
“Hayat, iki hece, çözülmesi zor bir bilmece” diye klasik bir cümleyle başlamış olsam da, dikkat çekmek istediğim şey tamda bu basit cümlede: İki.
Vahdet menşeli olsak da kesret içinde nisyana dalarak zahire takılıp, batındaki birliği unuturuz hep. İlk bu vahim durum geliyor gözlerimin önüne, sonra da; bir diriliş, bir uyanış, yüreklerdeki bir aşkının aşkınlığı. Şu fani dünyada her şey, bir olmak içindir. Bir olana ulaşmak için, tekrarı ya da telafisi veyahut geri dönüşü asla mümkün olmayan şu iki hecelik hayatı bir numara yaşamak için. Bir’e ulaşmanın mümkün olmadığı bu iki hecelik yolda, bir de ikilemler çakıl taşları olup takılır ayaklarınıza. İkilemler dünyasındayız ya, işte bu yüzden iki hecedir hayat, ya da tüm bu ikilemler, çıkmazlar, tezatlardır hayatı iki hece kılan, çözülmez yapan.
Dünyaya gözlerini açtığın ilk günü düşün ya da gözlerini ilk açan, senden sonrakilerin hallerini. Hepsi ağlayarak gelirler dünyaya değil mi? Ağıtların sebepleri üzerinde tefekkür etmeye başladın bile belki de. Ancak söylemem gereken bir şey var ki; bunu anlayamazsın. Öyleyse nedendir bu ağlamak? Ağlamak nedir? Ve nedir anlamak? Ağlamak, anlamak; anlamak ağlamaktır. Ben galiba şimdilerde o ağıtların nedenini birazcık anlayabiliyorum. Anlıyorum çünkü ben de ağlıyorum. Gözlerini ikilemler dünyasına açan o bebek gibi içten… Manidar değil belki benim serzenişim. Bu dünyaya gelmekle bin parçaya ayrılan o bebek gibi Bir’den ayrıldığıma üzülüp, Bir’i onun gibi özleyemiyorum. O bebeğin bir parçası Bir’de kaldı. Bir parçası ana kucağına daldı ve ilk çıkmaza adım atmış oldu. Sonra maddi ihtiyaçlar hâsıl oldu zamanla ve onlara bağlanıp, onlarda bıraktı kimi parçalarını.
Kimi yemek-içmekte, kimi işte, kimi sınavda, kimi arkadaşta, kimi vatanda, kimi de canda kaldı. Bin bile yetmez oldu belki de. Her bir parçası gittiği yerdeki maşuklarının yanlarında olmasını istedi. Kimi aldı geldi, kimi alamadan döndü, kimisi de gittiği yerde kalmayı tercih etti belki de. Ama öyle bir parçası vardı ki; o ne gidebildi, ne de kalabildi. Aslında o, hepsinin kendinden peyda olduğu ilk parçaydı. O, en çok âşık olan, en çok özleyendi. Çünkü o, ilahi olandı. Hani şu, Bir olandan ayrıldı diye feryad edip, bin parçaya ayrılan. Hani şu, tüm bunların farkına varıp, bununla birlikte gideceği yerde de Bir olanın bulunduğunu bilip, O’na döneceği geceye ‘Şeb’i Arûs’ dedirten parça.
İşte bu noktada, ilahi olanı anlayıp, O’na âşık olmakla da yine bir ikilemdesinizdir. Bir olan baştaki mi, sondaki mi seçemezsiniz. Veyahut baş bir başlangıç mı, son bir nihayet mi gerçekten; bunlar kurcalar zihninizi. Hayat, başı sonu olan iki nokta arasını birleştiren bir doğru gibi midir? Yoksa başı sonu belirsiz tek yönlü gidişi olan bir çember gibi mi? Soruların cevaplarını bulmak için ya bu doğruda sona varmalı yahut bu çemberde yol almalı. İşte o zaman anlaşılır hayat. Şimdi bize göre hayat, iki hecedir, iki kere yaşanmayan.
İki kere yaşanmayan bu iki hecelik hayatta Birlik olabilmemiz duasıyla…
Esra Dursun

| Sonraki > |
|---|


İtalyan yazar Giovanni Papini, Türkçeye Kaçan Ayna ismiyle tercüme edilmiş kitabının altıncı öyküsünde sorar bu soruyu; Sen Kimsin?
Din görevlileri olarak, kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in hâdimliğini yürütüyoruz. Yaşayan bir ahlâk numûnesi olmak, yâni hâlimizle; sözümüzle, kalimizle etkili olduğumuzdan çok daha etkileyici olacaktır.
Benim pamuk salıncağım pembe beyaz bulutların üzerindeydi. Dünyaya geldikten sonra insanların pamuk ipliğinden sanki dayanıksız bir şeymiş gibi bahsetmelerine her zaman şaştım.
Keramet, Allah’ı seven, O’na itaat eden ve O’nun tarafından sevilen veli kullara, yine Allah tarafından ikram edilen olağanüstü hallerdir.
Evet, ‘Güneş, doğudan doğar’. Böyle terennüm etmiş Târık Torun, ‘Işık, doğudan gelir’ diyen Cemîl Meriç’e ithâf ettiği şiirinde. Bu iki tesbît, tabiî ki bilimsel ve fiziksel gerçekliğin ötesinde, teşbîh-i belîğ san’atiyle, insânlığın birikimine sunulan ‘ışığın’ (faydaların) menbâını tebârüz ettiren iki güzîde misâl..
Zamanın birinde verimli bir toprak, cömert bir güneş, göz alabildiğine geniş bir düzlük ve bu düzlükte tohumları yan yana atılmış; farklı özellikleri, başka güzellikleri, yekta tabiatlarıyla, aynı rüzgârda okşanan yapraklarının değişik kokular saldığı Ceviz ve Meşe adlı iki ağaç vardı.
Sabahın ışıkları günaydın diyor penceremden.. Bir esinti dokunuyor sertleşen çehreme...
nden vazge


Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.