen Cemîl Meriç’e ithâf ettiği şiirinde. Bu iki tesbît, tabiî ki bilimsel ve fiziksel gerçekliğin ötesinde, teşbîh-i belîğ san’atiyle, insânlığın birikimine sunulan ‘ışığın’ (faydaların) menbâını tebârüz ettiren iki güzîde misâl..
Zamanın birinde verimli bir toprak, cömert bir güneş, göz alabildiğine geniş bir düzlük ve bu düzlükte tohumları yan yana atılmış; farklı özellikleri, başka güzellikleri, yekta tabiatlarıyla, aynı rüzgârda okşanan yapraklarının değişik kokular saldığı Ceviz ve Meşe adlı iki ağaç vardı.
Sabahın ışıkları günaydın diyor penceremden.. Bir esinti dokunuyor sertleşen çehreme...
nden vazge


Yorumlar
Bulanlar aradılar da buldular O’nu. Bulmalarının sebebi aradıkları yerin doğru olmasıydı."
çok güzel ifadeler... kaleminize kuvvet...
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.