Gündemleri mekân tutan siyaset… Arka tarafta ise haysiyetin yok olmaya doğru yürüyüşü. Sessiz sedasız; ama pervasız, ama hızlı bir şekilde ilerleyen toplumun menfi dönüşümü...
Siirt’te yaşananlar işin su yüzüne vuran boyutu; İzmir’de bir annenin körpecik bebeğine yaptıkları ise çok daha farklı bir mevzu… Şu var ki dillendirmesi dahi kötü. Daha fazla ayrıntıya girmek istemiyorum.
Şu var ki, toplumun kanayan yaraları göz ardı ediliyor, geçiştiriliyor veya önemsenmiyor. Her halükarda ortada bir problem var.
Bu problemi dillendirmek herkesin yapabileceği iş. Lakin çözüm nasıl olacak?
Medyanın; “muhafazakârlaşma arttı” diye çığlığı basması, laikliğin elden gitmesi çok daha önemli... Haysiyetsiz bir toplum olmanın önemi yok. Yeter ki laiklik tehlikeye girmesin. Mesele laiklik değil, mesele laiklik deyip ardına doldurulanlar... Mesele toplum… Mesele ahlak… Mesele kokuşmuşluk… Artık her neyse…
Kültürü yansıtması gereken iletişim araçları, bize ait olmayanı iletmeyi kendine iş edinmiş. Bu konuda çok bir şey de demek doğru değil ya! O iletişim araçlarını haysiyetsizler kullanıyor. Hiç de ar etmiyorlar yaptıklarından. Yurt dışından ithal edilen
senaryolar, diziler, programlar, haberler burada satışa çıkarılıyor.
Haysiyetsizlik! Çünkü dikkate alınmıyor, toplumsal değerler ve hassasiyetler.
Bir kötülük ne kadar dillendirilirse o kadar merakını artırıyor insanın. Devamlı kötülükler dile getiriliyor. İyilikler mi? Onlar sanki bu dünyaya ait değil.
Problem her yerde… Çözüm nerede? Ahmet Taşgetiren hocamız, Altınoluk Dergisi’nin Nisan 2007 sayısında “Kim Kurtaracak?” diye bir soru yöneltmişti okurlara…
Mesele burada başlıyor! Kim Kurtaracak? Kim? Bir model eksikliği\boşluğu… O boşluğa başkalarının yerleştirdikleri ve bize dayatılanlar… Tüketim toplumu olmak bundan başka bir şey değil. Verileni tüketiyoruz, verilenle kalıyoruz. Tam bir itaatkâr kul gibi; putlaşan batıya sadık bir kul…
Problemin doğduğu diyarlar çözüm üretemez. Ürettikleri problemlerin değişik versiyonları. Sadece üzerindeki paket farklı.
Biz kendimize döndüğümüzde ise, Âlemlere Rahmet, Fahr-i Kâinat efendimize yönelmemiz gerek... Onun getirdiğe çağrıya kulak vermeli tekrardan.
Hz. Peygamber’in hayatını tekrar tekrar okumalı, oradaki toplumsal değişimin nasıl yaşandığına dair ipuçlarını yakalamalı ve günümüze yöneltmeliyiz. Bunu yapmalı, yapabilmeliyiz.
Aksi takdirde yanlışa karşı durmayıp, yanlışlığı kendi bünyemizde de yaşatacağız. Bu girdabın nesnesi veya öznesi olacağız. Çözüm ise ayrı bir yerlerde olacak.
Mehmet NİŞANCI
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


İtalyan yazar Giovanni Papini, Türkçeye Kaçan Ayna ismiyle tercüme edilmiş kitabının altıncı öyküsünde sorar bu soruyu; Sen Kimsin?
Din görevlileri olarak, kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in hâdimliğini yürütüyoruz. Yaşayan bir ahlâk numûnesi olmak, yâni hâlimizle; sözümüzle, kalimizle etkili olduğumuzdan çok daha etkileyici olacaktır.
Benim pamuk salıncağım pembe beyaz bulutların üzerindeydi. Dünyaya geldikten sonra insanların pamuk ipliğinden sanki dayanıksız bir şeymiş gibi bahsetmelerine her zaman şaştım.
Keramet, Allah’ı seven, O’na itaat eden ve O’nun tarafından sevilen veli kullara, yine Allah tarafından ikram edilen olağanüstü hallerdir.
Evet, ‘Güneş, doğudan doğar’. Böyle terennüm etmiş Târık Torun, ‘Işık, doğudan gelir’ diyen Cemîl Meriç’e ithâf ettiği şiirinde. Bu iki tesbît, tabiî ki bilimsel ve fiziksel gerçekliğin ötesinde, teşbîh-i belîğ san’atiyle, insânlığın birikimine sunulan ‘ışığın’ (faydaların) menbâını tebârüz ettiren iki güzîde misâl..
Zamanın birinde verimli bir toprak, cömert bir güneş, göz alabildiğine geniş bir düzlük ve bu düzlükte tohumları yan yana atılmış; farklı özellikleri, başka güzellikleri, yekta tabiatlarıyla, aynı rüzgârda okşanan yapraklarının değişik kokular saldığı Ceviz ve Meşe adlı iki ağaç vardı.
Sabahın ışıkları günaydın diyor penceremden.. Bir esinti dokunuyor sertleşen çehreme...
nden vazge

