Pazartesi, 24 Mayıs 2010 21:51
Hollandalı siyahî bir genç vardı. Aslı zenciydi. Fakat çehresi tertemiz, yüzü nurlu, bakışı aydın, alnı pırıl pırıl… Huzur ve itimat telkin eden simasını belli belirsiz bir hüzün, kalın dudaklarını hafif bir tebessüm süslüyordu.
İç âlemindeki berraklık bütün şavkıyla dışına aksetmişti. Vicdanı gökteki meleklere nazire yapar gibi apaydın, şeffaf bir kristal gibi… Dışına bakınca içi görünüyor adeta. Sonra gönülden gönüle akan bir muhabbetle gayr-i ihtiyari bağrınıza basıp kucaklamak hissine kapılıyorsunuz.
Bu muhabbetin büyüsüne kapılmışken yanında oturan bir adam dikkat çekiyordu. Elli, elli beş yaşlarında, beli hafifçe kambur, siyahî olan bu şahsın rengi gençten daha esmer değildi. Nazik bir beyefendiydi. Fakat sanki bütün gecelerin zifiri karanlığı bu zatın yüzüne çökmüştü. Çehresinde insanın yüreğini sıktıkça sıkan bir kasvet hissediliyordu.
Ak alınlı aydın bakışlı bu gençle daha sonra babası olduğunu öğrendiğimiz öteki ihtiyarın farkı neydi? Niye biri muhabbet saçarken diğeri kasvet dağıtıyordu? Çok geçmeden mesele anlaşılmıştı. Genç, iman etmiş, tasavvufa gönül vermişti. Secdenin emare ve izleri bir nur olarak alnında parlıyor, içerden akseden imanın aydınlığı Allah’ın [celle celâlûhû] boyasıyla boyanmış esmer çehresini nur topu haline getiriyordu. Babası ise, henüz kabuğunu kıramamış, hidayet ufuklarına doğru bir iki adım atmışsa da gerisini getirememişti. Düşünen bir beyindi. Aynı zamanda bir sosyologdu. Ama henüz aşamadığı noktalar vardı. Söz ve diyalektik adına her şeye kapalıydı. Tek açık bir noktası vardı o da hâl ve gönül eksenliydi. Dileriz ki o açık menfezden bir mana kahramanı girmiş ve hidayete gözlerini açmış olsun. Rabbimiz bizleri de hidayet nurundan mahrum bırakmasın.
Yüzdeki Secde Nişanı
Bu nasıl olabilir? İmanla küfür, secde ile secdesizlik nasıl olur da bu kadar dışa akseder? Her halde söz konusu aydınlıkla karanlığın misal âlemine yansıyan, bir de fotoğrafı olsa gerektir. Misal âleminden kalbe, kalpten arş-ı a’laya, oradan simaya, simadan hayata, hayattan kabre, kabirden haşre sürüp giden bu yansımalar, aslında saadetin ya da bedbahtlığın yansımalarıdır. Allah u Teâlâ müminleri tarif ederken işte bu inceliğe dikkat çekerek şöyle buyuruyor: “Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları vardır.” (Fetih, 48/29) Onları her yerde tanırsınız. Hususan teheccüd namazına devam edenlerin yüzleri her zaman ay gibi parlar. Onların pırıl pırıl yüzlerini, saadet gamzeden bakışlarını, nur gibi parlayan simalarını gördükçe içinizden ister istemez bir muhabbet, bir mehafet ve bir hürmet hissedersiniz. Hatta kılık kıyafetinden hiç belli etmediği halde yolda, otobüste karşılaştığınız bu insanlara “hocam” diye hitap edersin. "Yüzlerinde nimetin parıltısını tanırsın" (Mutaffifîn, 83/24), şuurlu ve olabildiğince gafletsiz namaz kılan mümin, her yerde farklıdır. Ahirette; "Bir takım yüzlerin ağardığı gün" (Al-i İmran, 3/106) ışıl ışıl parlayan abdest uzuvları ve secde emareleriyle öndekilerden daha öndedir. Belki de herkese parmak ısırtırcasına “Çekilin Hz. Muhammed’in [sallallahu aleyhi vesellem] ümmeti geliyor” dedirtecek safvetiyle melekleri dahi imrendirecektir.
Namaz Günahları Eritir
Kılınan her namaz temizliktir, aydınlıktır. Kalpte yanan bir ışıktır. Karanlığı yakıp yok eden bir nurdur. Hazan mevsiminin yaprak döken rüzgârı gibi günahları döken bir esintidir. Bir gün Sahabî, iki büklüm Allah Resulü’nün [sallallahu aleyhi vesellem] huzuruna gelmişti. İşlediği günahın hacaleti altında sanki eriyip bitmişti. “Ya Resûlallah ben mahvoldum. Gözüm bir kadına ilişti” veya “ona dokundum” diyordu. Onun bu kırık gönlü sanki arşı titretmiş ve Cebrail Aleyhisselâm’ı şu ayetle imdadına yetiştirmişti: "Gündüzün iki tarafında (sabah, öğle ve ikindi) gecenin de yakın saatlerinde (akşam ve yatsı) namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri (günahları) giderir." (Hûd, 114). Hadis-i şerifte açıklandığı üzere beş vakit namaz, arada işlenen günahları, Cuma namazları da kendi aralarındaki günahları temizler. Tıpkı bir nehirde günde beş defa yıkanmış gibi manevi temizlik verir. Rabbimizin rahmetinden büyük günahlarımızı da küçük günahlarımızın arasına sokup affetmesini diler ve dileniriz.
Bildiğimi Bilseydiniz
Namaz hususunda gaflet bastıkça mümin şöyle düşünmekten kendini alamamalıdır: “Şayet gözünden gayb perdesi kalksa ve bir vakit namazsızlığın hadis-i şeriflerde haber verilen helaket ve felaketini bir görseydin, kaçırdığın nimet ve fırsatları müşahede etseydin hayatının sonuna kadar gülmeyi unutacaktın. Leziz sofraların başına oturamayacak, yatağına girdiğinde sabaha kadar gözüne uyku girmeyecekti. Hafakanlar basıp deliler gibi sağa sola koşacak, kim bilir belki de dağlara kaçacaktın. Ey nefsim bunu aklın gördüğü halde vicdanın hissetmiyor mu? Ne zaman gafletten uyanacaksın?”
Bir gün Allah Resulü [sallallahu aleyhi vesellem] minbere çıkmış hutbe okuyordu. Sözlerini şöyle tamamladı: “Allah’a kasem ederim ki, eğer siz benim bildiğimi bilseydiniz çok ağlar, az gülerdiniz. Hanımlarınızın yatağını terk ederdiniz. Feryad ü figan edip dağlara kaçardınız.” Bu son derece tonlu ifadeleri dinleyen o günün gönülleri kırık, vicdanları gökteki ay kadar parlak ve ince sahabe cemaatinin hemen tamamı, başlarına cübbelerini çekmiş hüngür hüngür ağlıyorlardı “Ya Rabbi ne olacak bizim halimiz” diye. Bu hadis-i şerifi rivayet eden sahabi ise şöyle demişti: “Ah keşke insan olacağıma kesilip biçilen bir odun olaydım.” Allah u Teâlâ’nın yüklediği kulluk mükellefiyetini iliklerine kadar hisseden Hz. Aişe validemiz ise, bir gü
n şöyle diyecekti: “Ah ne olurdu Ebubekir’in kızı Aişe olacağıma tarlada bir kesek olaydım.”
Onlar böyle hissediyorlardı. Çünkü tepeden tırnağa marifetle dolu kalpleri, tertemiz vicdanları perdenin ardındaki hakikatleri olanca çıplaklığıyla görüyordu. Yatağında gerine gerine yatan, dert nedir bilmeyen, ebedî hayatı yeterince kâle almayan kimseler ise, bir vakit namazı kaçırmakla üzerine konan sivrisineği kaçırmak arasında fazlaca bir fark hissedemezler. Bu ne yazık ki bir iman zafiyetidir. Allah’a ve ahiret gününe yakînen iman edememenin zehirli meyvesidir. İnsanın imanı ne kadar inkişaf ederse ameli o kadar düzgün olur. Veya diğer taraftan ameli ne kadar düzgün olursa iman o kadar inkişaf eder.
Namaz ve Elest Bezmi
İnsan denen varlığın asıl vatanı melekler topluluğunun da vatanı olan melekût âlemidir. Ruhumuz burada (Elest bezminde) Allah u Teâlâ’nın cemâlini seyretmiş ve O’nun [celle celâlûhû] tecellileriyle mest olup kendinden geçmiştir. Bu âleme inip ete kemiğe büründüğünde nefisle beraber olmuş, zehirli yemlerle beslenen kuşcağız gibi, dünyanın mahmurluğuyla hakiki sevgiliyi unutmuştur. Daha doğrusu unutmamış fakat bu sevginin üzeri başka sevgilerle küllenmiştir. Her insanın şuur altında Cenab-ı Hakk’ın [celle celâlûhû] hakiki sevgisi gizlidir. Şair şöyle demiştir: “Cem’den evvelki alev badesinin sarhoşuyum / Ayılmam ebedâ subh-ı kıyamette bile.” Mitolojiye göre çok erken devirlerde şarabı ilk keşfeden şahıs İran prensi Cem’dir. Buna göre mânâ şöyledir: “Daha şarap icat edilmeden önce ruhlar âleminde Cenâb-ı Hakk’ın tecellileriyle öyle bir mest oldum ki, artık bu aşk sarhoşluğundan kıyamet sabahı bile ayılmam.” Gerçekten de Allah u Teâlâ’nın muhabbeti unutulacak bir muhabbet değildir. İnsanın mayasına işlemiştir. Ancak şuur altındaki bu hakikati şuur üstüne çıkaracak bir tesir lazımdır. En güçlü tesir ise, evliyanın nazarıdır. O nazarlar ruhun bulanıklığını gidererek asli safiyetine yaklaştırır. Böylece ruhun aşkla boyalı asıl karakteri zuhur eder. Cenab-ı Zü’l-Cemâl Hazretleri bir kimsenin hidayetini dilerse başka bir kısım tesirler de ruhta gizli olan aşkı meydana çıkarır.
Amerika’da yaşayan ve belki de bir kere bile alnı secdeye değmemiş olan bir hanım vardı. Hava alanında anne babasını hacca uğurluyordu. Bembeyaz ihramları içinde rütbesiz, nişansız üniformasını giymiş hacı adayları, mahşer meydanının provasını yaparcasına tekbir ve telbiye getiriyorlardı. Bu manzara, ömrünün çoğunu Amerika’da geçirmiş olan hanımın ruhunda fırtınalar estirmeye yetmiş ve onu günlerce ağlatmıştı. Belli ki şuur altı faaliyete geçmiş ve Elest bezmiyle farkında olmaksızın bağlantı kurmuştu.
İşte namaz ruhu uyanışa geçirip en seri biçimde Allah sevgisine ulaştıran tesirlerden biri ve belki birincisidir. Vuslat yolcusunun bineği, kurbet yolunun azığıdır. Gaflet bulutlarını darmadağın eden en etkili rüzgârdır. Çünkü namaz külli bir zikirdir. Diğer ibadetlerdeki zikir, namazın yanında son derece tali kalır. Onun her rüknü, her kelimesi Allah u Teâlâ’yı hatırlatır. “Beni hatırlamak (zikir) için namaz kıl" (Taha, 20/14) ayet-i kerimesi buna işaret etmektedir. Namaz kılan bir insan hayat serencamesi içinde her varlıktan Allah’a [celle celâlûhû] ait bir mesaj alır. Asıl vazifenin, dünyaya geliş gayesinin Allah’a [celle celâlûhû] kulluk etmek olduğunun idrakiyle yaşar. Yoğun işlerinin arasından namazı çıkarmaz. Namazdan yoğun işlerini çıkarır. Yani “Allahu Ekber” dediği zaman “En büyük sensin Allahım senden gayri her şey küçüktür” manasının idrakiyle dünya işlerini namazdan arka plâna iter.
Dr. Mustafa BAHADIROĞLU
| < Önceki | Sonraki > |
|---|




