Abdurrahman MIHCIOĞLU

kapi5“Sözle, yazıyla kazanılmayacak savaş yok… Kalem sahiplerine düşen ilk vazife: telaş etmemek, öfkelenmemek, kin kışkırtıcısı olmamak... Halkı okumaya, düşünmeye, sevmeye alıştırmak. Bir kılıcın kazandığı zaferleri başka bir kılıç yok edebilir. Kalemle yapılan fetihler, tarihe mal olur, tarihe, yani ebediyete…”

“Âlim’in mürekkebi ile şehidin kanının” kıymet hesabının kıyaslandığı hadisi akla getiren yukarıdaki cümlelerin sahibi Cemil Meriç… Diğer yandan bu cümleler, medeniyet tarihimizin kalemle mi kılıçla mı yazıldığı sorusunun cevabını da muhtevi… Kalemle yazılan medeniyetimizin irfan mektepleri ile tahkim edildiğinin de işaretlerini veriyor öte yandan… Bu cümlelerden, Henüz Meriç’in hiçbir eserini baştan sonra okumamışken, Meriç’in ömrü boyunca iğneyle kuyu kazarcasına araştırıp didinerek ürettiği ve serdettiği fikir dünyasını keşfe çıkan Dücane Cündioğlu sayesinde haberdar olmuştum yıllar evvel… Meriç üzerine yaptığı çalışmaların da Meriç okurları için ufuk açıcı olduğu mâlum…

Özellikle 90’lı yılların başından itibaren Meriç’in sahip olduğu tecessüsü andırır bir tecessüsle araştıran, okuyan ve yazan ve özellikle bir dönem Türkiye’deki ilmî çevrelerde tenkidleri ile temayüz etmiş bir araştırmacı Cündioğlu… Onlarca eserin te’lîf, tahkîk ve neşrine imza atan Cündioğlu’nu tecessüs sahibi Anadolu gençliğinin ilgiyle takip ettiği de malumumuz… İlmî kifayet ve mertebesi hakkında hüküm vermek elbette haddim değil; fikirlerine değer verdiğim zatların hükümlerine göre konuşuyorum ki, özellikle İsmail Kara hocamın Cündioğlu’nun ilmî seviyesi ve yaklaşımlarından umumiyetle sitayişkârâne bahsetmesi bu manada benim için ehemmiyet arz etmekte…

Yakın zamanda; merhum, muhterem Ahmed Yüksel Özemre Beyefendi’nin “Muhabbet ve Mücadele Mektupları” isimli çalışmasını okurken, merhumun Cündioğlu’nun kendisine yönelik tenkitlerine mukabil yazdığı iki mektuba da kitapta yer verildiğini gördüm. Merhumun, mektuplarında kullandığı üslûp, hususen mektupların sonunda Cündioğlu’na yaptığı tavsiyeler, ilim talibi her fert için altın değerinde…

Merhum, mektuplarının sonunda şöyle demekte:

“Sevgili oğlum,

Rabb'im ömrünüzü tezyîd edip muammer kılsın! Peygamberlik yaşının olgunluğuna sâdece 3 seneniz kalmış. Gençliğinizde çekmiş olduğunuz çileler ise artık çok geride kaldı. Bunların yüzünden nefsinizin artık sizi vara yoğa "agresiahmetyukselozemref" kılmasına müsaade etmeyiniz. İdrâk ediniz ki herkes, babasının ve annesinin idrâk ile koymuş oldukları isimlerinin hakkını vermek husûsunda irâde ve ısrâr sâhibi olan ve size de şefkat, merhamet ve sabır nazarıyla yaklaşan bir Ahmed Yüksel Özemre değildir. Haklı ya da haksız yere rencîde ettiğiniz ve edeceğiniz kimselerin sizin üzerinizde kazanacakları ve Rûz-i Cezâ'da muhakkak karşınıza çıkacak olan kişi hakkının azametinden çekinin; ve artık temkîn ve teennî ehlinden olun! Bendeniz ise bu zerâfet yoksunu beyânınız dolayısıyla tekevvün etmiş olan bütün haklarımı vicdânî huzur ve kanaat-i kâmileyle size helâl ettim.

Size Hakk'ı ve Sabr'ı tavsiye eder; umûrunuzun hayra tebdîlini, fazl-u füyûzâtınızın tezyîdini, yüksek maddî ve mânevî rütbelere nâil olmanızı Cenâb-ı Rabb'ü-l Âlemiyn'den âcizâne ve fakîrâne niyâz ederim.”

***     ***    ***

“Sevgili Oğlum,

Siz gözardı edilmesi mümkün olmayan ve gözardı edilmemesi gereken çok kıymetli bir gençsiniz. Bundan böyle idrâk etmelisiniz ki bir olguyu lisânen ifâde etmenin yetmiş türlü yolu vardır. Siz artık temyîz, temkin ve teennî sâhibi olunuz da lûtfen bu yollardan edîb olanını seçiniz! Ama görünen o ki nefsiniz bu konuda size azîm bir engel teşkil etmekte. Bununla beraber, zâhiren ne kadar agresif olursanız olunuz ve hâlet-i nefsâniyeniz de ne kadar terakkîye muhtac olursa olsun bâtınen bakıldığında gene de bu Âlem'in, kemâline noksanlarınızla bile katkıda bulunmakta olan bir rüknüsünüz. Emîn olunuz ki ilmî müktesebâtınız hâlet-i nefsâniyenizin tezkiye ve terakkîsiyle artacaktır. Bunun için size nâçizâne tavsiyem muhakkak bir mürşid-i kâmil bulup o zâtın rahle-i tedrîsinde sizi etvâr-ı seb'a'nın hiylelerinden kurtaracak olan bir mânevî eğitim almanızdır.

… umûrunuzun hayra tebdîlini, şunun bunun dolduruşuna getirilmemenizi, fazl-u füyûzâtınızın tezyîdini, yüksek maddî ve mânevî mertebelere nâil olmanızı, Cenâb-ı Rabb'ü-l Âlemiyn'den âcizâne ve fakîrâne niyâz ederim.”

Yukarıdaki hitabın üzerinden on küsûr sene geçmesine rağmen Cündioğlu’nun tenkit edildiği hususlarda, özellikle “hâlet-i nefsâniyesinin tezkiye ve terakkîsi” hususunda aynı tavırlar içerisinde olması ise esef verici.

Geçtiğimiz Mayıs ayında Sayın Cündioğlu’nun seminerini dinlemek üzere Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’ne gitmiş idim. Seminerin hemen başında, dinleyicilerden birisi, Cündioğlu’nun ileri sürdüğü bir görüşün noksanına işaret edecek olduğunda Cündioğlu parlamış ve beni inkisâr-ı hayale uğratan şu mealdeki sözleri söylemiş idi: “Beni eksiltmeye çalışmayın. Çünkü o vakit nefsim tavan yapıyor.” Merhumun, Cündioğlu’na yönelik tavsiyelerini okurken işte bu müessif hadise aklıma geldi. Elbette herkesin nefsinin tekâmül ve terakkîsi sadece şahsını alakadar eder. Ancak Cündioğlu’nun hakikat hakkında; özellikle ilim, marifet ve irfan üzerine derinlemesine tetkiklerde bulunan; yazan ve konuşan bir zat olması, onu bu hususta toplum önünde mesuliyet sahibi kılmaktadır. Ki kendisini takip eden yüzlerce Müslüman gence hakikat tasavvurlarından bahsederken; asıl hakikati elde etmenin anahtarı mesabesinde marifet ilminden mahrum kalıp nefsine sadakat gemini vuramaması, te’lifi zor bir tenakuz içerisinde olduğunu göstermektedir. Merhumun vefatı münasebeti ile yazdığı köşe yazısında bu husustan kendisinin de şikâyetçi olduğunu ifade edercesine: “İlim kendisini rahle üstünde ifade eder, irfansa sedir üstünde. Rahle ile sediri, âlim ile ârifi, dimağ ile gönlü yanyana görmek nefsin dolaştığı sokaklarda mümkün olmuyor, olamıyor. Olmadı. Olamadı” demekte [tabi ki burada ârifin ilmine ve ilmî mevkîine de bir taşlama var ama o ayrı bir yazının mevzuu]. Ancak âlim olup ârif olamamaktan şikâyet, ama sadece şikâyet yeterli mi?

Sadece kendisinden mes’ul ve henüz başkalarına hakikatin buudlarından haber verme iddiasında olmayan ben ve benim gibilerin nefislerinden şikâyet etmeleri evvelemirde elbette zarûrîdir ama şikâyet makamı; hızlıca aşıp geçilmesi gereken bir makamdır diğer yandan; Cündioğlu gibi bir zatın ise böyle bir konumda sadece şikâyetle kalması, insaf ehlinin de takdir edeceği üzere kabul edilemez. Şu da malumdur ki, marifet ilmiyle tekâmül ettirilmemiş noksan ilmin, ilim sahibini uçurumun kenarına sürüklediği hakikati önümüzde âyân beyan durmaktadır ve ilim pınarından kana kana içip irfan deryasına dalmayan âlimin de ilmine mağlup olduğu sıkça rastlanan bir hadisedir [düşünülüse, bir çırpıda onlarcasının ismi sayılabilir].

d.cundiogluİmam Gazâlî [rahmetullahi aleyh] Minhâcu’l-Âbidîn’de, Allah [celle celâluhû] ile vuslata giden yolda ilmin gerekli olduğunu, diğer yandan ise bu yolda kulun önüne çıkan afetlerden birinin de irfandan yoksun ilim olduğunu belirtmekte ve bu hususta  Beyâzıd-ı Bestâmî Hazretleri’nin [kuddise sirruhû] ifade ettiği şu hakikati nakletmektedir: “Otuz sene mücahedede bulundum, ilim ve onun tehlikelerinden bana daha zor gelen bir şey görmedim.”

Dikkat buyurunuz; ilim sahibinin marifet ilmini de elde edip irfan sofrasından nasiplenmesi gerektiği ehline âyândır ki,  Beyâzıd-ı Bestâmî Hazretleri [kuddise sirruhû] dahi ilim sahibi olmanın tehlikelerine işaret ile bu yolun sadakat, teslimiyet ve aşk ile ancak nihayet bulabileceğine işaret etmektedir.

Ezcümle; Cündioğlu bu haliyle, balın güzelliklerinden bahsettiği halde ondan hiç tatmamış, bundan pişmanlık duyan ama tatmak için de herhangi bir gayret sarf etmeyen kişi durumundadır. Şu da unutulmamalıdır ki, ilimsiz irfan kulun vuslatına vesile olabildiği halde, irfansız ilim için aynı hâlden bahsetmek mümkün değildir. Elbette evlâ olan; ilmin, irfan ile beraber olduğu hâldir ve temennim, sayın Cündioğlu’nun teslimiyet bağı ile bir Ârif-i Billâh’a bende olup nefsine sadakat gemini vurmasıdır. Çünkü kendisi; merhumun da ifadesiyle “gözardı edilmesi mümkün olmayan ve gözardı edilmemesi gereken çok kıymetli” bir zattır ve hakiki manada marifet sahibi âlim kıtlığının yaşandığı modern dünyada marifet ilmine mâlik olup binlerce değil milyonlarca genç dimağı hakikat pınarından feyizyâb etmelidir.

Temennilerimin, Cündioğlu okuru bir ilim talibinin samimâne hisleri olarak kabul görmesi ümidiyle; selametle efendim…

 

Abdurrahman MIHCIOĞLU

 


Yorumlar  

 
+1 #5 Ziyaretçi 13-01-2011 20:40
Dil insanlarla anlaşabilmek içindir. Dolayısıyla bu aracı mecburen de olsa zamana uyarlamak lazım. Bir çeşit vukûf-i zamanî anlayacağın..

Bu arada bize amerika'dan yazsana.. Sabahattin abi böyle notlar olsa, yayaınlasak filan diyordu, bir ara.. bir denesene vaktin varsa..
Alıntı
 
 
0 #4 Ziyaretçi 24-12-2010 22:27
Eski Türkçe mütehassısı biri olarak sen de dil ağdalı diyorsan değişim zaruri demek Ali abi! Dikkate alınacak inşallah...
Alıntı
 
 
0 #3 Ziyaretçi 23-12-2010 21:02
Yazı güzel, eleştiriler de yerinde bence... Fakat dil ağdalı. Arkaik kelimleri daha dengeli kullanmalı sanırım. Öztürkçe yazalım demiyorum tabi.
Alıntı
 
 
+2 #2 Ziyaretçi 22-10-2010 19:37
Bir radyocu sevinçle, şimdi öyle gençler var ki bir araya gelip D. Cündioğlu'nun kitaplarını okuyor fikir alış verişinde bulunuyor anlamaya çalışıyorlar ne kadar ümit verici gelişmeler bunlar diye yazmıştı bir yere. pek çok insan bu ümit verici gelişmeyi 'beğen'miş o gençlerin nerede olduklarını sormuşlardı. Eserleri sırf daha iyi kavramak için ana dillerinden okumak maksadıyla mesela Almanca öğrenen bir yazardır ve özel bir insandır Cündioğlu evet lakin yalnızca onun kitaplarını okuyup çevresinde hayran adacıkları oluşturmaya engel mühim bir vaziyeti vardır ki bu yukarıda da anlatıldığı gibi ilmine ters bir vaziyettir; devasa bir kibir.
Alıntı
 
 
0 #1 Ziyaretçi 22-10-2010 09:18
Sn. Mıhcıoğlu, yazınızı okudum, merak etmeyiniz.
Ama Cündioğlu, sizin tavsiye/özlem ettiğiniz gibi bir duruma büründüğünde, bu hâli olmayacak. Bu haliyle onun hizmetleri önemli ve bence böyle devam etmeli.
Sizin bilginiz size, benimki bana, elbette. Kızmak yok.
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile