Abdurrahman MIHCIOĞLU

YeniAnitMerhum Muhammed Hamidullah hocamız; “İbn Fadlallah el-Umerî (ö.1348), Batı Afrika'dan bahsederken, Amerika'ya ulaşmaya dair bir teşebbüsten bahseden bir rivayet bırakmıştır.

 


Onun Mesâlikû'l-Ebsâr adlı hacimli ansiklopedisinin ancak bir kısmı neşredilmiştir. Bu eserin dördüncü cildinden şunları okuyoruz…” der ve makalenin devamında Amerika kıtasının, ki kıtanın “Amerika” ismi dahi tartışmaya açıktır, esasında henüz 14. Yüzyılın başlarında Müslüman Afrikalılarca keşfedildiğini bu ansiklopediye istinaden iddia eder.

Takriben on sene evvel, İlim ve Sanat Dergisini [bu dergi merhum Mahmud Esad Coşan Hocaefendi başyazarlığında; Sabahattin Zaim, İhsan Süreyya Sırma, Ahmet Davutoğlu, Yusuf Kaplan, Rasim Özdenören, Ebubekir Eroğlu, Mustafa Özel, Davut Dursun ve İlhan Kutluer gibi birbirinden kıymetli ilim ehlinin çalışmalarının yer aldığı bir dergi idi; sahaflarda karşınıza çıkarsa asla kaçırmayın derim!] karıştırırken Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma hocamız tarafından tercüme edilen bu makaleye tesadüf etmiştim. Makaleyi okuduğumda kendi kendime; bu işte bir yanlışlık olduğu aşikârdı zaten, işin doğrusu meydana çıktı nihayet dediğimi hatırlıyorum…

Esasında Amerika hakkında daha çok şey hatırlıyorum. Henüz yedi sekiz yaşlarında iken Gazeteci Mehmetin gözünden Amerika’yı okumuştum ve şimdi şimdi fark ediyorum ki okuduklarım bilinçaltıma adeta kazınmış. Ne güzeldi o kitaplar; Risale Yayınları, Gazeteci Mehmet’i, Afgan cihadından dönüşte Amerika’ya göndermişti ve oGazeteci_Mehmet1, “Soykırım”, “Vahşet” ve “Büyük Şeytan” başlıklı kitaplarda ABD’nin iç yüzünü anlatıyordu… Kızılderili soykırımını, Amerikan toplumunun içine düştüğü alkol ve uyuşturucu batağını, ABD’nin dünyanın muhtelif yerlerindeki vahşetini çocuk aklımla hep Gazeteci Mehmet’in gözünden izledim, öğrendim. Bir zamanlar pek revaç bulan kimi çizgi romandakilerin aksine benim gözümde “Kızılderililer” iyiliği, “Solukbenizliler” ise kötülüğü temsil ediyordu. Yani karakterler zihnimde doğru biçimlenmişti ve bu sebeple “solukbenizli”lere bir türlü kanım kaynamadı…

Gelgelelim kaderde “solukbenizli”lerin ülkesinde olmak varmış…

***           ***           ***

Efendim, yıllar yılı kulağımıza çalınırdı bir Amerikan Rüyası hikâyesi… Meğer hakikatmiş; bu Frenkler öyle bir rüyaya dalmışlar ki, davul çalsanız uyanmazlar, o kadar derin bir rüya yani…

Üretim için tüketim” sloganını göndere çeken Amerikan sermayesi [hoş Türkiye’de de işler çok farklı bir hal arz etmiyor ya!] ve iktidarı ellerinde tutan para babaları, Amerikan halkının bu rüyadan uyanmaması için her türlü fedakârlığa(!) katlanıyor… İşin aslı, henüz uykuya dalmamış ama dalmak için can atan ciddi bir göçmen kitlesi de, rahat bir iş, geniş bir ev, iki veya daha fazla araba ile yılsonu rahat bir tatil paketini elde edebilmek uğruna ucuz işgücü olarak kullanılmak suretiyle bu muazzam kandırmacanın figüranlığını yapıyor. Yani bütün hikâye, tavşan kaç-tazı tut muhabbeti etrafında cereyan ediyor… Ne hazindir ki, herhangi bir göçmene neden Amerika’da günde on beş saat çok kötü şartlar altında düşük bir saat ücreti ile çalıştığını sorarsanız, size kendi ülkesinde aynı çalışma karşılığında daha az para aldığını söyleyecektir. Velhasıl kapitalizmin çarkları, insan öğütmeye devam ediyor…

ABD gıda endüstrisinin ele alındığı Food Inc.” isimli belgeselde, ABD hükümetinin ABD’de mısır üretimindeki kotaları kaldırarak Meksikalı mısır üreticililerini işsizliğe mahkûm ettiği, neticede o Meksikalıların ABD’ye kaçak yoldan gelip saati beş altı dolara çalıştığı anlatılıyordu. Meksikalıların başına gelen bu hadise, farklı vesilelerle tüm Orta ve Güney Amerika için de geçerli… Bu düzende, sömürenler, sömürülenler ve rüyada oldukları için hiçbir şey umrunda olmayanlar var velhasıl…

***           ***           ***

"Herknewsses ABD’nin özgürlükler ülkesi olduğundan bahsediyor ama her yanımız kameralarla çevrili ve 24 saat izlenmekteyiz. Bu nasıl bir özgürlüktür? “Özgürlük” kelimesinin sıkça telaffuz edildiği ama hakikatte kendisinden haber alınamayan bir ülke burası” diyor Edward, yeni ismi ile Ali. Müslüman olmadan önce de hayata, insana ve dünyaya dair birçok mesele üzerinde kafa yorduğundan bahsediyor ve Amerikan toplumu için; “insanlar aptalca müzikler dinleyip saatlerce TV başından kalkmıyor, akşam işten gelip pizza sipariş ediyor, uyuyana kadar TV karşısında vakit öldürüyor ve sabah tekrar işlerine gidiyorlar. Yani mutfak-tuvalet-yatak odası arasında geçirilen hayvanca ve aptalca bir hayat” diyor.

Ali’den bahsetmek gerek, çünkü numune bir insan ve Müslüman…

ABD’de doğmuş ve Alman bir anne babanın tek çocuğu. Kendisini Brother Ali diye çağırıyorlar. ABD’deki mühtedilerin ve siyahî Müslümanların birbirine brother şeklindeki hitabından olsa gerek Ali’nin ismi de ‘brother’sız telaffuz edilmiyor.

Ali, Amerikan rüyasına hiçbir vakit dalmadığını, her daim araştıran, okuyan ve düşünen bir insan olduğunu, bu vesileyle kendisine hidayet nasip olduğunu anlatıyor.

Kimi zaman eve gelir, odanın kapısını çalar, içeri girerek “here are some important things” diye başlayan cümleler kurarak o gün zihnini meşgul eden meseleleri bir çırpıda anlatıverir; dinlersiniz. Ayrıca konuşurken yüzüne bakılmasını ve sadece dinlenilmesini ister… Uzun süren bir dert anlatma safhasından sonra “bu konuda ne düşünüyorsun” der ve muhabbet uzar gider…

Derviş meşreptir; iki ya da üç kat elbisesi vardır ve çoğu günlerini bir öğün yemekle geçirir. ABD’deki Müslümanlar’ın parçalanmışlığı, dine karşı lakayt tutumları dilinden düşmeyen derdidir. Her vakit çare üretir kendince, derde deva arar, müminin derdiyle dertlenir Ali… Müslüman olduktan sonra kimi kardeşlerin kendisini “şeyh” diye tanıttıkları insanlara götürdüğünü ama bir türlü onlara ısınamadığını zikreder. On küsûr sene önce Türkiye’ye, köye ziyarete gittiğinde, “O” zat ile karşılaştığı ânı; Şeyh’in bakışını, yürüyüşünü, oturuşunu ve kalkışını gördüğümde onun hakikaten Peygamber’in izini takip ettiğini anlamıştım” diye anlatır sık sık…

Kendisiyle hangi meseleyi müzakere ederseniz edin, meselenin sonunda; “işin aslı ben pek bir şey bilmiyorum” cümleleri dökülür dudaklarından… Velhasıl tam bir gönül ehlidir Brother Ali…

Özgürlükten bahsediyorduk…

Demem o ki, her türlü düşüncenin sınırsızca ifade edilebildiği, eleştiri ve protestoların ardı arkasının kesilmediği bir ülkede, sistemin hep aynı çizgide devam etmesi, hepi topu iki parti ile sistemin idamesi, hâkimlerin ve hâkim zihniyetin hiç değişmemesi akla şunu getiriyor: Özgürlük, herkesin istediği her şeyi her yerde söyleyebilmesiyle kaim olmuyor efendiler! Demokratlar iktidarda iken temsilciler meclisi cumhuriyetçilerde, cumhuriyetçiler iktidarda iken temsilciler meclisi demokratlarda… Terazinin iki kefesi de Amerikan_Ryassistemi muhafaza etmeye yeminli modern kölelerden geçilmiyor…

Diğer yandan insanların her dem tasarrut altında tutulduğu bir ülkede özgürlükten bahsetmek en basit ifadesiyle ayıptır. Ne hazindir ki kabullenilmişlik psikolojisi ve insanların rüyada olmaları, içinde bulundukları durumun vehametini fark etmeleri engelleyen en mühim husus olarak göze çarpıyor.

Meselenin medya ayağını da atlamayalım. NBC, CNN, FOX gibi tüm ABD sathında yayın yapan kanal sayısı bir elin parmağını geçmiyor ve bu kanallar siyaseti ve ABD’deki sistemi yönlendiren güç odaklarının, bir diğer ifade ile Özgürlük Heykeli ile temsil edilen Dul Kadın’ın kutsal(!) evlatlarının kontrolünde. ABD’nin pek özgür vatandaşları, ancak medya ve iletişim vasıtalarının kontrolünden geçen steril haberlerle etraflarında ve dünyada olup bitenden haberdar. Kim bilir, belki de daldıkları derin uykudan uyanmamak için farklı bilgi kaynaklarına müracaatı lüzumsuz görüyorlar…

***           ***           ***

Beş yıldır ABD’de bulunan bir dostumla New York metrosunda yürürken başındaki takkesinden Müslüman olduğu belli ihtiyar siyahî amcaya selam veriyoruz, bir anda yüzünde güller açıyor ve elimizi tutup halimi hatrımızı soruyor, Frengistanda Müslüman’ın Müslüman kardeşine sokak ortasında selam vermesi yetiyor mutlu olmak için. Amcanın yanından ayrılınca dostuma siyahî Müslümanlar hakkında ne düşündüğünü soruyorum. “Gayr-ı Müslim bir toplumda insanı güvende hissettiriyor” diye cevap veriyor ve ekliyor: “Siyahî Müslümanlar altmışlı yetmişli yıllara nispetle daha sahih bir İslâmî telakkîye sSehid_Malcolmahipler.”

Şehid Malcolm’un da bir süre kendisi ile birlikte hareket ettiği itikadı bozuk Elijah Muhammedin ölümünden sonra bu grubun ikiye ayrılıp bir grubun Warith Deen Muhammed (D. 1933- V. 2008) başkanlığında sahih çizgiye geldiğini, diğer gurubun ise Louis Farrakhan başkanlığında aynı sakat fikirleri müdafaa ettiğini öğreniyorum.

Afro-Amerikan’lar eskiye nispetle daha bilinçliler. Şu Manhattan’daki devasa gökdelenlerin, ABD’nin dört bir yanındaki yüzlerce köprü, tünel ve demiryolunun inşasında karın tokluğuna ölesiye çalıştırılan, hayvan muamelesine maruz bırakılan dedelerinin acısına her yeni gün daha da duyarlı hale geliyorlar” deyince dostum, Hakan Albayrak’ın; “bir gün var ya bir gün bu mağripli çocuklar/bir gün yakacaklar Paris’i” mısraları geliyor aklıma ve şiiri siyahîler için uyarlıyorum: “bir gün var ya bir gün bu zenciler/bir gün yakacaklar Washington’ı”

[Devam Edecek]

Abdurrahman MIHCIOĞLU

Yorumlar  

 
0 #2 Ziyaretçi 16-07-2011 02:28
Amerikan rüyası ??? Fikrine, eline sağlık kardeşim iyi yansıtmışsın durumu. Bu satırları yazarken aklıma geliverdiniz hepiniz. Seninle bir blog paylaşacağım inceleyiver, fkirleri ve icraatları iyi olan bir abimiz. dostlarınla paylaşabilir bilgiyi yayabilirsin. İyi ve deinlemesine yazıları vardır. Herkese selam ama özellikle Brother Ali'ye çokça selam. http://catlaklartekkesi.blogspot.com/
Alıntı
 
 
0 #1 Ziyaretçi 05-01-2011 22:20
Yüreğine sağlık kardeşim... bakî selam ve muhabbetlerimle ...
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile