Perşembe, 19 Ocak 2012 17:05
Din görevlileri olarak, kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in hâdimliğini yürütüyoruz. Yaşayan bir ahlâk numûnesi olmak, yâni hâlimizle; sözümüzle, kalimizle etkili olduğumuzdan çok daha etkileyici olacaktır.
Buna da ‘Âlemlere Rahmet’ efendimizin ahlâkıyla ahlaklanarak ulaşabiliriz.
Kutsal kitabımız Kur’ân, cihan-şumûl bir kitap olduğundan kâinatı kuşatıcı bir özelliğe sahiptir. Bütün insanları Hak dine davet eder. Diğer dinlerdeki insanlarla iletişimizi düzenler. Bizlere, Rabbimizin vasfı olan merhametle davranmamızı öğütler. Bu sayede bizler, ırk, dil, din ayrımı yapmadan bütün insanlığa sesleniriz. Dâvetimiz Allah’a çağrıdır. Allah’ın hak davetine uyanlarsa dünya ve âhirette kurtuluşa ereceklerdir.
Çok ilginçtir ki, görev tecrübelerimizde her geçen an farklı şeyler öğreniyoruz. Bazen bu tecrübeleri, meslektaşlarımızla istişâre ederken bazen de insanların bizi Kur’ân’ın şahsında sevip değer verdiklerini görüyoruz. Aslında bizi biz yapan da zaten bu değerler değil midir? Görevimiz Kur’ân’ın evrensel değerlerini kavram kavram insanlara güzel örneklerle aktarmak ve içlerini doldurarak bu anlamlarla hayattaki herşeye bir anlam verebilmelerini sağlamaktır. Sadece içi dolu bir ‘sabır’ kavramı ile hayatına devam eden nice kişiler tanıyoruz.
Kavramlarla beraber sembollerin önemini asla unutmamak gerekir. Yine birçok insanın hayata bu sembollerle tutunduğunu görmekteyiz. Hz. İsmail gibi teslîm olmuş kullar gibi, Hz. Eyyüb gibi sabırlı kullar var. Hz. Ömer gibi âdil kullar gibi, Hz. Ebu Bekir gibi vefâlı dostlar var. Aslında birçok insan bilinçli olarak kendi yaratılışına uygun bir şahsiyeti örnek almakta ve bu vesileyle bazen hakikate ulaşmaktadır. Din görevlileri yani Kur’ân’ın hâdimleri
olarak bizlere yol haritasını kaybetmişlere, harita olamasak da, ona yaklaştıracak bir pusula olmamız gerekiyor.
Kim Allah’ın dinine yardım ederse, Allah da ona yardım ediyor. Kur’ân’a hizmet edene Mevlâ Teâlâ yardım ediyor. Bize düşen sabır ve sebat... Bazen herkes bizi desteklerken, bazen İbrahim as gibi yalnız kalıyoruz. Bazen kuyulara atılıyoruz; bazen başa tâc ediliyoruz. Bazen sevdâ oluyoruz dillerde bazen yele karışıp kaçmak istiyoruz inatçı insanlardan. Diyebileceğimizn tek şey kaldığında: ‘Benim dinim bana, senin dinin sana’ diyoruz, zorlamıyoruz, çünkü dinde zorlama yoktur. Bunlar bizim imtihanımız. Kimseden bir teşekkürde beklemiyoruz. Ecrimiz Rabbimiz indinde... Çağrımız insanlara... Gelin! Esenliğe... Gelin! Kurtuluşa... Gelin! Hak dine...
Ve her zamanki duamız: ‘Rabbimiz, bizi göz açıp kapayıncaya kadar nefsimizle başbaşa bırakma! Bize dünyada da âhirette de iyilik ver ve bizi cehennem azabından koru...
Ve Anadolumuz... Birbirinden güzel nice gönlü barındıran kutsal beldemiz... Ecdâdın kanlarıyla sulanan topraklarında gölgelenen bizler ve nice görevlilerimiz... Bizden hizmet bekleyen nice insanlar... Sadece ‘buluşmak’ ve bu buluşmayı Rahman’ın sözleriyle nurlandırmak.. Bütün huzuru burada aramak, bütüm tasaları burada gidermek, bütün sırları buraya gömmek, bütün sevinçleri burada haykırmak, bütün gözyaşlarını buraya akıtmak ve tesellî olmak... İşte buluşma yerimiz Kur’ân’ın kalbi ve nurlu yerlerse biz oradayız...
Allah cc dâima bizimle gönüllerimiz de dâima O’nunla cc olsun...
Tüm Kur’ân’ın hâdimlerine selâm olsun...
Ayşe Serra Kara
| < Önceki | Sonraki > |
|---|




