Safiye Gölbaşı

dersimiz_sevgiBenim pamuk salıncağım pembe beyaz bulutların üzerindeydi. Dünyaya geldikten sonra insanların pamuk ipliğinden sanki dayanıksız bir şeymiş gibi bahsetmelerine her zaman şaştım.

 

 

 

 

Çünkü ben o kar beyaz pamuk salıncakta asırlarca mutlu mesut sallandım. Etrafımda başka çocuklar ve güzel yüzlü melekler vardı. Biteviye sallanıyordum. Burası benim cennetimdi.

 

Karagözlü ise benim en yakın arkadaşım. İri kara gözlerinin dışında kalan her tarafı salıncağımdan daha akçıldı. Ama ona bakan sadece kapkara ve harikulade bir çift göz görürdü. Ben dünyaya geldikten sonra birkaç kez daha geldi yanıma. Oyunlar oynadık beraber. Uzun zaman oldu; onu görmüyorum.

‘Gel’, demişti bir gün Karagözlü bana ‘gel sana bir şey göstereceğim.’ Bulutları iki eliyle mahirce aralamış, göğün katları tek tek açılmış, şahit olduğum manzara beni şaşkınlığa ve heyecana boğmuştu. Nihayet altımızda mavi yeşil bir küre belirmişti. Baktıkça bize doğru yaklaşıyordu sanki küre. Birazı su ve birazı topraktı. Dönüyordu. Nutkum tutulmuştu büyülenmiş gibi izliyordum. Biz küreyi hayran gözlerle seyrediyor o da yavaş yavaş bize doğru geliyordu. Nihayet o kadar yaklaştı ki tek bir şehri görebiliyordum şimdi. Şehrin iki yakası arasından masmavi deniz usul usul akıyor; bu denizli şehir mavi yeşil kürenin ortasında inci gibi duruyordu. ‘Bak’, dedi ‘bak şu şehre. Sen oraya gideceksin.’ Sanki ilk kez hissediyordum kalbimi, sevinçten küt küt atıyordu. ‘Ne zaman?’ diye sordum. ‘Az kaldı. Hem dur’, dedi ‘sana göstereceklerim daha bitmedi.’

Ortasından deniz akan inci şehre iyiden iyiye yaklaşmıştık. Sokaklarını caddelerini seçebiliyordum. ‘Şurada bir adam var’ dedi ‘görüyor musun?’ İşaret ettiği yere baktım. Bir sürü çocuk gördüm. Hepsi bir örnek giyinmiş, bir oda dolusu çocuk. ‘Çocuklar var.’ dedim. ‘Dikkatli bak’ dedi ‘şurada işte şurada’ diye işaret ederken onu gördüm.

Yanında bir çocuk vardı. Kaleminin ucuyla onu dürtüyor, ‘Öğretmenim tuvalete gidebilir miyim?’ diyordu. Başka bir çocuk kravatının ucunu tutmuş neşeyle yukarı doğru kıvırıyordu. ‘Kızım ne yapıyorsun?’ deyip kravatını çocuğun elinden kurtararak öbür çocuğa döndü, ‘Tuvalete gidebilirsin ama beni de arkadaşlarını da kaleminle dürtme. Hadi koş.’ Tahtanın başına geçti. ‘Yazdınız mı hepiniz, siliyorum.’

Onu seyretmek çok keyifliydi. ‘Bu adam kim biliyor musun?’ dedi Karagözlü. Kafamı sağa sola salladım. ‘Senin baban. Allah seni ona emanet edecek.’ Bir an sevinçle kabaran göğsüm havası kaçmış balon gibi indi hemen. ‘Ama’ dedim ‘benden önce bir sürü başka çocuk emanet etmiş ona. Bir oda dolusu kardeşim varken yine de beni ister mi sever mi?’ ‘Allah senin iyiliğini versin. Sen bu kadar çocuğu kardeşin mi sandın?’ Gülüyordu Karagözlü. ‘Onlar babanın öğrencileri. Baban öğretmen. Onların ilk öğretmeni, sen de onun ilk çocuğu olacaksın.’ Gözlerim ışıldayarak ona baktım. Babam benim de ilk öğretmenim olacaktı bunu anlamıştım.

Üç tane evi vardı Sonbaharın. Yazdan çıkıp geldiğinde havalar henüz sıcak olduğundan Eylül’de kalırdı. Havalar ağır ağır ağırlaşmaya başlayınca Ekim’e geçerdi. Adam akıllı soğuyunca da Kasım’a giderdi. Bu, zaman, aylara mevsimlere bölüneli beri böyleydi. Ben pamuktan salıncağımdan inip dünyaya geldiğimde Sonbahar artık Kasım’daydı. Havalar adam akıllı soğuktu yani.

Önce ezan okudu kulağıma babam sonra annesinin ismini fısıldadı: Rabia Rabia Rabia. Babamın annesinin dünyada olmadığını o zaman fark ettim. Aklıma nedense üşüyor olduğu geldi. Ona sarılmak istedim. Ama kollarım yetmiyordu. Kucağında kayboluyordum. Kalbine sokuldum. Orayı ısıtabilecek miydim?

Artık evimizdeydim. Babam ve yüzünün bütün güzelliğini aldığım annem, pervane gibi dönüyorlardı etrafımda. Beni nasıl yıkayacaklarını, nasıl tutacaklarını, altımı nasıl değiştireceklerini şaşırıyorlar minicik bedenime gösterdikleri bu ihtimam beni şımartıyordu.

Günler geçiyor evimizin kokusuna, dünyanın kokusuna, hayatın kokusuna yavaş yavaş alışıyordum. Uykuya dalmak için babamın okuldan eve dönmesini bekliyordum. Çünkü çok güzel yumuşacık bir sesi vardı. Söylediği ninnileri yorganımla beraber üzerime örtmeden uyuyamıyordum. Onun sesiyle, benim için o an oracıkta bestelediği ninnileriyle sallana sallana uyurken ruhum kana kana güven sütü içiyordu. Bir insanın bedenini anne sütüyle besleyip güçlendirdiğini; ruhunu ise babasından damıttığı güven sütüyle kuvvetlendirdiğini bilmiyordum. Ama babamın sesiyle uykuya dalarken hissettiğim huzurun doyumsuz bir tadı olduğunun farkındaydım.

Yeni yeni ayaklanmaya başladığım zamanlar bıkmadan usanmadan saklambaç oynuyorduk. Birden bire karşısına çıkıp onu korkutmak o kadar keyifliydi ki. Bizi öyle görenler ‘Hımm saklambaç oynamayı biliyor mu?’ diyorlardı şaşkınlıkla. Elbette biliyordum. Babam öğretmişti.

Mevsimler tek tek sökün ediyor bir aydan girip bir aydan çıkıyorlardı. Büyüyordum. En büyük eğlencelerimden biri babamın söylediği her şeyi tekrarlamaktı. Akrabalarımın isimlerini mi sayıyordu gözlerimin içine bakarak ben de sayıyordum. Subhanekeyi mi okuyor ben de okuyordum. Sayıları mı sıralıyor ben de sıralıyordum. Onun en iyi öğrencisi olacaktım ben. Şimdiden ambülânstan motosiklete bütün taşıtların isimlerini biliyor, renkleri tanıyordum.

Parka gitmeyi ise ayrıca seviyordum. Orada gökyüzündeki pamuktan salıncağıma benzeyen salıncakları görünce sevinçten havalara uçmuştum. Saatlerce sallansam doyamıyor hep Karagözlüyü hatırlıyordum. Ama parkı eğlenceli kılan başka bir şey daha vardı; kum. Kumu eğlenceli kılan ise; babam. Beraber kekler, pastalar, evler, kaleler ve daha neler neler yapıyorduk. Kumun şekil alması için biraz nemli olması lazımdı. Kuru olduğu zamanlar çimleri sulayan park görevlisini çağırıp kumları da ıslatmasını rica ediyordu. Etrafıma şöyle bir bakıyordum öyle zamanlarda. Hiç kimsenin babası benim babam kadar eğlenceli değildi. Ona daha çok sokuluyordum. Ben onun biricik kızıydım. Bunu herkes bilsin istiyordum. Babamın bana aldığı onca oyuncağın yanı sıra en büyük hediyelerinden biri bana oyun oynamasını öğretmiş olmasıydı. Böylelikle hemen hiçbir zaman canım sıkılmıyor her yerde oyun âlemi düzenimi kurabiliyordum. Herkesin babam gibi oyun oynama hakkıma -aslında düpedüz bana- saygı göstereceğinden ise handiyse emindim.

Bir gün babamın geliş saati yaklaşmıştı, ben de sabırsızlıkla onu bekliyordum. Nihayet zil çaldı. Annemin arkasından kapıya koşturdum. İşte oyun arkadaşım gelmişti. Gözlerimin içi gülüyordu ona bakarken. Henüz ceketini bile çıkarmamıştı ki ‘Allah’ım Allah’ım’ dedi ‘Rabiş ne tatlı.’ ‘Allah’ım Allah’ım’ dedim ben de ‘babam ne tatlı.’ Bu dersin adı da sevgi miydi?

Safiye Gölbaşı

Bu kategorideki diger yazilari goster.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile