Cuma, 04 Şubat 2011 11:41
Üç hafta önce, soğuk bir Pazar günü Topkapı Sarayı’na, Harem’i ziyarete gittim. Biraz üşüdüğümden ısınmak için kapalı mekânlardan birine; resimler galerisine girdim.
Çıkışa yakın, Yavuz Sultan Selim olduğu iddia edilen küpeli resmin önünde bir gencin yanındaki kızlara anlattıklarına kulağım takıldı ister istemez. Daha sonra ücretli rehber olduğunu anladığım zavallı, ne kadar saçma şeyler anlatıyordu: Ona göre, Valideler şehzadelerinin kız zannedilip öldürülmemesi için kulaklarına küpe takıyorlarmış. Dayanamadım lafa girdim ki daha fecaat şeyler ortaya çıktı. Padişahların işretleri, annelerinin Hristiyan olmaları, validelerin devleti yıkmak için çalıştıkları, haremin zevk ü sefa yerleri olduğu vs.
Bunun üzerine “eilahiyat”a bir konu açmayı düşündüm. Yazmakta biraz gecikmiş olduk fakat son günlerde gündeme bir dizi oturdu. İlahiyatçılar arasında dahi pek bilinmeyen ve anlaşılmayan hatta ileri geri konuşulan harem hakkında çok kısa bir şeyler yazmak istiyorum.
Harem, oryantalistlerin tasvir ve tavsifleriyle kafalarda çıplak kızların koşuştuğu, vur patlasın çal oynasın sadece padişahın gününü gün ettiği yer olarak canlanır. Oysa gerçek harem o kadar farklıdır ki…
Harem, bir yandan padişahın ve ailesinin (anne, hanım, kardeş, kız, erkek çocuk) evi diğer yandan da en üst düzeyde bir eğitim kurumudur.
Osmanlı Sarayı, genel olarak Bîrûn, Enderûn ve Harem olarak üç kısma ayrılmıştır. Dış Hazine, Dîvân, Ahırlar ve mutfakları ile selamlık olarak da niteleyebileceğimiz Bîrûn, devletin idare yeriydi. Burası halk ve yönetici kadronun girebildiği bölümdü.
Aynı zamanda Harem-i Hümâyûn olarak da anılan Enderûn, geleceğin devlet yöneticilerini yetiştiren üst düzeyde bir eğitim yeri ve padişahın mekânıydı. Buraya Padişah ve saray halkı girebilirdi. Vezîr-i Azam dahî izinsiz Bâbüssaade’den içeri adımını atamazdı.
Saray’ın üçüncü kısmı da Harem’di ve saraydaki kadınların yaşadığı bölümdü. Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u fethettiğinde ilk olarak sarayını bugünkü İstanbul Üniversitesinin bulunduğu yere yaptırmıştı. Güvenlik zafiyeti ve şehrin göbeğinde olması hasebiyle mahremiyetin korunamayacağı düşünülerek birinci tepeye sonradan Topkapı Sarayı olarak adlandırılacak yapılar topluluğu inşa edildi. 1478 senesinde Yeni Saray’a sarayın selamlık kısmı taşınırken Harem Eski Saray’da kaldı. 1541 senesindeki yangından sonra Harem halkının bir kısmı Topkapı Saray’ına taşındı. III. Murad devrinden itibaren de padişahlar Harem’e çeşitli binalar ekleyip burada kalmaya başladılar.
Peki, Harem’in fonksiyonu ne idi? Tek amacı haz mıydı? Öncelikle padişahların evliliklerini incelersek daha rahat bir fikre ulaşacağız.
Fatih Sultan Mehmed, her konuda devleti aşiret devletinden gerçek bir imparatorluğa dönüştürmüştür. Devşirme sisteminin daha geniş alanda kullanılması, düzenlediği saray ve teşrifat kuralları, yaptığı kanunname, kardeş katli gibi birçok husus ile Fatih, Osmanlı Devleti’nin en büyük hükümdarıdır. Onun getirdiği yeniliklerden birisi de artık hür kadınlarla evlenme adetinin kalkıp cariyelerle yaşama geleneğidir.
Fatih’ten evvel padişah ve şehzadeler, Bizans’tan (İki İmparator İoannes Kantekuzenos ve İoannes Palailogos’un kızlarını Orhan Gazi’nin alması gibi) Anadolu beyliklerinden (Dulkadir oğulları, Germiyanlılar gibi) ve Balkan devletlerinden (Sırbistan, Bulgaristan) kız alırlardı. Böylece bir taraftan ittifaklar kuruluyor, diğer yandan evlilik karşılığında bazı topraklara sahip olunuyor, devlet ve beylikler üzerinde nüfuz kuruluyordu.
Fatih devrinde, bu beylik ve devletlerin birçoğunun ilhak edilmiş olması, artık Osmanlıların kimse ile akraba olmaya tenezzül etmeyecek bir yükseklikte bulunması ve sarayın kendine has bir mahremiyet oluşturması gibi sebebler dolayısıyla; birkaç istisna haricinde padişah ve şehzadeler hür kadınlarla evlenmemiş, cariyelerle yaşamışlardır. Bu sebebledir ki saraydaki harem
genişlemiş ve kurumsallaşmıştır.
Harem’in yapısı incelendiğinde oranın hiç de zevk ve eğlence yeri olmadığı görülecektir. Dehliz ve koridorlarla birbirine bağlanan birçok taşlık ve koğuşlardan oluşan haremde genç yaşta getirilen kızlara evvela müslüman ismi verilirdi. Ardından kızlar, Türkçe, Arapça, Farsça, din ilimleri, biçki, dikiş, nakış, el işleri, çalgı aletleri kullanma gibi birçok eğitimden geçer, eğitimlerinde öne çıkanlar padişah için hazırlanırdı. Bütün kızlar padişahın yanına gitmezlerdi. Bunların bir kısmı padişahla beraber olabilirken bazısı, Valide Sultan ile padişahın kızları, kardeşlerinin hizmetinde bulunur, haremin temizliği düzeni gibi hususlarda iş görürdü. Eğitimini tamamlayan kızlar çerağ edilirler yani Enderûnda yetişmiş devlet adamlarıyla evlendirilerek saray dışına çıkarılırlardı. Böylece devlet, her iki taraftan yetiştirdiği devşirmelerle kendine bağlı bir kesimi oluşturmuştur.
Padişah’ın keyfine göre sarayda kızları gördüğü, süt banyoları yaptırdığı, çıplak havuzlarda oynattığı, beğendiği kızın önüne mendil attığı şeklindeki söylenceler batılıların fantezilerinden başka bir şey değildir. Çoğunlukla Padişah kendisi için hazırlanan kızları görmezdi bile.
Peki, bu kadar çok cariye ile ilişkiye girmek gerekli miydi sorusu akla gelebilir. Tabii aşırıya kaçmış bazı istisnalar olsa da çoğunlukla padişahların eşleri abartıldığı kadar çok değildir. Buna rağmen Harem’in birinci görevi padişahın neslinin devamıdır, yani hanedana bir erkek varis bırakmaktır. O günün şartlarını düşündüğümüzde bunun ne kadar elzem olduğu görülecektir. Çünkü devlet padişahın şahsıyla kaimdir. Burada isimden değil “padişah”tan bahsediyorum. Eğer padişah olmaz ise devletin yıkılması kesin gibidir. Böylece Makyevel’in doğu ve batı devletlerinin mukayesesinin gayet yerinde bir tesbit olduğunu anlıyoruz. III. Murad, I. Ahmed, Sultan İbrahim devirlerinde hanedanın nasıl kriz çektiği bellidir. III. Murad ve Sultan İbrahim önceleri kadınlara pek yüz vermemişlerdir ancak devletin de varise ihtiyacı vardır. Validelerin çok sıkı çalışmasıyla vaziyet tersine dönmüş her iki padişah da sonradan kadınlara fazladan düşmüştür. Ayrıca o dönemde bebek ölümlerinin sıklığı da şehzadelerin çok olmasını, yani cariyelerin birden fazla olmasını gerektirmiştir.
Cariyelik hukukunun İslam’ca yasaklanmamış olduğu ve cariyelerle münasebet kurmanın meşru olduğu ve bunun sınırı olmadığı malumdur. Biz sadece bazı padişahların bu meşruiyeti fazlaca kullandığını söyleyebiliriz ki bunlar da istisnadır. Cariyeler çocuk doğururlarsa ümmü veled statüsüne yükselerek haseki olurlar ve oğullarının tahta geçmesi ile valide sultan mertebesine erişirlerdi. Haremde cariyelerin taşkınlık
yapmamaları ve gayr-i meşru işlere sapmalarını önlemek üzere koğuşlarda aralarında tecrübeli kahyalar kalırdı. Cariyeler arasında hiyerarşi de sıkıca uygulanmıştır. Yine Harem kurumundaki disipline bir örnek verecek olursak, valideler hanedandan olmadıkları için ve padişah’ın üstünde hiçbir kul olamayacağından padişaha el öptüremez ve onlara ismiyle hitab edemezdi. Oğluna “Arslanım” der ve oğlundan gerekli saygıyı görürdü.
Son olarak haremdeki ciddiyetin ve ahlakın daha iyi anlaşılabilmesi için birkaç örnek verelim. Harem aynı zamanda bir açık hava hat müzesidir. Bu hatlar, dualar, ayetler öyle gelişigüzel yerleştirilmiş de değildir. Her birinin simgesel önemi vardır. Padişah’a durumunu hatırlatmakta, her halde nasıl davranması gerektiğine dair mesajlar içermektedir.
Mesela birçok kapıda Arapça olarak,
“Ey bütün kapıları açan Allah’ım, Bize hayırlı kapıları aç” duası vardır. Dünyanın sultanı bir kapıdan içeri girerken sultanları sultanına yalvarmakta, Ondan hayırlar dilemektedir. Yine bazı kapılar Selam ayetleri ile donatılmıştır. Mesela, “Selam olsun size Hoş geldiniz ve ebediyen orada kalınız” (Zümer 73)
Padişah’ın dışarı çıktığı yerde yan yana iki kapıdan birinde “Allah size, mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi” ve diğerinde “insanlar arasinda hükmettiginiz zaman adaletle hükmetmenizi emreder” (Nisa 58) yazılıdır. Her çıkışta bu iki yazıyı gören padişah adaletsiz davranmaya teşebbüs edebilir mi?
Biraz ilerlediğimizde Harem ağlarının binasının kapısındaki ayet de özellikle seçilmiş
olmalıdır: “Mü’minler ancak kardeştirler. Kardeşler arasını bulun” (Hucurât 10) ayeti bir taraftan ağaların hoş geçinmelerini sağlarken diğer yandan padişaha mesaj vermiyor muydu? Sen Padişahsın, onlar zenci, köle ve hadım olabilirler fakat İslam ümmetliği noktasında kardeşsiniz. Bu ayet sultanı kölesine zulmetmekten alıkoymaz mı?
Yine harem ağaları taşlığından kızların asıl kaldığı yere geçilirken görülen “Ey iman edenler peygamberin evine izinsiz girmeyin” (Ahzab 53) ayeti artık buradan itibaren mahremiyetin başladığını belirtmektedir.
Örnekler çoğaltılabilir. Son olarak da haremin dans, içki ve eğlence salonu olarak anlatılan Hünkar Sofasına bakalım. Burada bulunan kuşak yazıları, -haşa- cariyelerle padişah arasında yazılan erotik aşk mektubu olarak anlatıldı yıllarca! Gerçekte yazanlara bakalım:
“Allah, mü’minlerin dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların dostları da tâğuttur, onları aydınlıktan alıp karanlığa götürür. İste bunlar cehennemliklerdir. Onlar orada devamlı kalırlar.”
Ardından gelen ayetler de ilginçtir. Nemrut ile İbrahim (AS) arasında geçen kıssa sofayı süsler. Sonraki ayetler şöyledir:
“Allah yolunda mallarını harcayanların örneği, yedi basak bitiren bir dane gibidir ki, her basakta yüz dane vardır. Allah dilediğine kat kat fazlasını verir. Allah’ın lütfu geniştir, O her şeyi bilir. Mallarını Allah yolunda harcayıp da arkasından basa kakmayan, fakirlerin gönlünü kırmayan kimseler var ya, onların Allah katında has mükâfatları vardır. Onlar için korku yoktur, üzüntü de çekmeyeceklerdir. Güzel söz ve bağışlama, arkasından incitme gelen sadakadan daha iyidir. Allah zengindir, acelesi de yoktur.” (Bakara 257-263) bu ayetlerin bulunduğu odada gayr-i meşru ilişkilere girmek şöyle dursun insan otururken bile edebini bozamaz. Kaldı ki arkasından “mağrur olma padişahım senden büyük Allah var” dedirten padişahlar bu ayetleri her gördükleri gün Nemrut olmaktan Nemrut gibi zalimlikten Allah’a sığınmaz mı?
Her gün bu ayetleri gören bir insan, malını gayr-i meşru eğlencelerde mi, yoksa Allah yolunda mı harcar? Bu örnekler bile haremin bir zevk ü sefa yeri değil mahremiyete uyulan bir yuva, Allah adının anıldığı bir eğitim kurumu olduğunu açıkça göstermektedir.
Halil İbrahim AKBULUT
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


Duyan var mı taşların sessiz çığlıklarını
Yöneli
Çıkmıyor avazım haykırsam boşa
Ruhumuz ile bedenimizin bütünleştiği o uzun yolculuktan döndükten, uykumuzu alıp dinlendikten sonra hali hazırda bir sofranın önünde oturuyor buluruz kendimizi. Hiç birimizin sofrası diğerimizin sofrasına benzemez.

Gözlerime çarpan gün ışığı ile birden uyandım, ensemde bir ağrı her zamankinden, 



Yorumlar
Yazının da kitabı öztlediğini düşünürsek faydalı bir eserdir diyebiliriz.
Okuyayım daha geniş bilgi verbilirim.
http://yenisafak.com.tr/Pazar/?t=09.01.2011&i=296926
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için