Dr.Mustafa BAHADIROĞLU

kerametKeramet, Allah’ı seven, O’na itaat eden ve O’nun tarafından sevilen veli kullara, yine Allah tarafından ikram edilen olağanüstü hallerdir.

Onların velayetlerine birer işaret olmak üzere, Cenab-ı Hakk’ın yaratmasıyla sözlerinde, işlerinde, nazarlarında meydana gelen fevkalade tesirlerdir. Allah [celle celâlühu] gönlünü masivadan temizleyen dilediği veli kuluna dilediği kadar varlık ve eşyayı musahhar kılar. Böylece onların insan ve eşya üzerinde tasarruf etmelerine izin verir. Hakikatte tasarrufta bulunan (mutasarrıf) ise, Cenab-ı Hak’tan başkası değildir.
Kâmil mürşitler işte bu tasarrufla müritlerini terbiye ederler. Zaman ve mekân Allah’ın izniyle engel teşkil etmez hale gelir. Bağlı bulunduğu mürşidinden uzakta yaşayan, meselâ başka ülkede ikamet eden bir mürit çoğu kez bunu ayan beyan müşahede eder. Maddi manevi tehlikeler karşısında mürşitlerini karşılarında bulan sofilere her zaman rastlanmaktadır. Meselâ uzak bir memlekette harama düşme tehlikesiyle karşılaşan bir sofinin önüne mürşidin çıkıp ikaz etmesi gibi. Birbirilerini tanımayan insanların, muhtelif zaman ve mekânlarda gözyaşlarına hâkim olamayarak içtenlikle anlattıkları bu gibi hadiseler, asırlardan beri menkıbe kitaplarında anlatılan benzeri birçok olaylar, söz konusu kerametleri açıkça teyit etmektedir.
Kur’an ve sünnette zikredilen kerametle ilgili kıssalar ve haberler ise, meselenin şer’i yönüne delil teşkil etmektedir. O yüzden Ehl-i Sünnet uleması, peygamberlerin mucizeleri nasıl hak ise, velilerin kerametlerinin de öylece hak olduğu konusunda ittifak etmişlerdir.
Peygamberlerin mucizeleri açık ve alenidir. Onda nübüvveti ispat etme, kâfirlere meydan okuma ve onları aciz bırakma hedeflenir. Fakat keramet açısından durum böyle değildir. Onu gizlemek esas kabul edilmiştir. Herhangi bir iddia için de keramet izhar edilmez. Yukarıda anlatılan mürşitlerin tasarrufları zaruri bir eğitimin vasıtası olmakla birlikte ferdi plânda yaşanan, aleniyete dökülmeyen kerametlerdir. Bunların çoğu taliplerin haberi olmadan zuhur eder. Yoksa Allah dostları bir zaruret olmadan, bilerek ve isteyerek topluluğun içinde aleni olarak keramet izhar etmekten şiddetle kaçınırlar.
Harika Olaylar
Harika olmaları ve Allah tarafından yaratılmaları bakımından benzerlik arz eden birçok haller vardır. Mucize, keramet, istidraç ve bir dereceye kadar sihir bunlardandır. Bazıları cehaletleri sebebiyle sihri inkâr ederek buna inanmak şirktir derler. Sanki peygamberin elinde mucizeyi yaratan Allah [celle celâlühu] sihirbazın elindeki sihri yaratmıyor. Ne garip bir iddia! Âlemde Allah’ın irade ve yaratması dışında bir şey olabilir mi? Nasıl ki şer işlemek isteyen bir kimsenin eliyle şerri yaratıyor ise, dilediği takdirde sihir yapan kimsenin eliyle sihri de yaratır. Fakat ondan razı olmaz ve yapanları cezalandırır. Zira şerri yaratmak şer değil, şerri işlemek şerdir.
Yukarıdaki haller, fevkalade olmaları itibariyle birbirlerine benzeseler de söz konusu hallere mazhar olan ya da maruz kalan şahıslar açısından büyük farklılıklar vardır. Mucize nebilerde, keramet velilerde zuhur ederken; istidraç ve sihir kâfir, fasık ya da günahkârlarda ortaya çıkar.
Kerametler genel olarak ikiye ayrılırlar:
1. Manevi kerametler: Allah u Teâlâ’nın zât, sıfat ve fiillerine dair bilgi ve marifetlere sahip olma, kâmil iman, salih amel, cân-ı gönülden muhabbet ve Hakk’a tam bağlılık gibi hallerdir. Cenabı Hak [celle celâlühu], bu nevi kerametleri sadece sevdiği, seçkin kullarına ihsan eder. Düşmanlarını ve doğru yolda olmayanları bu çeşit marifetlere ortak etmez.
2. Maddi kerametler: Yaratıkların şekillerini keşfetmek, madde âleminde gayb olan şeylerden haber vermek, suyun üzerinde yürümek, havada uçmak, uzaktan bazı cisimleri hareket ettirmek, günlerce aç durabilmek, gayet uzun mesafeleri kısa zamanda kat etmek vb. gibi hallerdir. Bu çeşit kerametler ise, doğru yolda olana da, bozuk yolda olana da verilir. Çünkü istidraç sahibi olan kâfirlerde de böyle harikalar görülmüştür.
Sufilerin itibar ettiği keramet birinci keramet türüdür. İkincisi de caiz olmakla birlikte, tam olarak kalbini tasfiye ve nefsini tezkiye etmeyen zatlarda bu gibi kerametlerin gurur ve kibre sebep olması muhtemeldir. Hem salih amel ve niyette bozukluk meydana gelmesi halinde o keramet kâfir ve fasıklarda görülen istidraca dönüşebilir.
Fakat cahiller manevi kerametlerden ziyade maddi kerametlere önem verirler. Hatta ötekini keramet bile saymazlar. Bu tür harikaları kâfirlerde bile görseler, arkalarına takılırlar. Kalın kafalı oldukları için de onların iyi ve kötü her isteklerine boyun eğerler. Hâlbuki şeref ve üstünlüğe layık olan ancak Allah u Teâlâ’nın marifetidir.
Velilerin Keramet Göstermeleri Şart mı?
Peygamberlerin mucize göstermeleri her hâlükârda lazımdır. Velilerde ise durum böyle değildir. Veli olmak için harika ve kerametlerin meydana gelmesi şart değildir. Fakat bununla birlikte evliyanın hemen hepsinde keramet görülmüştür. Keramet göstermeyen veli pek azdır. Hatta her an onlardan düşmanların görüp sezemediği güneş gibi açık kerametler ortaya çıkmaktadır. Oturmalarında, kalkmalarında, konuşmalarında, ibadetlerinde bütün hallerinde tecellilere mazhar olmaktadırlar. Allah’ın [celle celâlühu] eşya üzerinde tecelli eden isim, sıfat ve fiillerinin nakışlarını seyretmekle onların marifetleri sürekli inkişaf etmektedir. Kâmil velileri gören insanlar, ister istemez onların tesiri altında kalırlar. Ellerinde olmadan onları sever ve hürmet ederler. Gerçekte sevdikleri ise, Allahu Teâlâ’nın evliya üzerinde tecelli eden kemal sıfatlarıdır. Kalbi bütün bütün tefessüh etmemiş kimseler, farkında olmadan Allahu Teâlâ’nın evliya üzerinde zuhur eden sıfat ve tecellilerine hayran olurlar.
Bir veliden çokça maddi keramet meydana gelmesi, onun üstünlüğünü göstermez. Evliyanın birbirinden üstünlüğü, Allah u Teâlâ’ya daha yakın olmalarına bağlıdır. Daha yakın olan bir veli, pek az keramet sahibi olabilir. Diğerine nispetle Allah u Teâlâ’dan daha uzak olan bir veli ise, daha çok keramet, harika gösterebilir. Bu ümmetin sonradan gelen evliyasında, o kadar çok kerameti olanlar görülmüştür ki, ashabı kiramın [rıdvanullahi aleyhim ecmain] hiç birinde, bunun yüzde biri bile, meydana gelmemiştir. Hâlbuki evliyanın en yükseği, en aşağı derecede olan bir sahabinin derecesine yetişemez. Görülüyor ki, evliyayı ve onların üstünlüğünü anlayabilmek için, kerametlerine, harikalarına bakmak, yanlış olur. (Mektubat-ı Rabbani, 107. Mektup)
Yine bir müridin mürşidinden keramet beklemesi de adapsızlıktır. Zira müminlerin peygamberlerinden mucize istediği görülmüş bir şey değildir. Ancak kâfirler ve inanmayanlar mucize isterler.
İnsanları İrşad Etmek İçin Keramet Gerekli midir?
Hayatı boyunca kendini aşamayan tiplerin başkalarından istifade ettiğine pek tesadüf edilmemiştir. Kendi düşünce ve hayallerine değil de peygambere yahut Allah dostlarına uyma kabiliyetinde olanlar ise, muhakkak onların feyiz ve bereketinden istifade etmişlerdir.
Ebubekir-i Sıddık [radıyallahu anh] Peygamber Efendimize [sallallahu aleyhi vesellem] bir şey sormadan inandı. Ebu Cehil ise, onca alamet ve mucize gördüğü halde yine de “Bu açık bir sihirdir” deyip iman etmedi. Demek ki evliya ve enbiyanın izhar ettiği harikalar, yakini ve güveni artırsa da, insan toplamaya yönelik değildir. Onların irşadı manevi çekimledir. Allah u Teâlâ’dan yansıyan güzellikler, bir mıknatıs gibi onlarda cazibe kuvveti meydana getirir. Görünmeyen bu manevi kuvvetle kabiliyeti olanları Allah yoluna çekerler. Söz konusu manevi çekim olmadan sadece mucize ve keramet yeterli olsaydı, Hz. Rasulullah’ın [sallallahu aleyhi vesellem] akıllara durgunluk veren mucizelerini ve evliyanın kerametlerini gören herkesin muttaki birer Müslüman olmaları gerekirdi. Hâlbuki durum öyle değildir. Kur’an-ı Kerim’de “Onlar her türlü mucizeyi görseler bile, yine de ona inanmazlar, nihayet sana geldiklerinde de seninle çekişirler. İnkâr edenler, "Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir" derler.” (En’am, 25) buyrulmaktadır.
Not:Devam Edecek…
Dr. Mustafa BAHADIROĞLU

Bu kategorideki diger yazilari goster.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile