Safiye Gölbaşı

ki_Aa_ki_Yaprak3Zamanın birinde verimli bir toprak, cömert bir güneş, göz alabildiğine geniş bir düzlük ve bu düzlükte tohumları yan yana atılmış; farklı özellikleri, başka güzellikleri, yekta tabiatlarıyla, aynı rüzgârda okşanan yapraklarının değişik kokular saldığı Ceviz ve Meşe adlı iki ağaç vardı.

 

 

 

‘Hiç kavga bilmez gülle yaprak. Hiç kıyar mı ağaca toprak’ misali kendi hallerinde yaşayıp gidiyor, büyüyüp serpiliyorlardı ki karşılarında bir şeytan çalı bitti. Bittiği bu coğrafyanın güzel havası, yumuşak toprağı, ağaçların sükûneti canını sıktı şeytan çalının. Gönülsüz gönülsüz incelemeye koyuldu çevresini. Tam karşısında duran Ceviz ve Meşe’ye baktı bir süre. Bu, kökleri birbirine karışmış, dalları birbirine dolanmış iki ağacın hali hiç hoşuna gitmedi. Gözlerini ağaçların ceviz ve palamutlarına dikmişken iki ağacın arasında kalan daracık toprağı gördü ve işte o an keyfi yerine geldi. Şeytan çalı ne yapacağını bulmuştu.

Boyu birkaç karış uzayınca Ceviz ve Meşe’ye sokuldu. Tıslar gibi konuşuyordu; ‘Şu daracık toprak ikinize birden fazla değil mi? Ben senin yerinde olsam onu buradan çıkarırım.’ Biriyle mi ötekiyle mi konuşuyor ikisine birden mi söylüyor belli değildi. Kuru dudakları hiç kıpırdamıyordu sanki. ‘Nasıl da yayılıyor gittikçe görüyor musun? Bu gidişle dallarını rahatça uzatacağın yer kalmayacak sana. İtekle onu gitsin. Hiç Ceviz ve Meşe yan yana olur mu?’ ki_Aa_ki_Yaprak1

Evvelce buna benzer herhangi bir şey duymamış olan Meşe ve Ceviz önce ilgiyle birbirlerine sonra da biri sağına öbürü soluna dönerek şeytan çalının işaret ettiği yere baktılar. Aralarında kalan bu daracık toprak parçası onlara hakikaten de yetmezdi. Hâlbuki biri soluna öbürü sağına dönse kendilerini çepeçevre saran, ucu bucağı seçilmeyen ve üzerinde beraber boy verdikleri toprağın ne kadar geniş ve gani olduğunu göreceklerdi ama nihayet iki ağaçtı onlar ve toprak ağaçların en zayıf noktasıydı.

Bir süre birbirlerini gizli gizli ve şüpheyle süzdüler. Zayıf dallarını tespit ediyordu her biri diğerinin. Birbirlerine özensiz ve pervasız davranıyorlardı artık. Bir gün şeytan çalı kıyı kıyı sokuldu Ceviz’e ‘Hadi,’ dedi ‘söyle Ceviz’den başka ağaç yok de. Bütün ağaçlar Ceviz’dir de.’ Bir yandan da Meşe’yi dürtüyordu; ‘Duydun mu ne diyor duydun mu?’ Şeytan çalının tıslamasını duyan Meşe hızla döndü Ceviz’e; ‘Ben Ceviz falan değilim. Benim bir Meşe olduğumu kabul edeceksin.’ dedi. Ceviz ise bu meydan okumaya ;’Bütün ağaçlar Ceviz’dir o kadar.’ diyerek karşılık verdi. Ve işte aralarındaki amansız savaş böyle başladı.

Birbirlerinin dallarını kırdılar. Acımasızca körü körüne… Bire bir beşe on yirmiye iki elliye yüz. Kimin en çok kimin dalını kırdığını kimse bilmedi. Öyle bir noktaya gelmişlerdi ki artık, neden birbirinizin dalını kırıyorsunuz, diye sorsa onlara biri, o da benim dalımı kırdı, diyordu yekdiğeri. Her gün onlarcası toprağa düşen kırık dallar Meşelik ve Cevizlik iddiasını gölgelemişti. Bu kırımın sonu gelmiyor dalların ağaçlarından koptukları yerden günlerce yaş geliyordu.

Bütün düzlük onlardan bahsediyordu. Şu Ceviz’le şu Meşe’nin kavgası diyorlardı. Herkes onların bir Ceviz ve bir Meşe olduklarını biliyordu yani. Kimi Meşe haklı diyor kimi ama başlatan Ceviz değil diyor kimi de, bırakın onu bunu da şu şeytan çalı var ya, geceleyin ikisinin de yapraklarını dallarını biliyormuş, kulaklarına bir şeyler fısıldıyormuş, Ceviz’in meyvelerini Meşe’nin palamutlarını toplayıp gidiyormuş’ diyordu.

Herkes bir şey söylüyor herkes konuşuyor ama Ceviz ve Meşe zinhar birbirleriyle konuşmuyordu. ‘Sen yoksun’ ‘Asıl ben seni tanımıyorum’ diye diye birbirlerini kırıp geçirmeye devam ediyorlardı. Hal böyleyken bir gün bir Meşe yaprağı Ceviz’in dalları arasından karşı ovaya bakıyorken kendisinin bir benzerini gördü. Kendi yüz ifadesine çok benzeyen düşünceli ve kederli bir yaprak tam karşısında duruyordu. O da onu fark etmişti. Aynı merakla o da onu süzüyordu. Meşe yaprağına çok benzeyen bu yaprak bir Ceviz yaprağıydı. Meşe yaprağı, geleneklerinde böyle bir şey olmadığı halde ona seslenmek onunla konuşmak istedi. O da kendisiyle konuşursa birbirlerine gerçekten benzeyip benzemediklerini daha iyi anlayacaktı. Birkaç kez yutkunduktan sonra sordu. ‘Hey sen ne düşünüyorsun?’ ‘Efendim,’ dedi Ceviz biraz mahcup biraz heyecanlı. ‘Ne düşünüyorsun?’ Konuştuklarını kimse duysun istemiyordu Ceviz. ‘Hiç,’ dedi gülümseyerek. İkisinin de kederi dağılmıştı.

-Bazı geceler uyumadığın oluyor mu?

-Evet ya senin?

-Benim de.

-Şeytan çalıyı görüyor musun?

-Görüyorum bizim bütün meyvelerimizi topluyor geceleyin.

-Bizimkileri de. Daha iyi savaşalım diye dallarımızı da biliyor.

-O kara kuru çalı nasıl oluyor da kendisinden kat kat büyük iki ağacı parmağında oynatıyor. Yani şey… ben onun bizleri yönlendirdiğini düşünüyorum sen?

-Ben de. Bizi önce birbirimizin düşmanı olduğumuza inandırdı. Sonra da bize düşmanlık yaptırdı. Şimdi hakikaten düşman olduk.

-Birbirimizin canını yaktık, ahını aldık. Birbirimize çok hakaret ettik.

-Artık dost olamayız galiba.

-Galiba.

 

O gün seslerini hüzün bürümüştü ama o günden sonra bu iki yaprak her sabah birbirlerine selam verir gün içinde hal hatır soruşur olmuşlardı. Eskisi kadar derin düşüncelere dalmıyor her konuda birbirleriyle konuşmaktan keyif alıyorlardı artık. Öyle ki bazen iki savaşan ağacın yaprağı olduklarını bile unutuyorlardı. Bir keresinde beraberce şeytan çalıyı tuzağa düşürdüler. Rüzgârın biriyle anlaştılar. Şeytan çalının dalları bileyip meyveleri toplamaya geldiği bir gece, arkalarında sakladıkları rüzgârı, ansızın üzerine bıraktılar. Neye uğradığını anlayamadan kafa üstü yere düştü çalı. İki yaprak bütün gece gülüştü.

İlk kez böyle tedbirsiz yakalanan şeytan çalı bu durumdan çok rahatsız olmuştu. ‘Neyse ki’ diyordu ‘neyse ki kimse yere kapaklandığımı görmedi. Ne oldu nasıl oldu da fark edemedim rüzgârı.’ Bu işte bir iş vardı. Eskiden olsa zinhar böyle gafil avlanmazdı.

Güneş doğarken o da kuytu bir köşede Ceviz ve Meşe’yi izlemeye koyuldu. Bütün gün orada kalmaya hazırlıklıydı ama aradığı şeyi ikindi vakti buldu. Ağaçların üst ki_Aa_ki_Yaprak2taraflarında iki yaprak birbirleriyle konuşuyorlardı. Konuşmak da değil düpedüz sohbet ediyorlardı. Gözleri dehşetle açıldı. Asla konuşamazdı hâlbuki onun düşman dostları. Hakaretamiz konuşmalar baş üstündeydi. Bunu kendisi de teşvik ederdi. Ama böyle tatlı tatlı, hani yani dili varmıyordu ama dostane bir sohbet olmaz olamazdı. Ceviz ve Meşe’nin düşmanlığından çok beslenmişti şeytan çalı. İki yaprağın dostluğu bu düşmanlığa halel getirirdi. Elbette ki bu işe el koyacaktı. ki_Aa_ki_Yaprak1

Çok değil iki hafta sonra iki ağaç kavgayı bırakmış her biri kendi hain yaprağına öfkeyle bakıyordu. ‘Koparın onları’ diye çığlık attı şeytan çalı. Ortalığı velveleye vermişti. ‘Koparın o nankörleri. Atın dereye yok olup gitsinler. Ödesinler ihanetlerinin bedelini.’ Sesini kısıp iki ağaca birden sokuldu; ‘Ne yaptıklarınıysa söylemeyin sakın ola. Diğer yapraklar da öğrenmesin böyle bir şeyi.’ Görevliler iki yaprağı koparmak üzere harekete geçtiler. İki ağacın bütün yapraklarını sessizlik ve korku sarmıştı. Koparılmadan hemen önce gözleriyle anlaşan iki yaprak aynı anda haykırdılar: ‘Ceviz ve Meşe iki ayrı ağaçtır ve biz ikimiz dostuz.’

Dereye atıldılar. Birbirlerini ilk kez bu kadar yakından gören iki dostun yüzünde korku değil gurur vardı. Akıntı hızla sürüklüyordu onları.

-Nasıl olsa bir gün kopacaktık dalımızdan.

-Evet bu müstesna bir kopuş oldu.

-Haykırışımızı duyduktan sonra şeytan çalı nasıl da bozuldu?

-Ya sorma. Sırf onun o halini görmek için dahi olsa değerdi.

- Bence hiçbir şey eskisi gibi olmayacak artık ağaçlarımızda.

-Başka yapraklar da vardır belki bizim gibi dost olan olmak isteyen.

-Bizim dostluğumuzu haykırmamız onlara da cesaret vermiştir.

- Ağaçlarımız bile dost olur bir gün belki.

-Belki bir gün.

-Damarlarının bu kadar güzel olduğu belli olmuyordu uzaktan.

-Senin renginin parlaklığı da.

- Şunu bil ki dostluğun ömrüme bedeldi.

- Sen de şundan emin ol ki senin dostluğun da benim ömrüme bedeldi.

-Şelaleye dökülen dere bu mu?

-Galiba.

 

Safiye Gölbaşı

Bu kategorideki diger yazilari goster.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile