
Bilgi hayata teğet geçiyorsa eğer
önüne “kuru” ifadesini yerleştirmekte bir beis olmadığını pekâlâ
biliyoruz. O zaman tamlamamızı kullanalım: “Kuru Bilgi”
Buna asrın hastalığı demek, yersiz
olduğu kadar ezbercilik de olur. İnsanlık tarihinin en büyük problemlerinden
olduğunu tartışmaya lüzum yok. Ve günümüzde bu hastalık daha da bulaşıcı… Hiç
dikkat ettiniz mi bilmiyorum ama hastalık bulaşıcı iken şifa hiç de öyle değil.
Şifa aranır; hastalık ise bulur…
Aslında bilgi, fikre dönüşmeyince
problem zuhur ediyor da bunu es geçiyoruz. Fikir noksanlığı… Sadece bilgi…
İlahi vahyin kulağımıza fısıldadığı bölümde kitap yüklü merkepler ifadesi bu
zümreyi muhatap alsa gerek…
Merkep… Diğer bir ifadeyle,
amiyanece diyecek olursak: “eşşek”
Fikir sancısı… Daha önce Necip
Fazıl’ın verdiğimiz beyiti de buraya konulduğunda şeklimiz tamamlanıyor. Fikir
sancısı çeken mütefekkirler ne kadar da azaldı günümüzde değil mi?
Gerçi her dönem azınlıktaydılar…
Ciltlerce kitabın doldurduğu
kütüphaneler ne anlam ifade ediyor? Bir mülk mü? Yoksa paha biçilmez bir hazine
mi?
Cepleri doldurmak için bilgi
ediniliyorsa eğer umut çokça uzaklaştı buralara…
Paranın esiri bilgi putları hiç
eksik olmadı dünyamızdan… Eksik olmayacakta… Ve onlara meyleden sürülere dair hikâyelerde
dilden dile dolaşacak. Aslında olunmaması gereken yerleri mesken tutmak hoş
gelir; davulun sesi misali… Ve sürüye, galebe çalan kalabalıklara katılmak
kolay da fikir kervanında hakikat okyanuslarına açılmak bir o kadar zor.
Meydanın eşşeklerle dolu olması
insanın, ilim ehlinin canını sıksa da kuru gürültüler her zaman için halka hoş
gelmektedir. Bunun için televizyon kanallarında sayısız örnek var ki, söylemeye
dahi tenezzül edesim yok… İzlenme rekorları kıran seviyesizlikler insanı oldum
olası harap ediyor.
Sen bana diyebilirsin, sen
neresindesin dediklerinin? Mevzu bahis olan bu değil… Ama ben başladığım yere
dönmek zorundayım…
Mehmet Nişancı
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


İtalyan yazar Giovanni Papini, Türkçeye Kaçan Ayna ismiyle tercüme edilmiş kitabının altıncı öyküsünde sorar bu soruyu; Sen Kimsin?
Din görevlileri olarak, kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in hâdimliğini yürütüyoruz. Yaşayan bir ahlâk numûnesi olmak, yâni hâlimizle; sözümüzle, kalimizle etkili olduğumuzdan çok daha etkileyici olacaktır.
Benim pamuk salıncağım pembe beyaz bulutların üzerindeydi. Dünyaya geldikten sonra insanların pamuk ipliğinden sanki dayanıksız bir şeymiş gibi bahsetmelerine her zaman şaştım.
Keramet, Allah’ı seven, O’na itaat eden ve O’nun tarafından sevilen veli kullara, yine Allah tarafından ikram edilen olağanüstü hallerdir.
Evet, ‘Güneş, doğudan doğar’. Böyle terennüm etmiş Târık Torun, ‘Işık, doğudan gelir’ diyen Cemîl Meriç’e ithâf ettiği şiirinde. Bu iki tesbît, tabiî ki bilimsel ve fiziksel gerçekliğin ötesinde, teşbîh-i belîğ san’atiyle, insânlığın birikimine sunulan ‘ışığın’ (faydaların) menbâını tebârüz ettiren iki güzîde misâl..
Zamanın birinde verimli bir toprak, cömert bir güneş, göz alabildiğine geniş bir düzlük ve bu düzlükte tohumları yan yana atılmış; farklı özellikleri, başka güzellikleri, yekta tabiatlarıyla, aynı rüzgârda okşanan yapraklarının değişik kokular saldığı Ceviz ve Meşe adlı iki ağaç vardı.
Sabahın ışıkları günaydın diyor penceremden.. Bir esinti dokunuyor sertleşen çehreme...
nden vazge


Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.