Salı, 20 Ocak 2009 02:04
Binanın ölüm kokan yıkıntıları
arasından bir ses... Her tarafa sinmiş ölüm sessizliğini bozan, derinden bir
ses...
Minik bir bedenden yükselen kalp
atışları şu ölü harabeye can veriyor adeta.
Bu kalp atışlarına sahip minik
yavru, uzun bir hareketsizlikten sonra, nihayet, toz toprak olan gözlerini
kırpıştırdı. Evet, henüz yedi sekiz yaşlarındaki yavru uyanıyordu. Şaşkın
şaşkın etrafına bakınan minik, neler olduğunu anlamaya çalıştı önce. Bir an
doğrulmak istedi, ama beceremedi. Koskoca bir binanın yıkıntıları içinde
sıkışıp kalmıştı bedeni. Çırpındı, kurtulmaya çalışıyordu...
Böyle çırpınırken, birden bir
cıvıltı, bir kuş sesi işitti. Bu cıvıltı, acı çeken bir kuşun imdat
feryatlarıydı. Yüzünü sesin geldiği yöne çevirmeye çalıştı ve başardı. Minik
kuşun, kanadı yanına düşmüş, kanıyordu. Canı çok yanıyordu belli ki... Küçük
çocuk, bu manzara karşısında, yıkıntının içinde kalan bacağının acısını unuttu
bir an. Son bir gayretle ellerini kurtardı bir kapan gibi bedenini kıstıran taş
bloklardan. Ellerine baktı, mosmor olmuştu. Ama ne önemi vardı şimdi... Yarı
uyuşan elleriyle kuşa uzanmaya çalıştı. Bir süre sonra onu incitmeden tutup
aldı.
Çocuğun bedeni hâlâ yarısına kadar
taş yığını içindeydi. Bacağındaki şiddetli ağrıyı bir an unuttu ve o minik
yüreğindeki merhametiyle kuşun kırılan kanadıyla ilgileniyordu. Etrafına
bakındı. Bir bez barçası bulamaz mıydı acaba? Arandı, sonra gözü bir bez
parçasına ilişti. Hiç düşünmeden bu parçayı, küçük bir çıtayla sabitleştirdiği
kuşun kanadına sardı. Kuşun acı feryatları dinerken, çocuğun güzel yanaklarında
pembe gamzeler oluştu, içi rahatladı. Bir kuşun hayatını kurtarmıştı. Tıpkı
babasından öğrendiği gibi; bir gün bahçede oynarken, ağacın altında feryat eden
bir kuş görmüştü. Kuşun kanadı kırılmıştı ve uçamıyordu. Ne yapacağını
bilmediği için babasına haber vermiş, babası da kuşu bu şekilde tedavi etmişti.
İşte, tıpkı babasının yaptığı gibi o da bu kuşu tedavi etmişti. Kuşun hayatını
kurtardı, üstelik kendi acısını bir kenara bırakarak...
Böyle hayallere dalmışken, birden
gözü, kuşun kanadına sardığı kumaş parçasına takıldı. Bu kumaşı tanımıştı. Bu
kumaş parçası, annesinin elbisesine aitti. Peki, ne olmuştu annesine, ne
olmuştu babasına? Bu taş blokların içinde ne arıyordu? Evi neredeydi? Annesi,
babası neden yanında değildi?
Birbiri ardına gelen bu sorulardan
sonra, olanları hayal meyal hatırladı.
Yatsı namazını henüz kılmışlardı
ailecek. Annesi, babası ve ortalarında da kendisi; birlikte tam dua ediyorlardı
ki, bir ses işittiler. Bomba ve çığlık sesleri kovaladı peşini bu sesin...
Düşman askerleri şimdi de sivillere saldırmıştı. Hiçbir şeyden haberleri
olmayan halk, yatsı namazından sonra yakalandı bu sinsi saldırıya. Bu seslerin
ortasında birden, bina bu üç masumun üzerine bir mezar oldu, canlı bir mezar...
Çocuk, olanları hatırlamaya ve
anlamaya çalışıyordu. Gözü annesiyle babasını aradı. Bina çökerken
birlikteydiler. Ama şimdi onları göremiyordu yanında. Çöken kirişin altında
kalan
bacağını hissetmiyordu artık. Annesi ile babasını düşünüyordu. Küçük
yaşına rağmen, büyük bir zekâya ve büyük bir yüreğe sahipti bu Bosnalı.
Annesinin ve babasının öldüğünü düşündü, ama hayır, bu ihtimali düşünmek bile
ona çok büyük acı verirdi. Düşünmek istemedi. Ama sonra annesinin sözleri geldi
aklına; annesi ona şehitlerin ölmediklerini, Cennete gideceklerini ve bu kâfir-Müslüman
savaşında ölen Müslümanların şehit olacağını söylemişti. Annesi ve babası şehit
olmuştu. Bunu düşününce içi rahatladı. Ama gözyaşlarına mâni olamıyordu.
Gözyaşları inci inci düşüyordu ellerinde tuttuğu kuşun üzerine. Kuşu
dudaklarına yaklaştırdı. Sanki ona bir şeyler söylüyordu:
“Bak ben de yaralıyım senin gibi.
Benim de kanadımı kırdılar, yuvamı parçaladılar. Üstelik annemi, babamı aldılar
elimden. Ama üzülmüyorum. Çünkü onlar Cennet’e gitti. Beni yanlarına
alacaklardır değil mi? Beni burada yalnız bırakmazlar değil mi?”
Etrafta, bina yıkıntıları içindeki
cesetlerden başka kimse yoktu. Bir kişinin bile sesini işitmedi. Kimden yardım
isteyecekti. Annesinden öğrendiği gibi sabrediyordu ama bir yandan ağlayıp,
yaralı kuşla konuşuyordu. Bacağı mı? Onu zaten hissetmiyordu. Etrafında yardım
isteyecek kimseyi göremedi. Ama biri vardı ki O, her zaman mazlumları görür,
onlara yardım ederdi. O’na açtı minik ve morarmış ellerini:
“Allahım!” dedi.
“Annemi ve babamı Cennetine aldın, biliyorum. Beni de oraya kabul eder misin
Allahım! Ne olur beni annemden ayırma...”
Bu içten ve saf bir duaydı. Geri
çevrilecek miydi?
Sonunda, gözleri ağlamaktan kızarmış,
elleri mosmor bir şekilde yalvaran bu minik beden artık yavaş yavaş gevşedi ve
derin bir uykuya daldı, derin bir uykuya...
Rüyalar âleminde bulutların
üzerinde yükseliyordu minik yavru. Annesinin ve babasının “gel”
çağrısına koşarak gidiyordu âdeta. Minik, artık sonsuz mutluluğa ermişti.
Yıkıntılar arasında geriye kalan,
cansız ve minik bir beden ve feryat ederek öten kırık kanatlı bir kuştu...
-İrem ÇIKRIKÇIOĞLU-
| < Önceki |
|---|


Duyan var mı taşların sessiz çığlıklarını
Yöneli
Çıkmıyor avazım haykırsam boşa
Ruhumuz ile bedenimizin bütünleştiği o uzun yolculuktan döndükten, uykumuzu alıp dinlendikten sonra hali hazırda bir sofranın önünde oturuyor buluruz kendimizi. Hiç birimizin sofrası diğerimizin sofrasına benzemez.

Gözlerime çarpan gün ışığı ile birden uyandım, ensemde bir ağrı her zamankinden, 



Yorumlar
selamlar
teşekkür eder yazılarınızın devamını dilerim.
Sizi mutlaka biraz korku ve a çlık, biraz da mallardan, canlardan ve mahsullerden bir noksanlık ile imtihan edeceğiz. (Ey Rasûlüm!) O halde sabredenleri (Cennetle) müjdele! (Bakara, 155)
Bu ayete teslimiyetimiz ne kadar bilemiyorum ama M İN İK YAVRU güzel bir örnek...
Allah ibret alabilenlerden eylesin cümlemizi! Amin!
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için