Cumartesi, 05 Ocak 2008 22:19
Şüphe yok
ki, tüm insanlık için büyük tehlikeler taşıyan kültürel ve ahlâki çürümenin
tahammül edilemez sınırlara ulaştığı bir dönem yaşamaktayız. Özellikle yirminci
yüzyılın ikinci yarısından itibaren Batı dünyasında açıkça gözlenen bu
çürümenin asıl sorumlusu, hiç şüphesiz, modernitedir…
Tıpkı
şeytanın cehenneme sevk ettiği insana: ‘Ne
halin varsa gör, seni kurtarmaya gücüm yetmiyor’ diyerek, onu sonsuz bir
azaba terk edişi gibi. Zira modern kültürün inşasında öncül rolleri bulunan Hobbes, Durkheim, Darwin, Neithzse,
Freud ve Marks gibi isimler, hayatın bir tesadüften ibaret olduğunu, insanın
da bu tesadüfler sonucu basit bir tek hücreden evrim yoluyla çeşitli evrelerden
geçerek bugüne geldiğini, bu süreçte güçlü olanların ayakta kaldıklarını,
diğerlerinin ise yok olduklarını veya olmaya mahkûm olduklarını, mevcut insanın
öteki hayvanlardan farkının ise, sadece onlardan biraz daha gelişmiş olduğunu
bir amentü
gibi telkinleri insanlığı böylesi bir çıkmazla karşı karşıya getirdi.
Oysa hayatın
neden ve nasıl var olduğu sorusuna ilişkin birtakım gerçek dışı cevaplar veren
bu kültür, esasında ana rahminde materyalizmi barındırmaktadır. Materyalizm
ise, maddeden başka hiçbir şeyin olmadığı tezinden hareketle madde üstü bir
Yaratıcı'nın varlığını reddeder. İşte modern dünyayı bunalıma götüren yegâne
mikrop, bu tanrıtanımazlıktır.
Nitekim son
iki asır boyunca milyonlarca insanı katleden milyonlarca çocuğu öksüz ve yetim
bırakan, kentleri tahrip eden, azizlerini zelil kılan, taş üstünde taş
bırakmayacak derece varlık bulmuş her şeyi yerle bir eden, kısaca insanı
insanın kurdu haline getiren emperyalist savaşların asıl sorumlusu da aynı
kültür değil midir?
Dolayısıyla çekirdeğinde ifsat edici özler
bulunan modern kültür doğası gereği aile yapısını da paramparça etmektedir.
Zira her şeyi maddeye indirgeyen bu düşünce, insanı sadece maddeye önem veren
ve her türlü manevi değerden yüz çeviren ben merkezli hedonist bir canlı
derekesine indirgemiştir. Bu tip bireylerde kutsal değer tasavvuruna, adalet, sadakat, kardeşlik, dürüstlük, fedakârlık, namus ve güzel ahlak gibi yüce değerlere rastlamak elbette mümkün değildir. Zira
fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
Oysa hangi
kültüre mensup olursa olsun, ortaçağın aile yapısı günümüze nispetle daha
sağlıklı temellere sahipti. Bunun yegâne nedeni ise kuşkusuz bu temellerin ‘kutsal bir öz’ taşımasından dolayı
idi. Çünkü dinî kültürlerde ailenin
mimarı Yüce Allah’tır. Kadın ve erkek O’nun huzurunda, O’nun adıyla ve genelde
O’na ibadet edilen mabetlerde evlilik akdi yaparlardı.
Nitekim Yol Gösterici Kitap’ta ailenin inşasındaki ilâhi hikmet ve
kudrete açık göndermeler yapılır:
“Allah, sizi tek bir nefisten
yaratan ve kendisi ile huzur bulsun diye eşini de ondan yaratandır...” (Araf, 189);
“Kendileri ile huzur bulasınız
diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet
var etmesi de O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir...” (Rum, 21);
"Ey insanlar! Sizi bir
tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkek ve
kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının..." (Nisa, 1)
O kitabın İlk Muallimi (sav) ise, ailenin yaşatılması için evliliği
teşvik etmiş, evliliğin kendi sünneti olduğunu, ondan yüz çevirenin kendisinden
olmadığını bildirirken, evliliğin dinin yarısı olması hasebiyle evlenen
kişilerin dinlerinin yarısını tamamlayacağı müjdesini vermiştir. Özellikle
cinsel suç ve günahların sel gibi ortalığı kasıp kavurduğu günümüzde evliliğin
iffeti, hayâyı, arı ve namusu koruyan bir kale fonksiyonuna sahip olduğu
açıktır.
Öte yandan konuyla ilgili yapılan bilimsel çalışmalar, daha sağlıklı
bir toplumun güvenliği için evlilik
kurumunun korunması ve geliştirilmesinin şart olduğunu; ahlâki ve kültürel
çürümenin durdurulmasının tek yolunun bu kurumu geliştirmekten geçtiğini; evli
insanların evli olmayanlara göre her açıdan daha mutlu, daha sağlıklı ve daha
üretken olduklarını ortaya koymuştur.
Müslüman
aile yapısı bugün gelişmiş ve modern kültürel yapının zirvesinde bulunan
toplumlara göre elbetteki çok daha sağlıklıdır. Ne var ki, sanayi ve
teknolojinin kontrolsüz gelişiminin aileyi olumsuz yönde etkilemesi gerçeği
bizler için de geçerlidir.
Hızlı
kentleşme, iç göç, gelir dağılımındaki adaletsizlik ve en önemlisi de dinî ve
ahlâki eğitimdeki yetersizlik gibi olgular ülkemizde de aileyi bir dağılma ve
parçalanma sürecine sokmuştur. Son yıllarda boşanmalar artmakta, tek ebeveynli
ya da bölünmüş aileler çoğalmakta, uyuşturucu kullanımı özellikle gençler
arasında artmakta, cinsel ve diğer adi suçlarda ürkütücü artış oranları
gözlenmektedir.
Özellikle
kitle iletişim araçlarının aile değerlerini göz ardı etmesiyle birlikte ahlâki
ve kültürel yozlaşmalar yaşanmaktadır. Ekonomik dalgalanmalar nedeniyle oluşan
yoksulluk da aile kurumunda çeşitli sorunlara yol açmaktadır. Aile eğitimi
şeklindeki uygulamaların yeterli düzeyde olmaması da aileyi sorun üreten bir
birime dönüştürmektedir. Bu sürecin Batı
Kültürüne oluşan özenti ile iyice hızlandığı açıktır. Oysa bugün ailenin en
fazla yaralandığı iklim Batı kültürüdür.
Mesela, 1990 yılında Amerika’da 18 yaş altı
1.078.000 çocuğun anne-babası boşanmışlardır. Buna bir de aynı tarih itibariyle
4.200.000 nikâhsız beraberliği de ilave edecek olursak ortaya daha korkunç bir
manzara çıkıyor. Keza İngiltere’de yapılan bir araştırma ‘çocukların maruz kaldıkları kötü muamelenin’ (child abuse) ciddi bir ulusal problem haline geldiğini
göstermektedir. Bunun sonucu olarak ortaya
çıkmış bulunan kreş ya da çocuk bakım evlerinde büyüyen çocuklarda bir yuva
sendromu ortaya çıkmıştır.
Bu çocuklarda ileri yaşlarda kendisine güvensizlik ve
bunalımlar, alkol ve uyuşturucu alışkanlığı, serbest seks ile cinsel
hastalıkların bulaşması, intihar ve cinayet eğilimleri gittikçe artmaktadır.
Oysa kreş kültürünü konu alan onca bilimsel araştırmanın ortaya koyduğu
sonuçlar hiç de iç açıcı değildir.
Söz konusu bu kültürün tehdidi altında
olan en yakın toplumlardan biri, belki de birincisi biziz. Birincisi diyorum,
çünkü yaklaşık iki asırdır etkin bir batılılaşma süreci içindeyiz. İkincisi
coğrafi olarak da Batı ile sınırız. Üçüncü ve en önemlisi de Türkiye’nin Avrupa
Birliği ile ilgili içine girdiği yeni dönemle ilgilidir. Dolayısıyla aynı
süreçleri yaşamamak için kendi geleneksel aile yapımızı korumaya ve onu daha
sağlıklı kılmaya yönelik daha etkin tedbirler almanın toplumsal bir zorunluluk
olduğu kesindir.
Kendi aile yapımızla ilgili yapılan sosyolojik
araştırmalara baktığımızda ise durum hiç de iç açıcı değildir. Bu araştırmalara
göre 2003 yılında 89.000 aile boşanmış, bu boşanmaların % 87 gibi büyük bir
oranı şiddetli geçimsizlik, bunun da bir en büyük nedeni alkol ve ona bağlı
sorunlar oluşturuyor. Bir başka araştırmaya göre ise 1970 yılında fert başına
düşen alkol tüketimi 1 (bir) litre iken, 2003 yılında 70 (yetmiş) litreye
çıkmıştır.
Bir başka araştırmaya göre lise çağındaki
gençlerimizin yaklaşık yarısı alkol kullanmaktadır. Bütün bu sonuçları yan yana
koyduğunuzda aile yapımızın ne korkunç bir tehdit altında olduğu ortadadır. Öte
yandan son iki yılda uyuşturucu kullanma oranlarında korkunç patlamaların
olduğunu, hatta son istatistiklere göre uyuşturucu kullanma yaşının artık 10-11’e kadar düştüğünü de dikkat aldığımızda hem ailenin hem de gençlerin
nereye sürüklendiklerini tahmin etmek zor değildir.
Bununla birlikte, aile yapımızın büyük aileden
çekirdek aileye doğru hızla daraldığını, akrabalar arası münasebetlerin
gittikçe zayıfladığını, komşuluk, dostluk ve arkadaşlık ilişkilerinin iyice
çözüldüğünü üzüntü ile müşahede etmekteyiz.
Oysa yapılan araştırmaların geniş ailenin felaket ve
streslere daha dayanıklı olduğunu, birlikte olmaktan doğan inanç ve değer
yargılarının ailenin yıkılmasını rahatlıkla önlediğini göstermektedir.
Öyle ise toplumsal çekirdeğimiz olan ailenin ve
geleceğimiz olan gençlerin kendi özüne dönüşlerini temin etmek için herkesin
aslî sorumluluğunun gereğini yapması kaçınılmaz olmuştur. Unutmayalım ki
hepimiz çobanız ve her birimiz güttüğümüzden sorumluyuz. Çobanın ihmal ve
gafletinin neye mal olacağını ise herkes biliyordur.
Prof. Dr.
Orhan ATALAY
| < Önceki |
|---|





Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için