Dr.Mustafa BAHADIROĞLU

nefs3BU SEVDA UNUTULUR MU?

İnsan, İlâhî isimlerin fiili tecellisi olan kâinâtın küçük bir nüshası ve göz bebeğidir. Âlemin esrarlı derinliklerini mıknatıs gibi kalbinde toplayabilecek bir gönül aynasına sahiptir. Cihazları kâinâtın her zerresiyle alâkadardır.

Ötelere ait nâmütenâhi sırların yumağı­dır. Çünkü ötelerden gelmiş, ötelere gidecek. Arş-ı a'lânın üzerinde Rabbinin tecellîleriyle mest olup seyrân ederken araya perdeler girmiş. Şu sıralarda gurbet hayatı yaşıyor. Fakat sevgilinin cemâliyle kendinden geçmiş, aşk derdiyle bir hoş olup yanmış yakılmış. Gurbet hayatı ona bir zindandan farksız. Güle âşık bülbül gibi gülzâra kanat çırpıyor. Mahbuba kavuşup vuslata ermeden ona rahat yok. Öyle bir sevgiliye tutulmuş ki, cennetin bin senelik en mesut hayatı bile, onu bir an görmenin zevkine denk değil.

Fakat kimi ruhlar, gurbette tanışıp buluştuğu nefs-i emmareye âşık olunca, onun gerdiği karanlık perde arkasında her şeyini unuttu. Ne hakîkî sevgili ne de asıl memleket kaldı.  Cadı kadınına benzeyen nefsini dünya güzeli diye sevdi. Gurbeti vatan, bu mezbeleyi mesken, bu ayrılığı kavuşma, bu karanlığı aydınlık, bu gerilemeyi ilerleme, bu hapishaneyi cennet sandı. Hayvânî nefsin esîri olup hürriyetini kaybetti. En yüce mertebelere çıkıp melekleri dahi geride bırakacak kabiliyete sahipken aşağıların aşağısında kalıp insan suretinde bir hayvana dönüştü.

Şimdi insanı gurbete düşüren bu uzun yolculuğun kısa öyküsünü ve dönüş yollarını anlatalım.

ASIL VATANDAN GURBETE

Yolculuğa çıkmadan evvel insan, Allah u Teâlâ'nın ezeli ilminde bir suret idi. (Âlem-i ama). Sonra ruhlar âlemine indi. Elest Bezminde aşkı tanıdı. Ardından henüz şekil ve cisme bulanmamış bir ruh olarak inişe devam etti. Birçok menzillerden geçip dünyada karar kıldı. Mertebesine göre arş, kürsî ve yedi göğü mekân tutmuşken o ulvi âlemlerden aşağıların aşağısına, bu süfli âleme indirildi. Ta ki kemâl kazanıp aslî makamına geri dönsün veya daha yükseğine çıksın. Ama kemâl kazanma âletsiz olmayacağı için, Allâh u Teâlâ ona bu süflî âlemden maddî bir bedeni yarattı. Hayvânî nefs adı verilen bir kuvvetle de bedenini donattı. Böylece insânî ve hayvânî nefsin buluşmasıyla iki âlemden en güzel bileşim meydana geldi.

İKİ ÂLEMİN LATÎFELERİ

Cenab-ı Mevlâ, o âlemlerle irtibata kabiliyetli letaif denen ruhanî cevherleri insanın vücuduna yerleştirdi. Bunlardan beş tanesi, geldiği emir âlemine, diğer beşi de şu an içinde yaşadığı halk âlemine aittir. Emir âlemine ait olanlar sırasıyla kalp, ruh, sır, hafâ ve ahfâ dır. Hayvanların mahrum olduğu bu latifeler, insana insanlık ufku olan ulvî âlemlere nefs3yeniden yükselmesi ve sevgiliye kavuşması için verilmiştir. Halk âlemine ait olan latîfeler ise, nefs, toprak, su, ateş ve hava dır. Bunlar da insana dünyevî ihtiyaçlarını görmesi ve ruha tâbi olup âhiret amellerini işlemesi için verilmiştir. Ulvî latîfelerin sultanı ruh, süflî latîfelerin sultanı ise, nefstir. Cesedin ana rahminde teşekkülünden sonra bu iki âleme ait latifeler birleşmişlerdir. Güveye giden gelinin ağladığı gibi ruh da doğuşunda nefsle birleştiği için ağlar, asli vatandan uzaklaştığı için ağlar.

Vücudun muhtelif yerlerinde bulunan latîfeler, ampülün içindeki elektrik gibidirler. Varlıkları eserleriyle anlaşılır. Elle tutulup gözle görülmezler. Tamamen mânevî varlıklardır.

Her latifenin insan bedeninde bir yeri, bir de hariçte makamı vardır. Emir âlemine ait latîfelerin makamları arşın üzerinde, mülk âlemine ait latîfeleri ise arşın altındadır. Âlimler Emir âlemine ait en yakın latîfenin uzaklığının dokuz bin yıllık mesafede olduğunu belirtmişlerdir. Mertebelerine göre latîfelerin asıl makamlarıyla aralarında telsiz, telefon veya televizyona benzer irtibat hatları mevcuttur. Kalp ulvî ve süflî âlemlerle bağlantılı bu hatların santrali mesabesindedir. Her iki âlemden gelen his, haber ve müşahedeler kalpte toplanır.

NEFSİNİ TEMİZLEYENLERİN MİRAÇ VE NÜZULÜ

Nefislerini kötü vasıflardan temizleyip terbiye eden velîler ve zaten cevherleri itibariyle tertemiz olan Nebîler bu makamlara bizâtihi yükselirler. Hz. Peygamber (s.a.v.), melekût âlemine iştiyak duyduğu zaman "Erıhnî Yâ Bilâl" buyurdu. Hz. Bilâl'in okuduğu ezanın ardından namaz ile göklerin ötesine, arşın üzerindeki melekût âlemine yükselen efendimiz s.a.v, müşahede ve ince mânâlara dalar, o âlemde seyr ü sülûk eden ashabını da irşad ederdi. Mülk (fizik, içinde yaşadığımız) âlemine dönmek istediği zaman da Hz. Aişe validemize: "Kellimnî Yâ Humeyrâ: Ey gül yüzlü benimle konuş" derdi. Böylece mülk âleminde seyreden ashabını irşad eder ve dünya ile de meşgul olurdu.

Devrinin kutuplarından Bursalı Üftâde Hazretleri, bir gün mürîdi Azîz Mahmud Hüdâyî Hazretlerine ders verirken içeriye biri girmiş, dua istemişti. Gelen zatın hatırını kıramayan Üftâde Hazretleri, o gittikten sonra mürîdi Hüdâyî'ye şöyle dedi: "Bu dua işi her ne kadar sevap olsa da beni makamımdan indirdi. Göklerin üzerindeydim yere indim" (Vâkıât-ı Üftâde) Hazret, mülk âleminin ehliyle ancak ruhen onların makamına indikten sonra konuşabiliyordu. İmam-ı Rabbânî Hazretleri başta olmak üzere birçok velîler, ruh ile ve bazen de mübarek ruh ve cesetleriyle yükseldikleri âlemleri tafsilatıyla kitaplarında anlatmışlardır.

NEFSİN MÂNÂ VE MAHİYETİ

Kur'an-ı Kerîm'de üç yüze yakın yerde "nefis" kelimesi geçmektedir. Bu kelime, filozoflar, kelâm, fıkıh ve tefsir âlimleri tarafından muhtelif mânâlarda kullanılmış; ruh, can, kalp, ceset, benlik, bir şeyin hakikati, özü ve bütünü gibi yirmiyi aşkın mânâ verilmiştir. Aslında Nefsin mâhiyeti tam olarak kelimelere ve satırlara dökülemeyecek kadar derindir. O yüzden nefsi en iyi kavrayanlar kâmil velîlerdir.

Sûfîler arasında da muhtelif makamlara göre, farklı mânâlarda kullanılmıştır. Fakat genel olarak bu kelime tasavvuf ıstılahında iki mânâya gelir.

Birincisi: Kelime manası itibariyle "Bir şeyin özü, zatı, kendisi" anlamına gelen bu nefse hayvânî nefs de denir. Halk âleminden olup insânî nefsin bineği ve bilumum şehvetlerin kaynağıdır. His, hareket ve hayat menbaıdır. Beş duyu organı ve diğer kuvveler vasıtasıyla hayatı, eşyayı kavrar.

İkincisi: "Rabbin emrinden olan insânî ruh, mânevî sıfat" anlamındadır. Hayvanlarda bulunmayan bu nefse, konuşan insânî nefs, nefs-i nâtıka da denir. Emir âlemindendir. Allâh u Teâlâ tarafından insana üfürülen ruh, bedene taalluk edince nefs adını alır. Yeri iki kaşın ara­sıdır. İnsanın içi ve dışıyla irtibatlıdır. Asıl hakimiyeti beyin ve mânevî bir latîfe olan kalp üzerindedir. Yürek dediğimiz kanı pompalayan maddî kalple de irtibatlıdır.

Bu nefs hayvânî nefse mağlup olursa hayvanların aşağısında şeytanların mertebesine düşebilir. Mevlâ'nın yardımıyla hayvânî ruha gâlip gelirse rûhânîleşip meleklerden üstün mertebelere çıkabilir.

NEFSİN LÜZUMU VE FAYDALARI

Konuyla ilgili olarak akla şu sual gelmektedir: Nefs ve şeytan olmasaydı da hepimiz cennete gitseydik olmaz mıydı?

Böyle bir soru, öğrenmek kastıyla değil de itiraz maksadıyla olsaydı -Allah korusun- îmanı götürürdü. Çünkü Allah'ın c.c. takdirine rıza göstermek îmanın şartlarındandır. O neylerse güzel eyler. Ayrıca mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Bizler O'nun işlerindeki hikmetleri tam manasıyla kavrayamayız. Ancak kömür ruhlarla elmas ruhları birbirinden ayırmak Allah'ın hikmet ve adaletinin gereğidir. Eğer nefs ve şeytan olmasaydı Hz. Ebubekir r.a. ile Ebu Cehil'in makamı bir olacaktı. Oysa ki bunların biri elmas, diğeri kömür. O zaman şu imtihan dünyasının kurulmasının da bir mânâsı kalmayacaktı. Hem Allah'ın isim ve sıfatları günahkâr ve mücrimlerin bulunmasını da gerektirir. Meselâ "Ğafur" ismi affedilecek günah istediği gibi, "Kahhar" ismi de kahredilecek mücrim ister.

Nefis ve şeytan faydalı birer âlet mesabesindedir. Tıpkı ateş veya bıçak gibi. Ateşi evimizi ısıtmakta, yemeğimizi pişirmekte, etrafımızı aydınlatmakta ve daha birçok faydalı işlerde kullanırız. Ama dikkat edilmezse ateş insanın evini yakar. Bıçak elini doğrayabilir. Fakat kimse ateş evimi yakar, bıçak elimi doğrar diye bunları kullanmaktan vaz geçmez.

Aynen bunun gibi, nefsin sayısız faydaları, yanlış kullanıldığı takdirde de büyük zararları vardır. Meselâ nefs yaratılmasaydı insan ve hayvanlarda yeme, içme, evlenme, üreme arzusu olmayacaktı. Yaşamak ve hayatta kalmak için barınma, ısınma, tehlikelere karşı korunma, düşmanla savaşma, ihtiyaçları giderme, îcat ve keşiflerde bulunma…vs. gibi yetenekler de bulunmayacaktı. Kısacası hayat olmayacaktı. Daha da önemlisi, nefs ve şeytanla mücahede kalmadığı için mümin âhirete yönelik amellerden mahrum kalacaktı. Büyük cihat sevabı kazanamayacak, mertebesi yükselmeyip sabit kalacak, Cennet ve Cemâlullah'tan yoksun olacaktı.

NEFS VE DİĞER LATÎFELER

Fakat bunca faydalarına rağmen nefs, başıboş bırakıldığı zaman azgın bir at gibi binicisini helâke sürükler. Zira, onun istekleri bitmek tükenmek bilmez. İnsanı şehvetlerinin esîri olan bir hayvan hâline getirmek için uğraşır. Bu yüzden bizlere acıyıp, merhamet eden Rabbimiz, nefse hâkim olup zararlı arzularından korunmamız için kalbin bir şubesi olarak aklı yarattı. Peygamberleri vasıtasıyla da önümüze bir kitap koyup iyilik ve kötülüğün ne demek olduğunu gösterdi.

Akıl, Allah'ın emirlerini ve nefsin, şeytanın arzularını inceler. İyiyle kötüyü, Allah'ın emrine uygun olanla olmayanı birbirinden ayırt eder. Ruhun bir başka alt kolu olan vicdan da doğruyu, güzeli, hakikati kalbe bildirir. Ayrıca rûh vasıtasıyla hafıza, mürşit, melek ve direk Allâh'tan gelen tesirler de kalpte toplanır. Beyin vasıtasıyla beş duyu organından gelen tesirler ile nefsin şeytanın telkinleri de kalpte toplanır. Gelen bilgi ve telkinleri değerlendiren kalp; aklın, vicdanın veya top yekün ruhun dediklerini tercih ederse nefsin arzularını yerine getirmez. Yani beyin vasıtasıyla kendisine bağlı olan el, ayak, ağız, dil gibi uzuvlara nefsin isteğini yaptırmaz. Şehvet, gazap ve aklî hilelerin esaretinden kurtulur. Allah'ın emrettiği ahlâkla ahlâklanır. Namus, hayâ, takvâ, sabır, kanaat, şecaat, neşe, huzur, müsamaha, lütuf, yumuşaklık, vakar, metanet ve güzel suret sahibi olur. Latîfeleri zikirle cilâlanır, geldiği ulvî âlemlere, yükselerek Rabbine vâsıl olur. Ebedî saadete ulaşır.

Devam Edecek…

Dr. Mustafa Bahadıroğlu

Ebediyet Yolculuğunda Nefs-2 İçin Tıklayınız..

Bu kategorideki diger yazilari goster.

Yorumlar  

 
0 #1 Ziyaretçi 20-11-2009 18:29
çok güzel bir yazı hocam. istifâde ettik...
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile